Home revue || dergi || review ni...ni || ne o ne bu || neither nor son pazartesi – son vapur

son pazartesi – son vapur

6
0

“(…)

8 Ocak 1990

Son Pazartesi:

8 Ocak Pazartesi günü Cemal Süreya, cebinde bir tek vapur jetonu, çıkar evden. Muzaffer Buyrukçu, Halil İbrahim Bayar, İpek Tekil, Melisa Gürpınar (kiralanacak evden haber getirecek); kim varsa Gazeteciler Cemiyeti’nde onu bekliyor.

O Pazartesi’yi Muzaffer Buyrukçu, daha sonra Gösteri dergisinde ayrıntılarıyla anlattı. Cemal Süreya’nın bu son gününü, “Mahalle Arkadaşı”nın kaleminden, kısaltarak aktarıyoruz.

“…(saat 12.35’te) Cemal Süreya göründü… Sürüklenircesine, yalpalayarak yürüyor, güçlükle ayakta duruyordu, belki de iradesini zorlamasa oraya yığılacaktı. Vurgun yemiş bir süngerciydi sanki; ayılamayan bir sarhoştu; düşmanların elinden canını raslantıların yardımıyla kurtaran ama bu arada adam akıllı hırpalanan birisiydi; her şeyini, ama bugüne kadar kazandığı her şeyini yitiren bir talihsizdi. Hayır, benim beğendiğim, sevdiğim, varlığıyla övündüğüm arkadaşım Cemal Süreya değildi. Reddedilen, hor görülen, yararsızlığı kanıtlanan, olumsuzluklardan olumsuzluk fışkıran bir durum tarafından kuşatılmış; bin yumrukla onbin kez dövülmüş, sokağa bırakılmıştı. Birden fırladım, koştum, kucakladım, yanaklarından öptüm. ‘Hasta mısın?’ dedim.

‘Bir şeyim yok’ dedi Cemal Süreya.

‘Nasıl yok, çökmüş gibisin, titriyorsun’ dedim.

‘Büyük bir stres içindeyim’ dedi yüzüme bakmadan.

Kaygılandım, yüreğimi bir sürü bıçak doğradı, içim kanla doldu. ‘Ne oldu? Birisiyle kavga mı ettin’

‘Sonra anlatırım’ dedi.

Koluna girdim, sağına otururken seslendim garsona. ‘Bize bir rakı, kapalı olsun, beyaz peynir, domates söğüş!’

Dirseklerini masaya dayadı. Geçenlerde sihirbaz sakalını andıran, vakit vakit maviye boyadığı sakalını kesmişti, bugün bıyıklarını da tıraş etmişti. ‘Bıyıkların işini bitirmişsin.’

‘Heyecanlandım, ellerim titredi’ dedi.

‘Yanağında da derin bir çizgi var’ dedim.

‘Rakı söyledin mi?’

‘Geliyor. Yiyecek bir şey ister misin?’

‘Kendine söyle!’ dedi.

‘Birlikte yersek söylerim’ dedim.

Kırmak istemediğinden, ‘Peki yerim. Ama sen yedireceksin!’ dedi.

(…)

‘Anlatacak mısın?’

‘Neyi’ dedi Cemal Süreya.

‘Her şeyi.’

‘Bir şey yok ki!’

‘Ama üzüntülü olduğunu söyleyen sensin.’

‘Bazı sorunlarım var da..’

‘Onları söyle’ dedim. ‘Belki bir çare bulurum’

‘Ben atlatırım bu bunalımı, hiç merak etme.’ dedi Cemal Süreya.

‘Ya atlatamazsan, ya ölürsen?’ dedim, boynuna sarıldım. ‘Ne olur yapma öyle bir şey’

‘Yapmam, seni yalnız bırakmam. Biz kardeşiz, kader arkadaşıyız. Türk edebiyatında ilk kez bir başbakanı düelloya çağırır gibi intihara çağırıp hayatlarını ortaya koyan insanlarız’ dedi.

Cemal Süreya… Gözleri dolmuştu.

‘Ölme!’ dedim.

‘Ölmeyeceğim. Altmışdört yaşına kadar yaşayacağım.’

‘Altmışdörde varınca bir on yıl daha uzatırız.’ dedim

‘Uzatırız’ dedi Cemal Süreya, bu sefer o beni kucakladı, yanaklarımdan öptü.

Birbirimizin gözlerine bakarak bardaklarımızı tokuşturduk. ‘En kötü günümüz böyle olsun!’ dedim.

‘Böyle olsun… olmasın!’ dedi Cemal Süreya.

…babasının bir trafik kazasında ölmesini, yaşamını çok etkileyen üvey anneler dönemini anlatmaya koyuldu.

‘Senin çocukluğun da cehennemin ta kendisi’ dedim.

‘Ben de o cehennemde doğan bir şairim. Bak bunu ilk defa sana söylüyorum, yaz bir kenara’ dedi.”

