Home autres revues imece S. 28 / Bahar 2002 – SEYYİT NEZİR’LE SÖYLEŞİ

S. 28 / Bahar 2002 – SEYYİT NEZİR’LE SÖYLEŞİ

73
0


Sayın Nezir, ilk olarak Eski’nin serüveninden bahsedelim isterseniz, okunurluk umduğunuz boyutta olabildi mi acaba?

Dergi okuru oluşmamış gibi bir şey son on yılda. Daha önce var olan dergi okuru da kaybolmuş. Genellikle lise ve üniversite çevresidir dergi okurunun yüzde altmış-yetmiş kadarı. Bir yüzde otuz kadarı da edebiyat çevresi içerisinde doğrudan doğruya bulunanlardır. Görüşmeler, ilişkiler sonrasında vardığımız sonuç şu ki, edebiyat çevresinin içerisinde olan yüzlerce, binlerce insan dergi okuru değil artık. Pek azı bir arkadaşından işittiği bir haberle falan bir dergiye yöneliyor. “Filan dergide falan konu işleniyor” deniyorsa, onu ilgilendiren bir şeyler varsa, o zaman gidip o dergiyi alıyor. Koleksiyonerler var. Bir de her şeye rağmen genç okurlar var. Bir yandan edebiyat çevrelerine girmeye çalışan, bir yandan da kendi ürünlerini sergileyecek ortam arayan okurlar var. Ancak bütün bunların hepsinin dergilerle olan ilgileri geçici. Aşağı yukarı Türkiye’de iki yüz- iki yüz elli dolayında bir koleksiyoner okur kitlesi var, bütün dergileri alan. Bir o kadar veya ondan biraz daha fazla da bayiden gidip dergiyi soran okur var. Şu an Eski dergisinin bayi satışı ortalaması yedi yüz elli. Bu tabiî çok vahim bir vaka. Aşağı yukarı bir o kadar da elden satışlar var. Bunlarla derginin maliyetleri ucu ucuna karşılanıyor-karşılanmıyor, bazı ay zarar ediyoruz. İlân almak lâzım, fakat bizim dergimize üçüncü dördüncü sayıdan sonra ilân yönelişi çok düştü. Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: dergicilik hep ateşten gömlekti bu ülkede, fakat şimdi doğrudan doğruya ateşten tutkal gibi bir şey, hemen yapışıyor yani. İş o hale geldi.

Daha çok da şairlere yapışıyor galiba, dergiler bir bakıma bu işin mutfağı olduğu için…

Öykü, deneme, eleştiri ve şiir için varoluş alanı öteden beri dergi. Gerçi son zamanlarda ciddi bazı kitap ekleri çıkıyor, o kitap eklerinde ciddi eleştirilerle de karşı karşıya kalıyoruz. Ama şiir, deneme ve öykü için hâlâ uç verme, yayılma ve filizlenme ortamı dergiler. Daha genç ve diri şairlerin, daha genç ve diri bir şiirin çıkması için mücadele verenlerin şairler olmasından daha doğal bir şey olamaz. Roman için dergiye gereksinme yok mesela. Ekonomik anlamda son derece karamsar bir tabloyla karşı karşıyayız. Geniş bir dergi okur kitlesinin oluşmadığını söylüyoruz, ama buna rağmen fanzinleriyle, şusuyla, busuyla yüzün üzerinde dergi çıkıyor şu an. Bu dergilerde şiirini, yazarlığını kanıtlamış pek çok insan yer alıyor da bir de ilk kez yer alan ya da henüz çabalama aşamasında olan yüzlerce binlerce insan var. Bunları hangi seçmeye göre yıllıklara alacaksınız. Zor iş. Onun ötesinde ben daha başka bir şey söyleyeyim, pek çok şiir ve yazı geliyor ve aylık çıkan derginiz için seçmekte bile sıkıntı çekiyorsunuz. Onların mektuplarında, referanslarında da görüyorsunuz ki başka dergilerde şu ya da bu kadar yayımlanmış, bir takım fanzinlerde yer almış. Biz bu konuda liseli gençliğin duvar gazetelerinde bile değerli olanı yakalamak gibi bir çaba içindeyiz, ama ne kadar bu çaban sonuca ulaşıyor, başarılı oluyorsun, bir şey söylemek çok zor. Bu şekilde dergiyi ayakta tutmaya çalışıyoruz, yeni okur oluşmasına çalışıyoruz o liseli, üniversiteli gençlerden. Elbette ki fanzinleri de, dahası okulların duvar gazetelerini de izleyerek yetenekleri keşfetmek ve onlara bir hava deliği açmak hep amacımızın içersinde, ama Eski’nin de son hesaplaşmada sayfa boyutu ne, ekonomik boyutu ne?.. Biz ekonomik olarak güçlü bir dergi değiliz, çok zor koşullarda yaşama mücadelesi veriyoruz. Yapamadığımız için mazeret göstermek çok anlamsız, ama yapabildiklerimiz için de övünmek yerine “Evet, bu görevimizdi, görevimizi yaptık” demek istiyoruz.

