Öte yandan, şiirde diğer ve başka her şeyde “Düşüncenin”; içliliğin, ruhaniliğin, boş ümit ve lafazanlığın reddi şeklinde parıldayan bu yeni şeyle aynı hızda çoğalmadığını da görebiliyoruz. O halde ilk bakışta fikri bir incelikmiş gibi görünen, diyelim ikinci yeninin en bi’sıkı örneklerini vere vere geçmişte türk şairine benimsetemediği bu görüş, şimdi nasıl olup da bu denli hızla yol alabiliyor ?
Neyse ne ve doğrusu bu ya, şiirde ve başka her şeyde “içlilik”,- akranlardan sınıfsal bir geri düşmeyi temsil ettiği için midir nedir ?- giderek çok daha fazla kişi, (yoksullardan tiksindiği kadar) tiksiniyor bu ruhsal süslemelerden. Aynı kişilerin bunun yerine apaçıklıktan yana olduklarını söylemekse güç. Üstelik bir şeyi “açıklıkla” söylediğinizde bunun sanat olmadığını ileri sürme ihtimalleri halen yok değil. Sık sık açıklıkla içlilik arasında kurulacak hassas bir dengeden dem vuruyorlar. Dengenin o sırada açıklıktan yana mı yoksa içlilikten yana mı kurulacağına ise politik dengelerin karar vermesi benim için sürpriz değil.
Seçicilik, bazen de yüzeyde köpüren bir modayı, şu “cool adam” dalgasını takip ediyor. Bir kısmı da sahiden zevkperest; gündelik hazzın olanaklarını budayan tüm bu içli şeylerle başı zaten dertte… Saf alaysı. Çağdaş muhaliflerin en sıkı icadı olan bu “alaysılık” hakkında Hesse’e ait olan şu kesin yargıyı anımsatıyor; “Mizahın hayali dünyasında tüm bozkırkurtlarının çapraşık ve çok yönlü ideali gerçekleşir. Bu dünyada, hem ermişlik hem zevkperestlik onaylanabileceği gibi, burjuvaziyi de onaylama kapsamına alma imkanı vardır.” Alaysı…, ama temelde her türlü kaygıya karşı gibi. Sanırım o’nun yer değiştirmesini istediği tutum, “kaygılılık” yerine “kaygı”; “düşüncelilik” yerine “düşünce” ; “içlenme” yerine “açıkça söyleme” değil de, tastamam serdengeçti bir farksızlık, insansızlaştırma (*).
Bunu sadece fikri vesvesenin, ruhsal evhamın, kuruntululuğun değil (bunlar hoş değil sahiden de), artık doğrudan doğruya her türlü fikrin, fikirliliğin, giderek aklın hafife alınmaya başlandığı… Artık beni mutsuz eden tüm sohbet girişimlerimden anlıyorum. Sonunun dünyayı değiştirmeye varacağı besbelli olan şu “dünyayı yorumlama” işine, aşırı yorum hastalığından dem vurarak karşı koymak en akıllıca bir taktik sayılır.
Tabi sınıfsal sebepleri de olabilir bu süs karşıtlığındaki sürpriz yükselişin;
Alt sınıflara indikçe beğenilerde renk, cafcafa ve süslemeye olan ilgi artar. Yukarılara tırmandıkça da süs, şatafat kaybolur ve kendinden emin, satın alma gücünün kanıtlanması külfetini üstlenmeyen, asgariyecilik dedikleri cinsten bazen tekdüze, yalın materyalist- hatta aşkta saf biyolojist -salt işlevselci çizgiler belirir. Süssüzlük/rahatlık/gösterişsizlik/müdanasızlık/ doğaya uygunluk, çelişkili bir biçimde üst sınıfların değerler hanesine yazılır. Yine de bu tek düze giysiler gizlice daha pahalıdır. Çünkü burjuvanın beğenisi ne denli pespaye ve gizlenmiş olunursa olunsun -hatta ne denli gizlenirse o denli güçlü bir biçimde- kendisiyle birlikte kendiliğinden iktidardadır. Bu beğeni rol yapmak, kendini kabul ettirmek zorunda değildir; kendinden gayrı öteki efendilerin tümüne kayıtsızdır. Çünkü gösteriş, yapmacıklık, aşırı özen… Başkalarının gözünde bir yansıma olarak varolmaya zorlanış… Yoksulların gerçek esareti, işte yoksulluğu ele veren tek görünüş budur.
Diyeceğim, şiirde ve başka her şeyde süslülük, ruhanilik, görkemlilik arzusu, şatafat, aşırılık, ve vaatkarlık, kenar süslerine gereksinim duyacak denli sıkıcı, tekdüze ve gelecekten yoksun bir hayatın kederden ölüp gitmemek için sarıldığı şeydir bir yandan. Yoksul yaşamını anlatırken süsler ya da süslenmesini ister, çünkü olduğu gibi anlattığınızda anlamdan ve nedensellikten yoksun, yeterince boştur yaşamı. Olaysız ve dile gelir bir yanı olmayan… Burjuvanın dehası ise kuşkusuz onu aktarışında değil yaşayışında olacaktır. Burjuvanın sadeliği, karın tokluğunun, dopdolu bir hayatın en açık bir ifadesi olarak onun gümüşten zırhıdır. Zevkleri yalnızca aldığı eğitimle değil, biyolojik tamlığıyla da incelip durur.
