17 Kasım 2000, Cuma, Ankara
Akşam, ressam Ahmet Yeşil için düzenlenen yemekteydim. Ergun Evren haber vermişti. Sanatevi Sanatsal Etkinlikler Derneği olarak düzenlemişler. Derneğin başkanı ressam Piraye Yülek’i de Ergun Ağabey aracılığıyla tanımıştım.
Ahmet Yeşil, Mersinli bir ressam. Tekerlekli sandalyede yaşıyor. Bütün ömrü, bu sandalye üzerinde geçiyor. O, bu tekerlekli sandalyeye mahkum yaşamını, tuvalleri boyayarak, içindeki coşkuları, hüzünleri, sevgileri resimleri aracılığıyla dışa vurup, insanlarla paylaşarak zenginlestiriyor. Sosyal Sigortalar Kurumu’nun (SSK), Kavaklıdere’de, Atatürk Bulvarı üzerindeki lokalindeydi yemek. Ancak, lokalde bir de düğün olması, yemeğin tadını tuzunu azalttı. Bir yanda düğün havalarıyla göbek atanlar, bir yanda resimden, edebiyattan söz etmeye çalışan bizler… Yine de güzeldi. Çok mutlu gördüm Ahmet Yeşil’i… Bir ara yanına gidip söyleştim. Pencere Dergisi’nden verdim. Dergiyi sevdi. Yazılarından gönderebileceğini söyledi.
Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği’nin başkanı ressam Gültekin Serbest’le yanyanaydık. Karşıma ise Ostim TV’den Halis Bozkurt oturdu. Hürriyet Gazetesi’nden Şefik Kahramankaptan’a derginin son sayısı ile Pervaz Yayınları’nın ilk iki kitabını verdim.
Ahmet Yeşil’in ve Hasan Pekmezci’nin portre fotoğraflarını çektim. Ressam Hasan Pekmezci, yine ressam olan eşi Şükran Pekmezci’yle birlikte gelmişti. Pekmezci’ye resimlerine olan sevgimden söz ettim. Resimlerini, dergimde, yayımlayacağım kitapların kapaklarında kullanabileceğimi söyledi.
Yemeğe katılanlar arasında plastik sanatlar alanında eleştirileriyle bilinen Kaya Özsezgin de vardı.
***
“Bir zamanlar Afrika’da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Kafile, zor doğa koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam etmiş. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar. Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek istemişler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekliyorlarmış. Bu anlaşılmaz durumu, yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade etmeye çalışmış:
“Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor.”
Bu benim, yıllar önceden anımsadığım, ilk duyduğumda çok etkilendiğim bir anlatıdır. İlk nerede rastlamıştım anımsamıyorum şimdi. Yazılı bir metinde rastlamıştım ama, bildiğim bu! “Çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız geride kalıyor” sözünü not etmiştim defterime. Dün bu anlatıyı (Söylenceyi mi demeliyim?), elektronik posta yoluyla aldım. “Forward” yöntemiyle dolaşmış durmuş. Bana da geldi. İlk gönderen olarak, Attila Tüz adı var.
Oldu olacak, elektronik postayla gelen mektupta, anlatının sonuna eklenen yorumu da alayım buraya. Benim de katıldığım bir yorumdu çünkü:
Modern şehir hayatının ve çağımızın (ya da Batılı anlayışın) getirdiği en büyük sorunlardan biri bu “hızla ve sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak” ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak…Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmak, duyarsızca sadece bakıp geçmek ve gitmek… Halbuki durup ruhlarımızı beklemeli, müziği duymaya çalışmalı, yavaş dans etmek için çaba sarfetmeli, her günün bitiminde yatağa uzanıp “kendimize doğru bakmalıyız”.
(12.15)
3 Aralık 2000, Pazar, Ankara
Erken kalktım. Bir yandan kahvaltımı yaparken, bir şeyler okuyup yazarak, Ergin’i (Şehirli) beklemeye koyuldum.
