Sen dersini yine doğru yapmamışsın Meryem. Gel bakalım yanıma!
İsteksizce kalkardın arkadaki sıradan. O yol bitmesin diye adımlarını kısacık atar, tombul ayaklarını sürüye sürüye, korkarak ve tiksintiyle giderdin masasına. Giysilerine sinmiş sigara kokusunu ve sana çarpan nefesini sevmezdin. Sararmış bıyıklarını, kahverengiye çalan dişlerini, kirpiklerine yapışıp kalan o kurumuş çapakları yakından görmek istemezdin. Önlüğünü beline sıyırarak seni kucağına oturtuşundan, yamuk yumuk kocaman bir “A” çizerken sen; onun kıllı ve kocaman ellerinin vücudunda dolaşıyor olmasından hoşlanmazdın. Çocuk bedenini ileri geri sarsmasından, seni kucağına sıkı sıkı bastırmasından, gittikçe hızlanan soluğundan nefret ederdin. Kocaman A’yı yine doğru yapamazdı titreyen ellerin. Bir daha yazdırırdı sana, bir daha, bir daha… Sonra sıra kocaman bir B’ye gelirdi. Sınıfa umutsuzca göz gezdirirdin. Biri fark etsin isterdin. Bir anormallik vardı sanki. Altı yaşındaki çocuk yüreğinle hissederdin; yok muydu acaba? Emin olamazdın. Ders böyle mi yapılırdı? Bilemezdin. Artık acıyan canın ders yapmak istemez nemlenen gözlerini de kimsecikler görmezdi.
Umutsuzca çizdiğin onlarca büyük “A” ve “B”den sonra sırana gönderildiğinde bacaklarının arasındaki ıslaklığı hissederdin. O ıslaklığın incecik bir yol oluşturup bileğinde beyaz çoraba kadar süzülüşünü sevmezdin. Çişini altına kaçırdığını zanneder, utanırdın. Koskocaman ve artık okula başlayan bir kızdın sen. Hem… Kardeşlerin vardı küçücük. Ablalar altlarına çiş yapmazlardı ki! Arkadaşlarının görebilme ihtimalindenve edilecek alaylardan çekinirdin. Teneffüste okulun helâsına koşturarak gider, temizlenir, temizlenir, temizlenirdin. Evde annene de söyleyemez, yine utanırdın. Donun kendi kendine kurur, sen yapış yapış kalırdın. Aralarında onar ay fark olan iki küçük kardeşinle uğraşmaktan bitap düşmüş annen; dağ gibi yığılı kirlilerin, bulaşıkların, pişirilecek yemeklerin, temizlenecek yerlerin canına okuduğu annen olup biteni anlamaz, beyaz donundaki lekeleri görmez, sendeki tuhaflığı fark etmezdi.
Güzeldin, akça pakçaydı rengin. Bir bakan, “Maşallah!” deyip de bir daha bakardı. Güneş, en çok senin tenini yakar; kızartıp acıtırdı ışınlarıyla dokunduğu yerleri. Tombul bir çocuktun hep. Büyüdükçe tombul bir genç kıza, yaşlandıkça tombul bir kadına dönüşecektin. Beyazlığında ve tombulluğunda dolaşan arsız erkek bakışlarını hiçbir zaman sevmeyecektin.
Anneciğin erkenden kalkar, uykusuz ve kızarmış gözlerini açmaya çabalayarak işe gidecek babanla sana kahvaltı hazırlardı sabahları. Gece uyumamış, annelerini de uyutmamış minikler derin uykuda olurdu. Bazen birinin zamansız ağlaması gelirdi kulağına, annen telâşla odaya koşup pışpışlardı hemen. Tabağındakilerin hepsini silip süpürürdün iştahla. Arkandan ağlardı yoksa lokmalar… Tüm çocuklara öğretildiği gibi, bunu sen de bilirdin.
Sonra annen siyah önlüğünü giydirir, yakanı takar, kısa beyaz çoraplarını geçirirdi ayaklarına. Saçlarını tarar, başının iki yanında toplar, sıkı sıkıya bağlardı lastikle. Kafa derin çekilir, acırdı. O lastiklerin üstüne, koskocaman beyaz kurdeleler kondurmayı hiç unutmayan annen, öperek uğurlardı seni okula. Bunların hepsini de bir makine gibi eksiksiz ve şaşılası bir hızla yapardı.
Öğretmeninin yerini değiştirip seni öndeki sıraya oturtuşuna çok sevinmiştin. İçim içine sığmamıştı o gün. Demek ki sınıfın en çalışkanlarındandın işte! Çalışkanlar öne, tembeller arkaya. O halde neden beğenmiyordu öğretmenin derste yazdıklarını, evde yaptığın ödevleri? Anlayamadın… Beyaz ve tombul bacaklarında rahatça dolaşabilen iştahlı bakışlarını fark edemeyecek kadar küçüktün daha.