Mesela fanzinlere bir sayfa ayırıyorsunuz her sayıda. Fanzinlerle ilgilenenlerden biri de Altay Öktem. Son zamanlarda bir de Fanzin Antolojisi hazırladı. O tavrı nasıl buluyorsunuz? Fanzin sonuçta yer altı için yapılan bir şey değil mi? Bir de Hasan Bülent Kahraman’ın o antolojiyle ilgili ilginç bir tespiti var. Fanzinlerden seçilen şiirlerden asi, anarşizan bir tavrın umulduğunu ama Altay Öktem’in seçtiği şiirlerin bu tavır bir yana, normal dergiler için bile hafif kalacak nitelikte olduğunu söylüyor. Bir ortaokul öğrencisinin karalamasını andıran bir şiirin o antolojiye alınması için sadece fanzinde yer alması yeterli miydi? Ayrıca Altay Öktem’in fanzine olan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Altay Öktem bildiğim kadarıyla birkaç yıldır bu konuyla ilgili. İki üç yıl önce Şeytan Aletleri diye bir kitap da çıkarttı zaten. Bu konuyla Türkiye’de bir yazar olarak en çok ilgilenen kişilerden. Hakkını teslim etmek gerekir, fanzinleri yazarların yüzde doksan dokuzu ciddiye almıyordu. Varsayalım bir Hasan Bülent Kahraman da Altay Öktem kadar bu konuyla ilgilenmişti, ama bu fanzinlerin her birisi yüz- yüz elli fotokopiyle çoğaltılıyor ve Altay Öktem dışında konuyla sürekli ilgilenen kimse çıkmıyor. Biz tabiî fanzin meselesini hem ciddi dergi okuruna dağıtma anlamında hem de oradaki yetenekleri yazarlık disiplinine katabilme, çekebilme anlamında fanzinlere yer verdik ve ondan sonra fanzinlerle ilgili tartışma arttı farkındaysanız. Bir anda gerek Altay Öktem’in çabaları gerekse Eski’nin çabaları ve bu tür şeyler sonrasında fanzine dönüp bakmayan ne çok yazar, aydın “Yahu nedir bu olay?” deyip ilgilenmek gereğini duydu. Şimdi olayı buradan ele almak lâzım. Fanzinlerde kaliteli ürün çıkıyor, kalitesiz ürün çıkıyor meselesinin ötesinde fanzinlere ilgi yaratılmıştır, fanzinler de kapalı devre, kendileri için yazıp okuyan gençlerin, insanların ürünleri olmaktan çıkıp suya atılan taşın harelenmesi gibi daha geniş ilişki ağı örmeye başlamışlardır. Burada fanzinin anarşist kişiliği, yasadışı konumu, asi tutumu vesaire bizdeki fanzinlere ne kadar yansıyor? Bunlar da tabiî tartışılması gereken şeyler, ama gerçekten birçok fanzinde tüm yazı ve ürünler için demesek bile mutlaka insanı etkileyen, çarpan bir yazı, birkaç paragraf, bir şiir görüyorsunuz. Bu da fanzinlerin yabana atılmaması gerektiğini gösteriyor bence. Fakat son olarak şunu söylemeliyim, fanzin hevesi sonuçta gelip geçici bir olgudur. Gerçekten yetenekli arkadaşların, gençlerin fanzinden sürekliliğe, süreli yayınlara, gerçek anlamda yayıncılık etkinliğine doğru yol almasıdır istenen.

Eski’nin tavrı bu anlamda, var olan bir şeyi gözden kaçırmama anlamında olumlu, ama Altay Öktem’in tavrında tehlikeli bir şey görüyorum ben, kendine bir iktidar alanı yaratma çabası içindeymiş gibi geliyor bana.

Şimdi, doğrusu… Ben o konuya girmeyeyim…

Peki… Bu arada Eski’ye gelen ürünlerden söz ettiniz. Seçim aşamasından bahsedebilir misiniz biraz?

Şimdi yayın kurulu var tabiî, fakat yayın kurulları –mâlum- kurulur fakat hiçbir zaman ayın iki gününde bir araya gelip toplanamaz. Gitgide tavsar. Ne yazık ki Türkiye’de bu işler böyle. Sadece yayın kurulu konusunda değil. Derginin dağıtım ve ilişkiler ağında da bu böyle. İlk aylarda yaptığınız toplantılara okur, şair, yazar pek çok arkadaş katılır. Her toplantıda 40-50 dolayında insan bulursunuz çevrenizde. Fakat gitgide bu sayı düşer ve birinci yılı doldurmaya yakın artık iki elin parmakları kadar, derginin bir takım şeyleriyle doğrudan uğraşan insan kalır çevrenizde. Ondan sonra da bu işi yürütebilir misiniz, yürütemez misiniz tekrar değerlendirmek zorunda kalırsınız. Açık söylemek gerekirse bizim de bütün kurullarımızın buluşmaları, toplantıları, kurultayları vesairesi tavsamaya başlamış durumda. Belki de bütün ilişkiler ağını sil baştan alıp birinci yılın sonunda ne yapalım, nasıl geliştirelim diye düşüneceğiz. Bu nedenle de seçim işi son birkaç aydır genel yayın yönetmeninin üstüne kaldı. Diğer arkadaşlar beklenen performansı son aylarda gösteremediler, yoruldular, bıktılar, dergiyle ilgili heyecanda düşme oldu…

Şiir seçiminde esas kıstasınız nedir?.. Mesela Varlık’ta Ustaların Seçtikleri bölümü vardı eskiden –şimdi Enver Ercan değerlendiriyor gönderilen ürünleri- ve orada seçicilik yapanlarda iki farklı tavrı gözlemlemek mümkündü. Kimi sadece ürün üzerinden yapıyordu değerlemeyi, kimi ise üründeki bazı eksikliklerin gönderenin gençliğine verilebileceğinin üzerinde duruyordu. Eski’ye de gençlerin hayli çok ürün gönderdiğini söylediniz. Siz değerlemede bahsettiğim uzamda bir ödünün verilmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

