Ön koltuklarda nasıl da hoplardınız,
sevgili yabancı
peşinden gidilmeyen maceraların anısına.
Halbuki hep
gidilecek elbiseler giyerdiniz,
kesik hecelerinizin tamamlamaya çalıştığı gözlerle.
Halbuki hepimiz
diken üstünde radikaller değil miyiz, yabancılar
bir halı olarak uçan vücudumuzu
boklu kanlı rüyalarda,
arasıra bahçedeki gül ağacı ne güzeldi,
veya çok-cinsel bir şarkıda
çimenler kurur,
yağmurlar azalırken,
memelerin küçülür,
hatamız…
Uykudan erken mi uyandırıldı şeytanlar?
Ölüm benim en sevdiğim yabancı,
çekinmenin ne alemi var?
Buruşuk bi kağıdı açmaya çalışır gibi
hayatımız, sevgili yabancı,
sanki hep geceleri başlardı,
veya damsız ayrılıklar dansımız.
TAMAM TAMAM! Konuşalım.
Sahnedeki müzisyenleri dinleyen bir tek o oğlan
O da flütçü kıza asılırdı.
Artık çok geç
şehirdeki bütün anneler çoktan çocuklarını yorganının altına,
babalar alkollerine kaçıştı, siz hatanıza,
sanki hatanızda bir lokma tatlısı eksik.
Nasıl da titrek çöller giyerdiniz, sevgili yabancı
kırık zürafalarınızın üstüne.
“bana çukulata alsana amca“