Hem öğretmenlik mesleği kutsaldı. Öğretmenler, çok iyi insanlardı mutlaka. Hele seninki! “Seyfi Öğretmen.” Derslerini doğru öğrenebilesin diye çok uğraşıyor, hep çabalıyordu. Ama sen, öğretmenini sevemiyordun bir türlü. Kimseciklere de söyleyemiyordun ama. Çünkü öğretmenleri herkes çok severdi. Şarkısı bile vardı yeni öğrendiğin: “Öğretmenim, canım benim, canım benim…”di işte. “Seni ben pek çok severim…” olmalıydı mutlaka. “Sen bir ana sen bir baba…” mıydı sahiden? “Her şey oldun artık bana”ydı galiba! Ağızlarınızı doldura doldura, kelimeleri yaya yaya söylerdiniz bu şarkıyı coşkuyla.
Derken bir sıra arkadaşın oldu. Bir seni, bir onu çalıştırmaya başladı öğretmeniniz bıkıp usanmadan. İkinizde ödevlerinizi doğru yapmamış, dersinizi iyi anlayamamış oluyordunuz ve sıranıza dönerken donunuz ıpıslak.
Bu böyle kaç gün sürdü, kaç hafta ya da kaç ay? Anızı ve acısı ömrünün ne kadarını kapladı tüm çirkinliği ile? Baksana, gözlerin hâlâ dolu dolu, hatırladıkça… Çocukluğunda kara bir leke gibi duran bu yaşanmışlığa daha ne kadarı eklendi yıllar geçtikçe, hep canını acıtarak? Bu yüzden midir dersin, gülmemizden çok ağlamaya yakın durmamız? Hüzünlü ve ortak ne çok öykümüz var ayıbı bize aitmiş gibi herkesten sakladığımız ve ne çok kâbus geceleri musallat olan, her keresinde sıçrayarak uykulardan uyandığımız. Yaşama çevrili ürkek bakışlardan ve yaralanmış yorgun ruhlardan tanır olduk birbirimizi artık. Birimizin yaşadığı, diğerimize yabancı değil işte bu coğrafyada, senin yaşadıklarının bana yabancı olmadığı kadar.
***
Arkadaşının annesi çamaşır yıkarken, rengi solmuş bir plastik leğende oflaya puflaya iki büklüm… Çivitle çitilerken beyazları, bembeyaz olsunlar diye… Güğümde su kaynarken o sırada fokur fokur… Fark ediverince donundaki lekeleri şaşkınlıkla… Akşamında biraz sıkıştırınca kızını… Kız korkusundan bülbülleri gibi şakıyıverince… Ve sen yine dersini doğru yapamamış bir öğrenci olarak kucağındayken öğretmeninin ertesi sabah… Kocaman bir “C” çizerken titreyen ellerinle, eğri büğrü ve bir daha, bir daha, bir daha… İki polis girdi sınıfınıza; okul müdürü, kocaman daktilolu bir memur ve komşunuz savcı amca ile birlikte “Suçüstü!” dediler. Seyfi Öğretmen’i ellerinden kelepçeleyip sizlerin gözü önünde götürdüler. Bütün kasaba çalkalandı durdu günlerce. Duyan, utançla anlattı duymayana. Bu mesleği onuruyla yapan öğretmenler, lanet okudular o ve onun gibilerin varlığına. Seyfi’nin yere batası adı “Kitapsız Seyfi” olarak anıldı o günden sonra.
Bir daha hiç görmediniz yüzünü. Dersleriniz uzunca bir süre boş geçti, başka bir öğretmen de gelmedi. O dönemin sonunda bir “A”yı öğrenmiştin, bir “B”yi öğrenmiştin, bir de “C”yi. 10’a kadar saymasını, 1’le 1’i toplardan 2 edeceğini; “Öğretmenim canım benim, canım benim” şarkısını bir de.
Dünyadaki gerçek adaleti, mahkemeler değil, adaleti çiğnemiş olanlar yerine getirirdi çoğu kez kendi aralarında. Bunu da öğrendin şaşırarak. Kitapsız Seyfi’yi şişleyerek öldürdüler mahpushane damında. Duyduğunda hiçbir şey hissetmedin. Ve sen, öğrendiklerini unutmadın bütün ömrün boyunca.
Birimizin yaşadığı diğerimize yabancı değildir bu coğrafyada, senin yaşadıklarının bana yabancı olmadığı kadar.
Aynen böyle oldu, değil mi?…
iç/in. “Kadınım ve Katilimi Sevmişim”, Netus Yay., 1.b, eylül 2014, s.7-11