***
Müşerref Hekimoğlu yazmış, Nâzım Hikmet’le ilgili bir anekdot:
“Yıllarca önce Moskova’da devrimden sonra yapılan gökdelenleri gezerken tepki gösteriyor Nâzım Hikmet. Bu çirkin yapıları kim yaptı, diye soruyor. Mimarı da övünüyor. Stalin çok beğendi, diyor.
Nâzım da yanıtlıyor.
– Stalin adında bir mimar tanımıyorum.” (1)
Özgür bir beynin, özgür bir sanatçının tavrı… Sevdim bu anekdotu.
***
Ergin geldi.
(1) Nice Yıllara /Başkent Günleri, Cumhuriyet Dergi, 27 Aralık 1998, Sayı: 666.
(12.00)
7 Aralık 2000, Perşembe, Ankara
TBMM’de, İnsan Hakları Komisyonu’nda, ölüm orucuna girenler için “Bırakalım gebersinler. Ne yapalım yani altlarına mı yatalım?” diyen Milliyetçi Hareket Partili (MHP) Ankara Milletvekili Mehmet Arslan, partisinden uyarı alınca, “maksadı aşan bir laf, ağzımdan kaçtı” demiş. “Eğer bir kişi ölmek istiyorsa ne yapalım?” demek istediğini belirtmiş (“Söz maksadını aşmış!”, Radikal, 7 Aralık 2000).
(23.05)
13 Aralık 2000, Çarşamba, Ankara
Bir ben değilmişim rüyasında şiir yazan… Ahmet Abi de (Uysal) öyleymiş. O, durmadan güzle ilgili yeni imgeler üreten şair… Hani, “Gözünü kan bürümüş” deyimi var ya, onu değiştirmiş rüyasında… “Kan”ı “güz”le değiştirmiş… “Gözünü güz bürümüş” diye… Tam o sırada uyanmış uykusundan…
Akşam, kitaplarla, dergilerle haşır neşirdim. Evde… Cep telefonuna bir ileti geldi. Ahmet Abi’mdendi… Telefona sarıldım ben de… Söyleştik.
(23.55)
15 Aralık 2000, Cuma, Ankara
Mantar’da yemek yiyorduk. Akif Ağabey (Güneri) ve N ile. 19.00 sularıydı. Sevecen’in iletisi geldi cep telefonuma. Elektronik mektubunu alıp almadığımı soruyordu.
Sevecen, İlyas’ın (Tunç) kızı. Genç ve ufku açık bir şair… Babasının şiirlerini daha az okusa, daha iyi bir şair olacak… Bunu, bir mektubumda kendisine de söylemiştim.
***
Orada, yemek yerken yine cep telefonlarından aldığımız bir haber de deprem oldu. Afyon Bolvadin merkezli bir deprem… Deprem, hiç bırakmıyor yakamızı… N, yakınlarını aradı, bir şey var mı diye….
***
Öğleyin Gönül Hanım (Bumin) gelmişti. Anlattıklarına şaşakaldım. Temmuz ayında, Ürgüp’te resim sergisi vardı. Kapadokya Bölgesi’yle ilgili dinsel söylenceleri tuvale aktarmıştı. Bu resimleri sergileyecekti. Hatta, bu resimlerden oluşan bir dizi kartpostal da basmıştık. Basım öncesi hazırlık ve basım işlerini ben üstlenmiştim. Zaten satış olmamış hiç. Nejat Bey diye birisi gelmiş, Kültür Müdürlüğü’nde olduğunu söylemiş, “İlerde turistlere satarım ben onları” diye on tablosunu almış. Gönül Hanım da vermiş… Telefonla bile bulamıyormuş artık adamı… Kültür Müdürlüğü’ndekiler ise öyle birini tanımadıklarını söylüyorlarmış.
