Belki de modern çağın sıradan zengine yaptığı en büyük fenalıklardan birisidir bu:
19. yüzyıldan beri yakasını bırakmayan “kendini özgürlükçü hissetme” mecburiyeti.
Aşırı stok krizleri yüzünden, paranın akışı halen pek çok yöne. Bulvarlardan sokaklara, sanayi mahallelerine doğru. Saraydakini kulübedekiyle sıklıkla aynı sokakta yürümeye mecbur kılan ana arterler, eli kulağında olsa da, yeterince tarihe karışamadılar. Yeni mimari, ticaretin tunç yasası altında tüm bunların üstesinden gelemiyor. Görüntülerin üst üste bindiği bu sınıf karmaşığı, sıradan zenginin duygu dünyasını gün be gün zora sokuyor.
Arabasını park ederken aniden omzunun üstünden iç donuyla atlayan üç cavlak pijmurde, kulak ahizedeyken cama yapışan ıslak sabunlu sünger, oldukça kirli bir kürt.
Ardı arkası kesilmeyen tüm bu “çift kutuplu” görüntüler yüzünden sıradan zenginin ruhu günün ilk saatlerinden itibaren derin bir ambivalansa(çift kutupluluğa) girer. Çünkü hala iki sınıf var.
Dalgalanmalar…duygu durumdaki bir düşüş anında çekingen ve alçakgönüllüyken, gün içindeki başka bir gelişmeyle benlik aniden kabarır, öforik bir neşe dalgasıyla karşı karşıya kalır. Zekâsı o kadar açılır ki bilmediği, hatırlamadığı yoktur. Her konuda fikir beyan eder. Eli cebine gitmezken, birdenbire aşırı para harcar, büyük yardım kampanyalarına katılabilir. Cinsel istek ve performansı çok artar. Duygu durumdaki bu yükseliş anlarında hezeyan, delüzyon ve varsanılar, hepsi megalomonik karakterlidir. Dini ya da milli duygular yoğunlaşabilir.
Sonra başka bir duygusal dalga ile ani bir kızgınlık başlar. İritaş bir öfke, “saygı ve hoşgörüden” hızla uzaklaşma, küfür ve hakaret… Hatta adli olaylara bile karışabilir.
Bu, sıradan zenginin gündelik trajedisidir. Onun açısından baktığımızda hiç kimse Gustave Flaubert kadar haklı değildir, hiç kimse eski dünyayı onun kadar özleyemez. Kalbi sosyal bilimlerin özgürlüğü için tutuşurken,eski idam mangalarını özler. Onun bu durumu genelde, aynı şeylere hem olumlu hem olumsuz duygular gösteren mania hastalarıyla aynı felaketli kaderi paylaşır.
Ama özelde, mesela ayaktakımının büsbütün caddelere karıştığı eşsiz ayaklanma saatlerinde, durum şizofreniye yakın daha derin bir karışıklığı doğru gider: zıt duygu ve düşünceler artık kesinlikle aynı anda mevcuttur. Sıradan zengin bu saatlerde, işçisinin kendisine âşık olduğunu söylerken aynı zamanda kendisini öldürmeye yeltendiğini de iddia edecektir.
Bunlar, sıradan zenginin içindeki özgürlükçü manzumenin ticaretin tunç yasası altında zıttını izlediği saatlerdir. Karşıt bir “toptan kıyım”, “imha” ya da “monark” manzumesinin sıradan zengin tarafından aynı anda sürdürülmek, her ikisinin de “safça ve içtenlikle” açığa vurulmak istendiği içler acısı ender anlar.
Ama bu asla, içinde yetiştirildiği “seçkin kültürel çorbanın” ve “nazikler hukukunun” gösterisi altında kıvranan sıradan zengin açısından, bir “dilemma” “çelişki” ya da” çifte standart” anı değildir. Bu, kesinlikle bir çift değerlilik ya da aynı anlama gelmek üzere “tam değersizlik” anıdır. İmha ve kıyım, işte bu tam değersizlik anında gerçekleşir.