Ben konuya ödün olarak bakmıyorum. Sanatın bir oyun olduğunu söylemişti Plehanov. Fischer de büyü olduğunu söylüyor tabiî… Büyü mü, oyun mu olduğu hâlâ tartışılıyor. Ben hem sanatsal hem matematiksel öğe taşıması bakımından satrançtan söz ederek sanata gelmek istiyorum. Satranç bir oyun, aynı zamanda sanatsal duyuş, yetenek ve özellikleri de isteyen bir oyun. Ama satrançta yenilmeyen hiçbir usta oyuncu yoktur. Sanata da baktığınız zaman, Tolstoy’un hatasız bir romanını bulamazsınız; Nazım’ın her dizesi, seçtiği her sözcük, mutlaka şiirin yapısına, şiire olağanüstü güç katan özellik taşıyor anlamına gelmez. Ama nedir, ustalık dediğimiz şey derece derece gelişen bir olaydır. Kabul edemeyeceğimiz şey tepeden tırnağa acemilik kokmasıdır bir şiirin ya da bir sanat eserinin. Fakat zaman zaman karşımıza çıkan acemilikler oyuna bir tat da katar. Tiyatroda da bu böyledir, sinemada da, müzikte de, şiirde de bu böyle. Acemice kullanılmış bir sözcük bir bakıyorsunuz müthiş bir içtenliği ele verdiği için bir başka güzellik de katıyor belki. Ama elbette bir şiirde bırakın ustalığı, şiirle bağlantısını kurmakta sıkıntı çektiğiniz öğeler fazlaysa ister istemez onu bir kenara koyuyorsunuz. Ben zayıflıkları, acemilikleri var diye yayımlamamaya karşıyım. Tersine o zayıflıklarla, acemiliklerle birlikte o şiir güç kazanıyor, güzellik kazanıyor ve zaman içinde oluşma yeteneğini taşıyor. Hiçbir şey başından mükemmel doğmaz ve zaten hiçbir şey bir mükemmelliğe geldikten sonra da aşınmazlık kazanmaz. Onu kazandı mı zaten bitmiştir, tükenmiştir. Diyalektik bize şunu öğretir: -ister şiir olsun, ister  bilimsel yapıt- hep gelişme, hep ustalaşma, hep ilerleme. Ama bilimden  farklı olarak sanatta aşma yoktur. Homeros’un şiirini ben bugün okurken tat alırım. Atmış yıl önce Orhan Veli’nin yazdığı şiirden de tat alırım, Ece Ayhan’ın yazdığından da tat alırım. O nedenle ‘acemi’, ‘kaba’, ‘vülger’, ‘kötü’ tanımları belki o an için taraftar bulabilir, fakat o şair kabuğunun içersinde değişerek ve kabuğunu yararak çok daha farklı ve güçlü noktalara gidebilir. O nedenle ben buna ödün verme olarak bakmıyorum.

O zaman, sonuçta, o potansiyeli görebilmeniz önemli yine de.

Tabiî, tabiî, muhakkak, ama şiirde zayıflıkların, acemiliklerin olmasına rağmen seçmeyi bir ödün olarak görmüyorum.

Eski’yi ilk sayısından beri takip ediyorum. Bazen umut verici olduğu düşünülebilecek şiirler yayımlandığı gibi bazen de acemiliklerin dışında, mesela yazan kişilerin dille hiçbir sorunu olmadığını, kendi dillerini yaratabilme çabası içine girecek gibi olmadıklarını düşündüren şiirlerle karşılaştığımızı düşünüyorum. Şiiri ne kadar takip etmişler / ediyorlar, bilemem, ama mesela yayımlanan bazı ürünler Cemal Süreya’nın “Foklor Şiire Düşman” yazısını anımsattı bana. Folklorik söyleyişe yaslanılan, yazan kişinin dili diye bir şey göremeyeceğimiz, herhangi başka birinin de yan yana getirebileceği klişelerle örülü şiirlere de rastladım kimi zaman.

Vardır tabiî, yalnız ben “Folklor şiire düşmandır” savına zaten öteden beri pek yandaş olamadım. Cemal Süreya’nın pek çok düşüncesini benimseyip savunduğum halde bu düşüncesine katılamadım. Carmina Burana gibi bir müzik yapıtı folklorik müzik değerlerinin üstüne kurulmuştur örneğin. Beethoven’ın, Mozart’ın devasa yapıtları folklorik müzik değerlerinden yola çıkarak modern ve devasa değerlere yükselebilmiştir. Aynı şeyi resimde de gösterebiliriz. Yaşar Kemal’e ne diyeceğiz? Sözcükleri kullanımı, seçimi, onları modern kurguya katışı… neresinden bakarsanız bakın, Yaşar Kemal’in yapıtı folklorsuz edemeyen bir yapıt. Açın Abidin Dino’nun resimlerini, tablolarını, aynı şey.

Cemal Süreya’nın tespitini özden çok biçim bağlamında ele almak lazım gibi geliyor bana.