Sergi dönüşü görüşememiştik. Bir şişe Ürgüp Belediyesi Şarabı getirmiş bana… Sergi armağanı olarak…
***
Akşamüzeri Hasan Sertkaya aramıştı. Nilgün Marmara üzerine bir şiir yazıyormuş. Nasıl intihar ettiğini sordu. Hayati Baki’nin kitabını (1) anımsattım ama, orada bu ayrıntı yokmuş. Doğrusu, bilmiyordum. Bu konunun biraz da özellikle karanlık bırakıldığını düşünüyorum. Bunu söyledim Hasan’a. Sonra da Asi’ye (Balkar) elektronik ileti yazıp sordum, “Nilgün Marmara nasıl intihar etti biliyor musun?” diye. Hemen yanıtlamış Asi:
“Nilgün Marmara’nın nasıl intihar ettiğini bilmiyorum. Sadece intihar ettiğini biliyorum. (Niçin merak etmemişim ki?)”
Bir de Sefer Aytekin’i sormuştum Asi’ye… Aynı mektupla yanıt verdi. Elindeki kaynakların hiç birinde bir bilgiye rastlayamamış.
Sefer Aytekin… 2 Aralık tarihli Cumhuriyet’te bir ölüm ilanı görmüştüm. “Edebiyatçı ve öğretmen” nitelemesi kullanılıyordu ölen kişi için. O ilana dayalı olarak, Sanal Pencere’nin “Duydunuz mu?” köşesi için şu kısacık haberi yazmıştım:
“Edebiyatçı ve öğretmen Sefer Aytekin, 29 Kasım 2000 Çarşamba günü yaşama veda etti. Aytekin’in cenazesi 30 Kasım Perşembe günü, İzmir Bademler Köyü mezarlığında toprağa verildi.”
Oysa, başka bilgiler de eklemek istiyordum habere… Olmadı!
***
Akif Ağabey ve N. ile rakı içiyoruz. Hem içiyor, hem söyleşiyoruz… Bir yandan da çalışıyorum. Bilgisayarın başındayım…
(1) Hayati Baki, Şiirin Kesik Damarları 1 / İntihar Eden Şairler Kitabı, Promete Yayınları, Birinci Baskı: Şubat 1994, Ankara.
(23.20)
16 Aralık 2000, Cumartesi, Ankara
Pencere Akşamı’nda dia gösterisini Perihan (Denizer) yapacaktı. Ancak, bugün toplantıdan toplantıya koşacağı için, dia makinesini ve perdeyi bana getirip bıraktı. Ben de Filiz’i (Bedük) aradım. Önce bana gelmesini, makine ve perdeyi arabasıyla götürmemizi istedim. Kitapları, dergileri v.b. çantaya doldurdum. Her şey hazırdı ve Filiz’in gelmesini bekliyordum. Hava yeni kararıyordu. Bilgisayarın başındaydım ama… Bir ara dışarı baktığımda, enfes bir ufukla karşı karşıya kaldım. Karşıda, Dikmen tepelerinde, radyo ve televizyon vericilerinin ardından bulunmaz, eşsiz bir kızıllık… O kızıl aydınlığın içinde o antenler, vericiler… Apartmanlar…. Beriler, yani Dikmen sırtları ise karanlık… Senem Diyici’nin “Karadeniz” parçasının (1) ezgileri dolduruyordu o sırada odayı… Diyici’nin Karadeniz ezgilerine getirdiği yorumu çok seviyorum. Bu parçanın sözsüz bölümü daha bir çekiyor beni… Hele aradaki ıslık sesleri…
(1) Senem Diyici / Quartet, Albüm Adı: “Jest”, Yapım: Trikont Ltd., 1995.