Tam değersizlik anına iyi bir örnek, Bachibououck’un 10 Ağustos 2011 sayısında yayımladığımız “Sayın sarı kafa: You just some idiot” haberinde mevcuttur. BBC’de Londra sokaklarından rastgele bağlanılıp konuşulan kişi eski bir Black Panther üyesidir ve spiker Sarı Kafa bunu elbette bilmemektedir. Panther tüm tecrübesiyle spikerin bu “tam değersizlik” anını yakalar ve ona tüm bir konuşmayı bitirecek tek cümleyi söyler : “You just some idiot madam”
Sıradan zenginin bu “tam değersizlik” anlarından biri de 21 yaşındaki Londrali aktivist Jody Mclntyre’ın üç tweetle değişen hikayesinde saklıdır.
İngiltere halkı Mclntyre’’ı ilkin eylemlerde tanımıştır. 2010 Aralık’ında, üniversite öğrenim harçlarının yükseltilmesine yönelik protestolar Ada’yı kasıp kavururken, internete düşen bir video kaydı, McIntyre’ı bir anda gündeme taşımıştı. Videoda, polisin, genç eylemciyi yerlerde sürüklediği ve darp ettiği açıkça görülüyordu. Sonra her şey çok hızlı gelişti. Röportajlar birbirini kovaladı.BBC, Guardian, Independent… McIntyre mesajını her fırsatta tekrarlıyordu: “ İngiltere’ de polis şiddeti çok tehlikeli boyutlarda.”
Sonra Independent gazetenin web sayfası için bir blog yazmasını teklif etti. McIntyre bu sayfada, yedi ay boyunca direniş yazdı. Başta BBC olmak üzere bütün İngiltere medyasını eleştirdi…David Cameron hükümetine sataştı ve engellilerin hakları için sesini yükseltti. Ardından Guardian ve New Statesman yayınlarda da çıkmaya başladı.
Nihayet televizyon kanalı Channel Four’un onunla bir program için anlaşacağı kadar “özgürlükle” doluydu ortalık.
Sonra Mclntyre bir sabah, kendisiyle hiç çelişmeyen bir şey yaptı, o güne kadar yaptığı her şeyin mantıki sonucu olan tek bir şey daha, üç adet tweet girdi hesabına: “Tottenham’dan ilham alın ve siz de kendi mahallenizde ayaklanın” diyordu bir Tweet’inde. Bir diğerindeyse isyan bölgesindeki esas şiddeti polisin ürettiğini yazıyordu. Yağmacılar hakkında ne düşündüğü sorulduğunda da cevaben şu Tweet geliyordu: “Polis insanlara her gün eziyet ederken, benim Tescos’a veya T-Mobile’a sempati duymamı beklemiyorsunuz herhalde.”
Oysa sıradan zengin çoktan ambivalansa girmişti Londra’da. Yağma adını verdiği “Armani mağazasının yoksullar lehine boşaltılması” cinsinden davranışlar zenginde karmakarışık duygulara sebebiyet veriyordu. Dehşet, korku, öfke, küfür ve hakaret içindeki ruhu, eğitimini aldığı yüksek centilmenlik hukukunun, öteki sosyal bilim zırvalarının ve özgürlükçü palavraların altında eziliyordu.
Duyduğu bu yoğun korku ve öfke baskını için ne diyebiliriz ? Tottenham’da gördüğü şey onun açısından kesinlikle üç yüz yıl öncesine ait korkulu bir “arketip”.
Ve de öte yandan, iki de bir gazetelerinden falan sıktıkları büyük “empati palavrası” nın altından başını uzatan bir “zenci” bir hortlak. Dükkanlara, çikolata mağazalarına filan saldırıyor. İşte bu burjuvanın tam değersizlik ve kıyım anı, onun çifte değerli “özgürlük maniası”.
Böylece “üç twit”den sonra Mclyntyre’ın ipini çektiler. Gazetelerle yaptığı bütün anlaşmaları tek günde iptal edildi. Şimdi ‘İsyanı ateşleyen bu adamı içeri tıkın’ başlıklı bir Facebook sayfası bile mevcut.
Zaten sıradan zenginin özgürlükçü duygu durumu sanat ve öğrenciler söz konusu olduğunda daima en az bozulur ve basının ille de söz edecekse bu ikisinin özgürlüğünden söz etmesini diler durur. Biri salonunda, öteki de CV’sinde yer aldığı için sanırım.
David Cameron’a gelince…Arap Baharı’nın onu coşturduğu günlerde Tahrir Meydanına Trafalgar istemişti. Şimdi Tahrir meydanını geri istiyor.
Mclntyre haberinin devamı için TIKLAYIN…