Neticede, din ya da şairanelik ya da süs… Ne derseniz deyin… Sahiden de yoksulun ruhsuz dünyasının ruhudur. Ya da Dostoyevski’nin Ruslar için söylediği şu acayip laf: “Ruslar tuhaftır, onlara yeryüzü ekmeğini göksel bir nimetmişçesine sunmazsanız, onu yemezler.”
Öyleyse, din, şiir ve öteki kutsallar, Neruda’nın dediği gibi, ihtiyacı olanınsa, benim yazdıklarım da dahil, şu yeni moda “ruhsuz şiirin” de kimin olacağını tahmin etmek güç değil: Beyoğlu- Cihangir-Nişantaş okuru.
Tabi sahiden ruhsuzsa!… Yeni tanrı şimdilerde pek moda olan bu sahte “sadelik” değilse! Yeni şiirin dini bu olabilir mi? Gösterişsiz gösteri !
Varoşlardaysa arka fonlu şiir kasetleri gırla; tanrı orada hala güzel konuşuyor, iyi bir hatip, buyurucu, tasarlayan ve yeni şiir için kaba saba .
Zekice burkulmuş sözcükler, yeterince müphemiyet, cazip saçma ve nükte… Harika… Ama işte, ben, “Kime yazıyorum ?” sorusunu halen önemsiyorum. Okur’un canını cehenneme gönderen serinkanlı manifestolar beni teselli etmiyor. Orhan Pamuk’u avutan “ideal okur”sa epey dayanıksız. Çünkü böyle biri yok (nanay). Çarpılarak da olsa maddesine kavuşmayan tek bir düşünce de. Yazdıklarınız öyle de olsa, okur bir fantezi değildir:
Alman Sat 3 kanalında Metallica’nın solisti James Hetfiel’e Guantanamo ve başka hapishanelerde kurbanlara Metallica şarkılarının saatlerce dinletildiği söylendiğinde gülerek şöyle demişti: “Eğer 24 saat Metallica dinlesem benim için işkence olurdu, kesinlikle. Öylesine bir şey işte bu. Bir yanımla Metallica’yı seçtikleri için gurur duyuyorum. Güçlü, etkileyici bir müzik bizimki. Onların hoşlanmadığı bir şeyi temsil ediyor. Belki özgürlüğü, saldırganlığı, konuşma özgürlüğünü… Ama bir yanım da insanların bu politik şeyle alakalı görülmemizi dert etmesinden mutsuz. Bizim bunla hiç alakamız yok. Biz olabildiğince apolitik olmaya çalışıyoruz. Politika ve müzik bizim için bir araya gelmeyen şeyler. İnsanları ayırıyor, biz bir araya getirmeye çalışıyoruz. Neyse ne. Ben “yapmayın” diyemem, “yapın” diyemem. Öyle bir şey işte. İyi ya da kötü değil.”
James Heltfiel’in bulduğu teselli bana göre tuhaf. Doğrusu ben Guantanamo’nun misal, yazdıklarımı fon olarak seçmesini dert ederdim. Hem çok dert ederdim. Ben ne ettim ne yazdım da, yazdığım bu şeyi Guantanamo ile buluşturan nedir diye bir sorardım kendime.
Ya da İsrail ordusu operasyon teorileri adı altında subaylarına yapısökümcüleri müfredattan okutuyorken, bu durumlar Mahmut Derviş’e ağlayan Derrida’nın hiç umru değil midir ki?
İşte böyle böyle… Sonunda her şey kendi dünyasına kavuşur, kendi ordusuna, guantanamosuna ya da “tıfıl garsona”..
Çünkü her şey dünyevidir… Din, rüyalar, mitler ve felsefe… Şiir de.
(*) Oğuz Atay 22 Haziran 1976 tarihli günlüğüne şu notu düşer: “ Eddington’u (The Nature of the Physical World) okuyorum. Yıllar önce okumuş olduğum ‘entropi’ sorunu yine ilgimi çekti. Benjamin’in Kafka’yı anlatırken, Eddington’un sözleriyle benzetme yapması ve entropi. Einstein’a göre milyarlarca yıl sonra evren bir ısı ölümüyle karşılaşacak –maksimum entropiye ulaşacak. Bize ne? denebilir. Kafka’nın dehşetinde entropiyi sezmesinin payı var. Ayrıca insan yaşarken ‘sezgi’ ile bu milyarlarca yıl sonra olacak sıcak ölümün dehşetini duyabilir. Bence en korkuncu, enerjinin her noktada aynı olması; ‘Dehumanization’ denilen şey gerçekte bu olmalı. Kafka’nın insanlarında gittikçe bir ilgisizlik, farksızlık; entropi başlar. Kafka evrendeki keyfi unsurun (random element) artışını sezmiş olmalı. Kafka’nın duyduğu dehşet, metafizik bir dehşet değildi yani. Son derece düzenli görünen, ama aslında akıl dışı olan toplumda, gerçeküstü -ya da dışı- keyfilikler yer alır. İnsanlar evrendeki baş aşağı gidişin farkındadırlar sanki; bu yüzden bir yere ulaşılamayacağını (olumlu bir yere) bilirler…”