Ben de biçimden söz ediyorum. Mesela, Balaban kötü bir ressam mı? Balaban folklorik olanı modern olana taşıma çabasındadır. Bir anlamda da modern olanı folklorik olana açar. İlk bakışta şöyle denebilir: “Modern olan bireyseldir, folklorik olan anonimdir, kamusaldır” Nasıl kamusal olanla bireysel olan birbiriyle buluşabilir, kesişebilir, kesiştiği yerde yeni bir örüntü meydana getirebilir? Bu imkânsız gibi görünebilir. Bence çok mümkün. Böyle olduğuna dair pek çok şey de var. Bir şey söyleyeyim mi, folklorik olana en düşman şairlerden birisi Ece Ayhan’dır, ama Ece Ayhan’ın şiirini açın, Tophane kabadayılarının anonim sözcüklerini alır, şiirine öyle bir yerde boca eder ki, modernle o anonim olanın, folklorik olanın bir tür iç içe geçişi söz konusudur. Ahmed Arif’in şiiri folklor ile modernin tipik bir buluşması. Bedri Rahmi Eyüboğlu da büyük ölçüde öyle. Fakat tabiî şiirde çok yalın, biyolojik tanımlarla açıklama getirebilmek imkânsız, zor, hatta bizi yanlışlara bile götürebilir, ama benim söylemek istediğim şey şu: bu bileşkeleri yaşamın her alanında nasıl görüyorsak şiirde de bu mümkündür. Yetmişlerde şiiri çok sevilen ve kimsenin de “Sen kötü şairsin” diyemediği örneklerden birisidir Yaşar Miraç. Yine o dönemin önde gelen şairlerinden birisi Ozan Telli. Şiirleri folkloru da içerir, modern duyarlığı da içerir. Hem içerik anlamında, hem biçim anlamında. Sözcük seçimi ve sözcüklerin aralarında kurduğu birlik anlamında, sözdizimi anlamında, sözcüklerin imgeye katılışı anlamında, bu imge içinde yarattığı ritim anlamında. Hangi açıdan bakarsanız bakın onların şiirlerinde folklorik öğeler modern öğelerin vazgeçemediği birer parça olmayı başarmışlardır. O nedenle bunu genelleştirmek mümkün değil. Nitekim Cemal Süreya’nın kendisi de son zamanlarda zaten folklorik özellikleri oldukça yüksek şiirler yazmıştır. Kendi başına sanatsal değer taşımayan kamusal değeri kastediyorsak onların içersinden modern hayatta sürebilenleri şiirine başarıyla katan şairler başarılı. O bakımdan Cemal Süreya’nın söylediğinin kendisi için bile doğru olmadığı kanısındayım ben.

Folklorik öğeleri ille de dıştalamak gerektiği düşüncesinde değilim, sanatçı onu yapıtına artı değer kazandıracak biçimde katacak, dönüştürecekse bu güzel bir şey; ama salt temsillere (çok fazla) yaslanılıp şiir bir espri barındırmayacaksa bu o şiiri zayıflatır olsa olsa.

Ahmed Arif  “Terk etmedi sevdan beni” derken “sevda” sözcüğünü birebir bizim halk şiirimizde kullanılan anlamında kullanıyor, ama…

Ama orada sadece “sevda” sözcüğünü almakla kalmamış, şiirin tamamına bakarsanız ritmi de ihmal etmemiş…

Ritmi ihmal etmemiş tabiî ve aynı zamanda onun sözdizimi içersinde modern bağlamda yer almasını da sağlamış. “Sevda” sözcüğünün bu şekilde kullanılmasını daha önce göremiyorsunuz, onu demek istiyorum. Ya da Orhan Veli’nin “Tarifsiz kederler içindeyim” dizesi… Tarifsiz kederler deyince o “tarifsiz” sözcüğüyle beraber folklorik olan, bireysel ve modern bir düzeye çıkıyor, bilmem anlatabiliyor muyum? Peki şimdi ne diyeceğiz burada? Orhan Veli’nin bu şiirinde, Ece Ayhan’’n « Şiirimiz karadır abiler”inde, biraz eşelesek Nazım’ın şiirlerinde bulabiliriz folklorik öğeyi. “Balık tuttuk yiyen ölür” diyor, folklorik, ama Nazım’ın en güzel şiirlerinden biri.

Ama şimdi şöyle bir şey var –ki baştan beri gelmek istediğim de bu-: mesela Nazım Hikmet’te yeni birçok şey var; “Mısra benim namusumdur” anlayışının yaygın olduğu bir ortamda tek kelimeden oluşan dizelerle örülü şiirler kuruyor, sözgelimi. Aslında hayattaki devrimciliği üzerinde durulurken şiirdeki bir bakıma devrimci yönü es geçiliyor genelde. Orhan Veli deseniz, Ahmet Oktay’ın deyişiyle eksik bir öncü. Ama öncü. Bir takım iddiaları, yapmaya çalıştığı şeyler, şu, bu var.

O zaman “Folklor şiire düşman” diyemeyiz, “Folklor şiir değildir” diyebiliriz. İyi ama “Folklor şiirdir” diyen mi var şimdi? Folklor şiir değildir tamam, ama “Folklor şiirdir” diyen de yok.

Alıp sadece onu kullanırsanız ve bunu şiir sanırsanız, bu kötü bir şey. Pek çok da böylesi örnek var. Söylemek istediğim bu aslında.

O şiir değildir tabiî ki. Ben “folklor şiirdir” dersem, sen de çıkarsın bana “Folklor şiire düşmandır” dersin. Böyle diyen yok zaten. Ayrıca ben “Folklor şiire dosttur, folklorsuz şiir olmaz” dersem, sen de “Yoo, tersi doğrudur” diyebilirsin. Cahit Külebi ne kadar güzeldir. Hangi şiirini alsanız buram buram folklor kokar, fakat buram buram günümüz insanı, günümüz duyarlığı da vardır. O zaman olayı “düşmandır, dosttur”un ötesinde ele almak gerekir. Şiir kendisi için gereksindiği zaman bilim-kurguyu da kullanır, Marstaki bir olguyu da alır kullanır, öbür tarafta Gılgamış Destanı’ndaki ya da eski Mısır ve Sümer şiirindeki folkloriğin de ötesinde son derece komünal değerlerle sınırlanmış veya o değerlerle lekeli şiiri de, imgeyi de alır, yeniden kurar. Bence böyledir.