(18.25)
22 Aralık, 2000, Cuma, Ankara
Dün akşam, eve geldim ve bilgisayarı yenice açmıştım ki, Yusuf (Zengin) telefon etti. Yatılı okul yıllarında (1970’ler) aynı sıralarda oturduğum bir arkadaş… Bir asker arkadaşı varmış yanında… Ulus’taymışlar. Bana nasıl gelebileceklerini sordu. Geldiler. Arkadaşı Ahmet Bey, Yalova’da oturuyor. 17 Ağustos 1999 depreminde evi yıkılmış. Küçücük bir çocuğunu yitirmiş depremde. Kendi yaralı kurtulmuş. İki çocuğu ve eşi de sağ… 17 yaşındaki kızının bugünlerde ameliyat olması gerekiyormuş. Para yok… Daha doğrusu, büyük bölümünü hazırlamış paranın da yalnızca 150.000.000 liralık bir eksiği tamamlamanın peşinde… Ankara’da yaşayan Aşık Zeki Erdali askerlikten arkadaşlarıymış. Ostim TV’de ve Bayrak Radyosu’nda program yapıyor. Aynı zamanda kahve işletiyormuş Keçiören’de. Çiftlik kurmuş. Falan filan… Telefon açıp “imdat!” demişler. Aldıkları yanıt, “Gelin görüşelim!” Çıkıp gelmişler işte… Terminalde uzun süre beklettikten sonra almış arabasıyla. Evine götürmüş. Kendisi oruç olduğu için, onların açlığını umursamamış. İftara kadar bekletmiş yemek için. Sonra da, götürüp Ulus’taki Erzurumlular Oteli’ne yerleştirmiş. “Otel odası çok kötü kokuyordu. Pisti… Orada uyumamız olanaksızdı… Moralimiz bozuldu” diyorlar. Çıkıp bir kahveye gitmişler… Olmamış…
Yusuf, o ortaokul yıllarımızda, Salihli’nin Yeşilova Köyü’nden çıkıp gelmiş bir çocuğun naif güzelliğini taşıyor hâlâ üzerinde… İnsan… Arkadaş canlısı… 1979’da, 3. Milliyetçi Cephe’nin (MC) faşist politikaları sonucu okulu bırakmak zorunda kalanlardan… Sonra da okuyamadı. Salihli’de manavlık yapıyor şimdi…
***
Ne çok uyandım gece… Erken yatmıştık, ondan belki de.. Ben alışmışım sabahlara kadar okuyup, yazıp, gün ağarmaya yaklaşırken yatmaya… Uyanıp uyanıp gecenin sesini dinledim… Ramazan davulcularını… Sahur vakti, yan dairelerin mutfaklarından gelen tabak çanak seslerini… Bir otomobilin çalışmasını… Gündüzleri, gürültü içinde kaybolup giden böyle sesler, geceleri ne kadar da büyüyor… Artık, sesler çoğalmaya başladığında, saatin tiktaklarının diğer sesler arasında yitmeye başladığında, kalktım. Salonda Yusuf ve Ahmet Bey yatıyordu. Onları uyarmamaya özen göstererek, mutfağa geçip çay koydum. Çayı demledim. Bardağıma doldurup, tepsiye de kahvaltılık bir şeyler koyup, yatağıma geçtim yeniden. Orada yatağın yanında duran, toz içindeki kitaplara daldım. Behçet Ağabey’in (Aysan) “Sesler ve Küller”i… 1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü aldığında, Varlık Yayınları’nca basılan mavi kapaklı kitap… Sol üst köşesinde, geniş ve açık alnı, kalın gözlükleri, gür bıyıklarıyla Behçet… Bakışları yine ötelere… Tozunu aldım kitabın ve sayfaları arasına daldım. Kurşun kalemle çizdiğim, yani o yıl, 1984’teki ilk okumamda çizdiğim dizelerde dolaştım. İçindekiler