‘Kalkalım mı? Eve para götüreceğim. Memo telefon alacak daha.’

Hesabın çoğunu -her zamanki gibi- o ödedi.”

Sirkeci’de Kadıköy Vapur iskelesinin ordaki üst geçide kadar birlikte yürürler. Muzaffer Buyrukçu, Cemal Süreya’yı İpek Tekil’e emanet eder.

Son kucaklaşmada, “Her şeye üzülüyorum ama bunu da atlatacağım” der Cemal Süreya.

“…merdivenlerden çıkışını seyrettim. Ağır, yorgun, isteksiz adımlarla çıkıyordu Cemal Süreya, geçidin üstündeki düzlükte durdu, bana el salladı vedalaşırcasına, el salladım, gözden yitinceye kadar ayrılmadım, sonra döndüm, otobüs durağına doğru yürüdüm.”

 

Son Vapur:

Gömmeden önce biraz gezdirin beni

İpek Tekil, Cemal Süreya’nın bir yıl boyunca “Cumartesi Konuşmaları” yaptığı Altıneller Sanat Galerisi’nin yönetmeni.  Eve dönüşü, Gösteri dergisine anlattı:

“İskeleye geldik.

‘Bak bakalım, Kadıköy İskelesi mi burası’ dedi.

‘Evet’

‘İyi bak, Kadıköy İskelesi mi, yanlış vapura binmeyelim!’

‘Baksanıza yazıyor!’

Bir kez daha sorunca hayretle yüzüne baktım. O an başka yerdeydi. Jetonu atıp geçti. Oysa başka zamanlarda ‘Jetonun var mı?’ diye sorar; yoksa, çıkarıp verirdi. Bir görev gibi… (Cemal Süreya her zaman yanında vapur, telefon jetonu bulundururdu. ihtiyacı olana vermek için!)

Çok yavaş yürüdüğü için, biz vapura gidinceye dek her yer dolmuştu. Yukarı çıkıp çay ocağına yakın bir yerde, ayakta durduk. 15 Ocak’taki serginin davetiyesini verdim.

‘Geleceksiniz değil mi?’

‘Belki..’

Davetiyenin üstündeki, Bedri Rahmi’nin, ‘Ne bir haram yedin, ne cana kıydın / Ekmek gibi temiz, su gibi aydın.’  dizelerini çok beğendi. ‘Keşke bunu ben yazsaydım!’ dedi. Sonra çantasından Broy dergisini çıkardı.

‘Bak, Ülkü Tamer, benim için şiir yazmış. Okusana. Yüksek sesle oku!’

Dergiyi aldım. Bulunduğumuz yer karanlıktı, gözlerim iyi görmüyordu. Bir iki yanlış yaparak okudum. Hemen düzeltti. Ezberlemiş.

‘Dergiyi bana versenize’ dedim.

‘Bu bende kalsın, iskeleye çıkınca sana alırız.’

Alamadık, unutmuştuk çünkü..

O  sırada piyangocu geçti yanımızdan.

‘Bilet alalım mı?’ dedi.

‘Olur. Yarı yarıya.’

‘Sen çek, benim şansım yok…’

Bir bilet çekip uzattım.

‘Sende kalsın, bir şey çıkarsa bana haber verirsin.’

‘Memo çok sinirli; beni arıyorlar diye kızdı, telefonun kordonunu kopardı. Çok üzülüyorum! Her şeye üzülüyorum… Memo’yla annesinin taşınacakları bir ev arıyorum. Aklınızda bulunsun.’

‘Memo’yu bir doktora götürseniz, hiç olmazsa sakinleştirici bir ilaç verir.’

‘Gitmez ki…’

‘O zaman, bir doktora danışıp yatıştırıcı verin. almak istemezse çayına karıştırın. Gizlice. Bir tanıdığıma öyle yapıyorlardı. Örneğin Akeneton verebilirsiniz.’

İlgiyle dinledi. İlacın adını birkaç kez tekrarladı.

‘Beni çok üzüyor. Ama gene de seviyorum. Ona bir şey olursa intihar ederim!’

Yüzünde ve sesinde tarifsiz bir hüzün vardı. Sık sık gözleri yaşarıyordu. Vapur, iskeleye yanaştı. Yavaş yürüdüğü için en son biz inebildik.

‘Telefonu kapattırmak için nereye başvurmalı?’ diye sordu.

‘Sanırım postaneye’ dedim.

‘Sen nereye gideceksin?’

‘Galeriye. Geç kaldım aslında.’

‘Ben de geleyim…’

‘Hadi gelin…’

‘Yok, eve gideyim. Beklerler.’

‘Beni yarın ara. Belki telefonumu onarırlar…’

‘Ararım tabii.’

Ağır adımlarla yine evine yöneldi.

(…)”

Feyza Perinçek & Nursel Duruel

Şairin Hayatı Şiire Dahil, Kaynak Yayınları, 1.b, Kasım 1995, s.389-390/394-397