Folklor-şiir ilişkisi üzerine tartışılırken çokça ıska geçilmiş olan şey bence her şairin kendi dilini yaratabilmesi, kendi dilinin savaşımına girebilmesi gerektiği düşüncesi. Bugün büyük olarak gördüğümüz şairlere baktığımızda da kendi dillerini, şiir kuramlarını oturttuklarını görüyoruz. Ece Ayhan’da da bu böyle, Turgut Uyar’da da, Necatigil’de de. Baştaki soruya dönersek, dergiye gelen ürünlerde, gönderenlerin ‘kendi şiirini kurma’ çabalarının ne gibi kıstaslarla çıkarsandığını merak etmiştim.

Şairin poetikası var mı yok mu, çok öyle kılı kırk yarmıyoruz. Çünkü sonuçta otuz kırk şiirlik bir yapıtı değerlendirmiyorsun, sonuçta dergide görünmek isteyen insanlar var. Bu görünme olayı okura zaman kaybettirir mi, biz buradan bakıyoruz. Yoksa bir dergide mutlaka her şey birinci sınıf olacak demek değildir. O zaman ben şunu söyleyeyim, bütün şairler bir şiir dergisine şiir gönderseler ve o ayın en iyi şiirlerinden oluşmaya kalksa o dergi sekiz on sayfalık bir dergi anca çıkar, ama dergilere baktığınızda belki de bin dolayında şiir yayımlanıyor her ay. Bunda bir kötülük yok ki. Bir dergide atmış sayfa varsa beş sayfasında sizin beğenmediğiniz yazı ve şiirler vardır, tamam dersiniz. Bu dergidir çünkü, tek kişiye ait bir yapıt değil. Beğendikleriniz sizin için öne çıkar. Fakat şunu da söyleyeyim, her şiirin de okuru var. Bizim koysak mı koymasak mı diye üç ay sırada beklettikten sonra dördüncü ay koyduğumuz bir şiire bir bakıyorsunuz değişik yerlerden üç tane tepki geliyor: “Ben bu şairle tanışabilir miyim?” Ama örneğin “Ben Ahmet Necdet’in bu şiirini çok sevdim, kendisiyle yazışmak istiyorum” diye kimse ortaya çıkmıyor, çünkü zaten onun on, yirmi şiir kitabı var. Ortalarda çok görünen bir şairle görüşmek isteyen ise gidiyor, buluşuyor zaten. Ama L. adlı şairi ilk defa biz yayımlıyorsak veya yayımlanmış beşinci şiiriyse bütün dergiler toplamı içinde, ilk defa da göründüğü için, ev hanımıdır, öğrencidir, bakıyorsunuz telefon açıyor, onunla tanışmak istiyor. Yani her şeyin de bir okuru var. Bu, şuna benziyor: bir tiyatro boyunca başrol oyuncuları var, karakter oyuncuları var, bir de kimilerinin figüran diye tabir ettiği, sahnede bir kere on saniyeyle görev alan, şuradan girip oradan çıkan, ama gene de kafalarda iz bırakan, “başroldeki oyuncuya su vermek için girdi, öbür taraftan çıktı, ne zarif bir kızcağızdı o, acaba başka oyunlarda da rol aldı mı o?” diye soru işareti uyandıranlar var. Sorun burada. Oluşur tabi poetikası, adamın daha üçüncü şiirini yayımlıyorsun veya hiç yayımlanmamış şimdiye kadar. Ama adamın beş tane kitabı var, o beş tane kitaptan sonra sana şiir göndermiş, orada elbette ki bakarsın. Fakat, örneğin Ahmet Ada’nın şiiri geldiğinde, değerlendirirken, senin orada beğenip beğenmemek diye bir iddian olamaz. Yayın kurulunun da olamaz. Ödül verecek değilsin ki! Ama bu ay değil öbür ay yayımlansın, sonraki ay yayımlansın diyebilirsin. Demek istediğim, bazı oluşmuş tutumlar için zaten senin yapacağın bir şey yoktur. Onu yayımlamamak “ben senin tarzını sevmiyorum” anlamına gelir. Peki buna hakkın var mı dergi yönetmeni olarak? Senin poetikanı sevmiyorum demeye hakkın var mı? Yok. Çünkü sen dergi yönetmenisin. Başında “ben sosyalist gerçekçi şiirler yayımlıyorum” ya da “ben ancak postmodernist şiir yayımlarım” dedin mi? Yo, demediysen o zaman herkese açıksın demektir. Belli bir yere gelmişse, örneğin Hilmi Yavuz’dan şiir gelmişse koyarsın. Öbür tarafta öteki arkadaş tutumunu kendi oluşturacak. Olsa olsa kaynak önerebilirsin. “Arkadaş, sen şiirini daha çok geliştirmek istiyor musun? Bak, bir kere şu dünya şiiri antolojisini al, şu şu şiir antolojilerini al, şiirle ilgili şu yazıları al, şu kitapları al, zaman zaman bunlar üstünde denemeler yaz. Şiir yaz, deneme yaz, oku, tekrar yaz, yırt, at, bilmem ne falan derken iki sene sonra bir yere geleceksin” diyebilirsin. Bunu zaten herkes söyleyebiliyor.

Aslında benim takıldığım bir nokta var burada. Mesela Ahmet Ada şiir gönderdiğinde beğenip beğenmeme gibi bir iddianızın olamayacağını söylediniz. Oysa Ahmet Ada’nın herhangi bir şiirini derginize sunması beğeninize de sunması anlamına gelmiyor mu sizce?