sayfasında, bazı şiirlere, yine kurşun kalemle artı işaretleri koymuşum: “sesler ve küller”, “bir masal”, “kuşlar da gitti”, “çoban ateşleri”, “albümdeki yırtık resim”, “beyaz geceler”, “çiçekçi kız”… Behçet’in yüzünü, bende kelebek imgesiyle buluşturan kitap olmuştu bu! Sanırım ondan sonradır, kelebeklerin benim şiirlerimde de kanat uçurmaya başlamaları… Ve her “kelebek” sözcüğünü duyduğumda Behçet’i anımsarım. İçinde “kelebek” sözcüğü geçen her şiirimde Behçet’in de anısı vardır… Ve Sakarya’daki Büyük Ekspres Birahanesi’nin duvarlarındaki kurutulmuş kelebekleri… O, 1980’lerde ilk gördüğümden bu yana duran kelebekleri, birgün bir dekoratörün sözünü dinleyip oradan kaldırırlarsa, eksileceğimi düşünürüm…
Kitabı, 13 Haziran’da imzalatmışım Behçet’e… “Sevgili şair kardeşim….” diye yazmış. Zafer Çarşısı’ndaki Toplum Kitabevi’nde imzalatmıştım. O gün müydü, Behçet’in yanında Hüseyin Ferhad ve Ramis Dara ile Zafer Çarşısı’nın loş koridorundan söyleşe söyleşe çay ocağına geçip gidişi…
Behçet’in kitabını, bir daha bu tozlu kenarlara bırakmamak, özene bezene salondaki rafa yerleştirmek için ayırdım bir kenara… Sonra, Doğanay’ın (Sevindik) Cinema On’da (Adı “Sinema” değil “Cinema”!) açtığı “Sanatçı Portreleri” sergisinin davetiyesini ve Bartın kartpostallarını… 1999’da Bartın Kitap Fuarı’na gittiğimde almıştım.
Elime Mesut Akça’nın kitabı geldi bu kez (Şiirler 1957-1997, kendi yayını, yayın tarihi yok)… Çayımı tazeleyip, onu okumaya başladım. Bu, önceden okumadığım bir kitaptı… Nerede, ne zaman karışmış kütüphaneme onu da bilmiyorum. Böyle bir günün sabahının alaca karanlık zamanlarını bekliyormuş okunmak için…
“Seni Yağmurlar Getirecek” şiiriyle başlıyor kitap:
“Seni yağmurlar getirecek uzaklardan; çokkk… uzaklardan!
Tanrısal aydınlıklardan, seni yağmurlar getirecek.
Gecenin karanlığında gözbebeklerime düşeceksin damla damla…
Tel tel çözülecek hüzünlerim.
Birden akacaksın gürül gürül, gürül gürül akacaksın!
Daracık sevgi sokaklarımın kıvrımlarında.”
Böyle sürüp gidiyor şiir… Dahası, kitap böyle sürüp gidiyor… Beş-altı şiir okuyup bıraktım. Şiirsel ve duygusal beğenisi gelişmemiş, henüz lise çağlarında olan ve kalbi romantik, dokunulmayan, öpülmeyen kadınların hayalleriyle heyecanlanan birisi olsaydım bir tat bulurdum belki…
Şiirler bana seslenmemekle birlikte, her şiirin başına aldığı günlükler de çekmedi… Oysa, günlükleri okumayı çok severim. Çekmedi, neden? Çünkü, onlarda da bir yaşanmışlık tadı, bir yaşanırlık, sıcaklık bulamadım. İlk şiirin başına, Kasım 1985, Ankara günlüğünden bir bölüm almış örneğin:
“Yağmur aralıksız yağıyor. Gece yağdı, gündüz yağdı. Hâlâ yağıyor. Oturduğum pencere kenarından ayrılmak istemiyorum. Cama vuran damlalar sanki canlı, sanki konuşuyor; ama yargılamıyor, tartışmıyor. Yağmur yağıyor, yağdıkça mutluluk doluyor içim.”