Şimdi, ben bütün yazılan şiiri beğenmek zorunda değilim. Her şair de bana beğendirmek zorunda değil, ama poetik bir tavra gelmişse bir şiir, bir şair, kendine özgü bir çizgi oluşturmuşsa artık orada… sözgelimi A. Z. adlı şairin şiirini sevmem ama bana şiir gönderdi mi yayımlarım. Çünkü o şiir bana beğendirilmek için yayımlanmıyor, ama derginin bin iki yüz okuru içersinde o şiiri sevecek olan üç yüz insan var en azından. Az şey mi üç yüz şiir sever ile o şairi buluşturmak? Şiirin ne durumlarda olduğunu gördüğümüz bir ortamda az şey mi? Tam tersine büyük bir şey. Orhan Alkaya, Ahmet Ada, Veysel Çolak, Haydar Ergülen, Roni Marguiles –hemen aklıma gelen adlar- gibi şairlerin dergiye şiir göndermeleri dergi yönetimi için bir gurur kaynağıdır. Bizim derginin oluşturduğu okurla buluşmak istiyor. Elbette ki bizim dergimizin okurları içersinde o şairleri zaten görmek isteyenler vardır. “Arkadaş, ben senin şiirini sevmiyorum, sen bana bunu göndermekle sevip sevmeme, yayımlayıp yayımlamama hakkını verdin” diyemem, ama filan kişinin şiiri henüz bir yerde yayımlanmamıştır ya da çok az yayımlanmıştır, fakat biliyorum onun da yine bir okuru var. Onu da seven bir elli-yüz okur var. Az şey değil bu bence. Havuza atılan bir taş gibi o da okurunu oluşturur. Peki nerede oluşturacak? Burada yayımlama “Efendim bu şiirde acemilikler ve zayıflıklar var” diyerek, orada yayımlama “Efendim ona fanzinler yeter” diyerek. İyi de fanzinlerin de okuru elli-yüz. Kaldı ki bir iki fanzinde de görünmüşse burada da görünecek.

Sizin bir de şiir ödülü duyurunuz vardı…

Şöyle oldu o iş: Akademi Ödülleri’nin daha önceki yönetmeliğini “Madem ki bunu düşündünüz” diyerek ulaştırdı Hadi Olca’nın oğlu. “Onun üzerinden bir takım değişiklikler yapacaksanız yapın, bir geleneği sürdürmek istiyorsunuz madem” dedi, tamam dedik. Fakat bu iş çok aksadı. Arkasından biz bir komisyon olarak bununla ilgili hazırladığımız şeye son biçimini verelim istedik. Bir türlü komisyon bir araya gelemedi. En sonunda iki ay önce İzmir’de güçlü bir sponsor çıktı ortaya. “Bu taslağınızı bir göreyim” dedi. Biz plaket vermek, çok sembolik ödüller vermek düşüncesindeydik. “Bizzat nakit olarak da ödüller koyalım” diye bir taleple geldi. Şimdi iki aydır da ondan haber bekliyoruz. Tekrar okurun karşısına çıkmadan, bu düşünceyi tazelemezden önce bu konuyla ilgili olumlu ya da olumsuz bir şekillenme bekliyoruz. Bilemiyoruz tabiî, sponsor bizden özel bir takım taleplerde bulunacak mı? Bana öyle geldi ki sanatsever bir kurum. Her halükarda biz bunu yapacağız, ama bizim ödül yönetmeliğimizde plaket ağırlıklıydı ödüller. Fakat sponsor söz konusu olursa işin içine nakit de girecek. Bu da küçümsenmeyecek bir olay. Örneğin, her dalda ilk üç ödüle iki yüz elli milyon, beş yüz milyon, bir milyar gibi nakit verilmesi küçümsenmeyecek bir şey. Elbette biz ne Yunus Nadi’yle ne de başka böyle büyük ödüllerle yarışmak düşüncesinde değiliz, ama genç insanları ilk yapıtları için bayağı özendirecek bir şey olur diye böyle bir beklemeye girdik. Maalesef Türkiye’de de zaten kolay kolay bir takım işleri yürütmek mümkün değildi, son birkaç yıldır da belirsizlikler belirlilikten daha fazla ve daha çok kemiriyor günlük zamanımızı. Bir ödül yönetmeliğinin dergide duyurulması, üç ay sonra okurların bunu getirmesi ve bir iki ay sonra da sonuçların açıklanması çok basit, fakat onun bir kere bir belirlilik kazanmasını altı ayda sağlayamadık açık söylemek gerekirse. Ama belirlilik, kesinlik kazandığı zaman da bir iki ay içinde iş olup bitiveriyor.

Peki, buradan internet yayıncılığına geçelim isterseniz. İnternetteki dergileri takip edebiliyor musunuz? İnternet yayıncılığı hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesela bundan yirmi sene sonrası için olabileceğini öngördüğünüz bir takım şeyler var mı? Yayıncılığa nasıl bir hareket getirebilir sizce?

Şimdi, her ne pahasına olursa olsun teknoloji düşüncesine karşıyım bir kere. Doğal varlıklarız, ondan sonra sosyal varlıklarız ve tabiî bunun yanında kültürel varlıklarız. Fakat özellikle üçüncü bin yıla girerken insan şimdi teknolojik varlık olma boyutu kazanıyor sanki. Doğal varlık, sosyal varlık, kültürel varlık, şimdi de geldik teknolojik varlık olarak insana. Bir kere bunu nasıl tanımlayacağız, iş oraya geldi. Bu tanımdan sonra bir şeyleri açıklığa kavuşturmak mümkün olabilir. Doğrusu internette yayıncılık, internette dergicilik kâğıtla yayıncılığın yerini ne kadar tutar, ne kadar bütünler? Teknolojiye, teknolojik gelişmeye karşı değilim, fakat teknoloji şu gelinen noktada insanın doğal, sosyal ve kültürel varlık biçimine yönelik bir karşı-devrim niteliğini almış durumda. Ben öyle görüyorum üçüncü bin yılın şu geldiğimiz başlangıcında. Peki bu teknolojik karşı-devrim, teknolojik varlık olarak insanı nasıl biçimleyecek, burada internete düşen görev ne? Bilişim toplumu falan filan, bunlar ne kadar sanal sözler, ne kadar pratikte olan şeyler? Konu irdelenmeye değer, ama böyle birkaç cümlede pek aydınlatıcı veya kendimi de ikna edici bir şey söyleyebileceğimi sanmıyorum. Söylediğime kendim de “Ya, evet, ben buna böyle inanıyorum” diyemeyeceğim için bu konuda belirleyici şeylere girmek istemem, ama sizin şöyle bir sayınız olur, “Teknolojik varlık olarak insan, gelinen teknolojik düzey bir karşı-devrim midir?” gibi bir tartışma, şu, bu olursa onu sadece bu çerçevede kalmak üzere yine bir söyleşide konuşuruz, tartışırız.

Pratikte şöyle bir şey varmış gibi geliyor bana; yayın sektörü özellikle taşrada taleple şekillenen bir sektör, çoğu yerde sadece bazı kırtasiyelerde belli klasikleri bulabiliyorsunuz. Özellikle kitaplara ulaşma konusunda birçok sıkıntı var, ki dergiler için durum çok daha vahim olabiliyor. Ama şu da var, belki şaşırtıcı ama o kitap bulamadığınız yerlerde dahi internet kafe bulabiliyorsunuz ya da evinizde böyle bir imkânınız oluyor zaten. O yüzden internet dergileri bir yana, basılı dergilerin de internette sayfalarının olması yararlı olabilir gibi geliyor bana.

Yok, bence bir kitabı bin kişi okuyacaksa onu bin iki yüz yapmaz internet. Sonuçta gerçek okur sayısını yüzde yirmi arttırmaz. Hadi yüzde yirmi arttırdı diyelim, ne kadar süreyle arttırır? Şimdi bakın, “Televizyon bütün ülkelerde insanları buluşturacak, birleştirecek, şöyle faydası var, böyle önemi var” dendi, şu geldiğimiz noktada televizyonlar insanları bir dakika bırakmıyor. Bir bakıyorsun dört-beş saat gitmiş. Peki ne zaman çalışacaksın, okuyacaksın, uyuyacaksın? Akşam saat yedide oturuyorsunuz televizyonun başına, gece saat birde hâlâ bitmiyor sizin izlemeyi zorunlu gördükleriniz. Peki ne zaman okuyacaksınız? Ben zaten bu nedenle teknolojik karşı-devrim diyorum. İnsanın kendisinin kendisini yönlendirmesine zaman kalmıyor. İnternet de aynı şekilde. Eğer televizyondan artakalan birkaç saati var idiyse o insanın, onları da silip götürecek. Orada program üreten için durum farklı. Onun için internet çok yararlı. Tıpkı bir şair için şiir üzerinde uğraşması gibi, gazetecinin gazete üzerinde uğraşması gibi… Ama alıcı açısından baktığınızda bu adam çalışacak, bu adam dinlenecek, kendisine zaman ayıracak, düşünecek ve okuyacak. Onun için bunlar bence ham hayal ve bugün insanın her saniyesini abluka altına almış, kuşatmış olan teknoloji, karşı-devrim noktasında insan üzerinde tahakkümünü kurmuştur, kıpırdayamaz hale getirmiştir. (Bu arada elektrikler çoktan kesildiği için söyleşi karanlıkta sürmektedir. Kapıdan süzülen gün ışığı yeterli değildir ve kayıt cihazının kayıt yapıldığını imleyen solgun kırmızı ışığı bir ateş böceği hayaleti gibi göz kırpmaktadır. Ö.Ş.) Şurada biz bu söyleşiyi teyple değil de yazıyla yapacak olsaydık, elektrikler kesildiği için yapamayacaktık. Böylesine elimizi kolumuzu bağlayan bir noktaya getirdi bizi ve bıraktı. Hadi bakalım, gel de çık işin içinden. İşin içinden de çıkamıyoruz.

Ama burada sonuçta faydalı bir şey oldu. Elimizi kolumuzu bağladı demek pek doğru gelmiyor bana, iyi ki kayıt cihazı var, sırf yazarak söyleşi yapabilme seçeneksizliğiyle elimiz kolumuz bağlı değil.

Evet, işte onu diyorum. Teknolojinin bir tarafıyla tabiî olumlulukları da var, olumsuzlukları da var. Diyalektik düşünüyorsan hem olumlusuyla hem olumsuzuyla, hem iyisiyle hem kötüsüyle, her şeyiyle düşüneceksin, inkar etmeyeceksin. Fakat bütün bunlara rağmen ben bir abluka duygusu hissediyorum. Bush, geçen sene, “Uzaydan yeryüzünün on kilometre derinliğine mermi gönderebilecek teknolojik düzeydeyiz,” dedi. O zaman teknolojinin hangi güzelliğinden söz edebiliriz? Adam teknolojiyi böyle kullanıyor. Beriki adam interneti “Nasıl daha çok para kazanırım ve başka insanları nasıl manipule ederim?” açısından kullanıyor. Örnekler çok. Beriki televizyonu böyle kullanıyor, öteki bilmem neyi. Bu durumda teknolojiye bende hiçbir güven kalmadı.

Aslında belki de bir karışıklık var burada. Bu güvensizliğin insana yönelik olması gerekmez mi dediklerinizin uzamında? Çünkü teknoloji burada eylemin nesnesi gibi bir şey. Sonuçta dediğiniz şeylerin hepsini yapanlar insanlar.