“13 Eylül 1980, Ankara” tarihini taşıyan ve “Emre Demek Aşık Demek Yunus Demek Aşk Demek” adlı şiirin başına aldığı günlüğün yapaylığı karşısında diyecek söz bulamadım. O günleri, yaşamamış olsam bile inandırıcı gelmezdi.
“Nöbetçiyim. Sağ sol çatışmalarının önüne geçilemeyen bir mahalleden, asteğmen telsizle durumu bildirdi: ‘Yoldan geçit vermiyorlar.’ Yolun ortasına sofralar kuruluyor. Türküler söyleniyor. Birbirine düşman olmuş delikanlılar genç kızlar birlikte halay çekiyor. Dedelerin, ninelerin kucaklarında karşıt görüşlülerin çocukları… Bebelerin saçlarını okşuyorlar, öpüyorlar onları, bağırlarına basıyorlar… Öyle kutsal bir barış ki… oysa ne kadar insan öldürüldü bu mahallede…”
Bu bir tanıklık mı gerçekten?
Arka kapaktaki yaşamöyküsünü okudum. Doğum tarihini yazmamış. Bunu kadınlar yapar genellikle ve ben, buna hep şaşarım! Olsun! 1958’de Gazi Eğitim Enstitüsü Dil ve Edebiyat Bölümü’nü bitirmiş. Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yapmış. 1969-1974 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı’nda Radyo TV subaylığı yapmış. Bu sırada yüz elliyi aşkın radyo programı yayımlamış. Neyse, ayrıntıları geçiyorum, 1983’te, Kara Kuvvetleri Eğitim ve Okullar Dairesi’nden albay rütbesiyle emekli olmuş. Emekliliğinden sonra, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmış, Ankara Özel Tevfik Fikret Lisesi’nde Türkçe öğretmenliği yapmış.
Fevzi Halıcı, onun için şöyle demiş:
“…Mesut Akça gibi ozanlara toplumun ihtiyacı çok. Akça’nın reklama, gösterişe, propagandaya hiç ihtiyacı yok. Mesut Akça, şiirimizin örnek bir ozanı olarak, şiirin özlenen yolunda yürüyor.”
Gerçekte, hiçbir şey söylememiş Halıcı.
Bıraktım kitabı… Yeni bir kitaba uzandım ki, Şükrü Erbaş’ın “Derin Kesik”i (Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı: Kasım 1999). Erbaş’ın “Derin Kesik”inin kütüphanemde olacağını hiç sanmıyordum. Buna şaşarak karıştırdım… Şiirlerin içinde değil de, kitabın sonuna eklenmiş olan söyleşinin soru ve yanıtları arasında dolandım. Hayati Baki yapmış söyleşiyi… Sonra da, “Ufuk Karakoç İçin Üç Türkü Denemesi”ni okudum. Bu üç türkü denemesi, doğrusu günümüz halk ozanlarının yazıp söyledikleri türkülere göre çok güzel. Bu türkülerden birini, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda, Ufuk’tan dinlemiştim. “Bergama’dan Akkuyu’ya” adıyla yapılan, Emeğin Partisi’nden (EMEP) gençlerin düzenlediği yaz kampının tanıtımıyla ilgili toplantıda…
***
Ben, bilgisayar başındayken telefon üzerine telefon gelmeye başladı mı, sinirleniyorum. Hele telefondaki ses, ne kadar dostum olursa olsun, sorgularcasına konuşmaya başladı mı? Dün akşam da öyle oldu… Telefonlara bir de kapımı ısrarla çalan Ramazan davulcuları eklenmesin mi? Para topluyorlar. Vermedim. Ramazan ayında davul çalınması, bana sunulan, yararlandığım bir hizmet değil ki, para ödeyeyim! Davulcuları geri çevirdikten sonra, daha kapıyı kapatırken yine telefon çaldı. Çektim fişini… Sonra, cep telefonunu da kapattım.
(22.20)