Tabiî, ama şimdi şöyle bir şey var: mesela insan bir devrim yapıyor “ekonomik devrim” diyorsun, bir devrim yapıyor “endüstri devrimi” diyorsun. Ben diyorum ki, insanın bu defa yaptığı şey karşı-devrim. Çünkü insan teknolojiye hükmedemiyor. İnsanın zamanına, eğilimlerine, programına vesaire sınırları getiren teknolojinin imkânları, teknolojinin gücü oluyor. O anlamda ben karşı devrim tanımını getiriyorum. Burada çıkmazlardan tabiî yeni umutlar çıkabilir. Peki teknolojik karşı devrimden nasıl bir teknolojik devrim çıkar, bilmem ne, bunlar ayrı bir tartışma konusu tabiî. Onun için dedim ki ben de bunları biraz daha derin düşüneyim. Böyle bir şey olursa sırf bu konuyu tartışırız, aceleye getirmedim bir takım saptama ve yargıları.

Son olarak, günümüz şiiri üzerine söylemek, eklemek istedikleriniz varsa onları alalım, isterseniz…

Çok şiir yazılıyor olması çok sevindirici bir olay, bence. Demek ki insanlar bu teknolojik saldırılara rağmen birey olarak kalmak, insan olarak kalmak, insan vasıflarını sürdürmek, düğümleştirmek, güçlendirmek istiyorlar. Bunun için de ilk ortam şiirin ortamıdır. Çünkü çok kolay. Herhangi bir kâğıt parçası, bir kalem ve sözcükler. Şiir bu kadar. Ben bir de hiçbir alet kullanmaksızın insanın zevk alabileceği bir şey olarak ıslık çalmayı, futbol oynamayı diyeceğim, ama futbol oynamada bile bir top gerekir, iki tane taştan kale gerekir ve mutlaka rakip gerekir. Şiirde rakip gerekmiyor. Zaten demin sözünü ettiğim kuşatma nedeniyle insanın yalnız kalması, bireyliğini yaşaması o kadar güçleşti, o kadar çetrefilleşti ve hatta imkânsızlaştı ki, bu imkânsızlığa karşı mücadele olarak görüyorum insanların şiirle uğraşmasını. “Yahu ben vereyim, cebimde sekiz yüz milyon lira para var, kitabımı yayımlayın” diyor adam. Müthiş bir olay. “Gidip bu parayla borsada bilmem ne yapayım ya da kumar oynayayım, sevgilimi koluma takıp tatil yapayım” diyebilir. Belki daha da güzeldir. Kimilerine göre o çok daha insanîdir. İlla diyor ki, “Şiirlerimi kitap haline getir”. Burada bir başka bireysel tragedyanın kurtarıcı bir tragedya olarak kendisini dayatması söz konusu. Çok kimse şikayetçidir önüne gelen şiir yazıyor diye. Ben bundan şikayetçi değilim. Yeter ki çok kendi karanlığına gömülü olmasın, yani uzaydan konuşacak olursak, « kara delik olmasın »…

Burada iki not düşmek istiyorum. Birincisi, Orhan Alkaya bir yazısında, yanılmıyorsam Sombahar’ın son sayısından bahsederken, o sayı dergiye gelen şiir sayısı kadar dergi satışı olmadığını belirtiyordu. Yani salt şiir gönderenler satın alsa derginin ayakta kalması mümkün neredeyse, ki şiir göndermeyen okurlar da olacak elbet. İkincisi, Enver Ercan geçen aylarda bir okur mektubundan bahsetmişti köşesinde: Mektubu yollayan kişi, şiirinin yayımlandığı sayının –yayımlanacağından emin yani- kendisine bir şekilde haber edilmesini rica etmiş. Şiir yolladığı dergiyi takip etmek güç geliyor yani. Bir de böylesi örnekler var. Şiir yazmak güzel bir şey, ama bu keşke şiir kitaplarına ve dergilere olan ilgiye de yansısa. Bir yazma edimi isteği var, belki o iştahla yazılıyor, ama bir sonraki aşama diyebileceğimiz şiir okumaya, şiir üzerine metinler okumaya da merak salmak biraz gecikiyor sanki.

Şimdi tabiî şöyle bir şey var, 1960’larda Turgut Uyar ve başka şairler dergilerin bir köşesinde çok enteresan mektuplar yazıyorlardı ve bunlar hem şairlere hem okurlara yönelik şeyler oluyordu. Bazen de doğrudan doğruya bir mektup üzerine ya da kendilerine gelen bir şiir üzerine yazı yazıyorlardı vesaire. Bunu Broy dergisinde biraz Veysel Çolak da yapmaya çalışmıştı. Şimdi Orhan Alkaya, E dergisinde yapıyor. Genç şairlerle bir söyleşi köşesinin hemen her dergide yer almasında yarar var. O zaman şunu da diyebilirsiniz arkadaş geldiğinde, “Bak arkadaşım, beşinci sayıda falanın yazdığı bir mektup vardı. O mektup sanki sana yazılmış gibi. Onu bir oku”. Böyle şeylerin tabiî yararı olur. Ve tabiî şiirle uğraşan kimse yaptığı işin sadece bir deşarj olmadığını anlamalı, görmeli, çok okumalı falan, ama bunlar gene olabilecek şeyler. Kişinin kendi içini görmesiyle ve zaman zaman arkadaşça yönlendirilerek falan olabilecek şeyler. Bence insanların şiire bu kadar çok yöneliyor olmaları eleştirilecek bir şey değil.

Ben de buna katılıyorum zaten, ama keşke bunun yanı sıra şiir okuma alışkanlığı da kazanılsa, okunurluk da artsa diyorum.

Zaten elenenler de, ısrarlı olanlar da kendi yollarını bulacaktır. Gönül elenenin daha az, kalanın daha çok olmasını ister tabiî.

Sayın Nezir, bu söyleşi için, verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.