Home revue || dergi || review écrit «UÇUN KUŞLAR UÇUN, İZMİR’E DOĞRU!»

«UÇUN KUŞLAR UÇUN, İZMİR’E DOĞRU!»

5
0
Kış akşamları, İzmir Fuarı’ndaki ağaçlar kuşlara sığınak olur. Güneş batıp hava kararmaya başladığında, doğudan, batıdan, kuzeyden kuş sürüleri akın eder buraya. Her kuş geceyi geçireceği ağacı, hatta dalı bilir. Bazı akşamlar bu yüzden küçük tartışmalar yaşanır aralarında. Sürüye yeni katılan acemi kuşlar, kıdemlilerin dalına gidip tünerler. Dalın asıl sahibi geldiğinde, bir de bakar yatak odasında bir yabancı kuş. Tartışma kavgaya dönüşmeden genç kuş ağaç değiştirir. Fuar’ın ağaçları öyle çok, o kadar sevecendir ki, hangi kuş olursa olsun açar dallarını, yaprakları yorgan görevini üstlenir, soğuktan, rüzgardan, yağmurdan korur onları!

Güneş doğduğunda, bir de bakarsınız gökyüzü kanat sesleriyle inliyor. İlk havalanan genç kuşlar, ötekileri beklerler. Özellikle yaşını başını almış bilge kuşlar, biraz geç katılırlar ‘Kuş Tufanı!’ na. Dizilim bittiğinde, önder ekibin seçtiği yöne doğru uçup gözden kaybolurlar. Öncülerin seçtiği dağlar, tarlalar, ovalar kuşlara günlük yiyeceklerini sunar. Eğer işitme yeteneğinizde gerileme olmamışsa, bir sığırcıkla bir dağın konuşmalarını bile duyabilirsiniz:

«Günaydın Dağ, günaydın Tepe, Bayır, hatta şırıl şırıl akan Dere!»

«Günaydın küçük kuş! Bugün sana bir sürprizim var. Şu yaprakları sararmış incir ağacında bir başına kalan yemişi görüyor musun? Senin için sakladım onu, içini balla doldurdum. Hadi ye, yumurtana güç yükle. O güç yarın çocuklarının sağlıklı doğmasına neden olacaktır!»

Ne hakikatli dağlar var dünyada! Sağ olasın küçük dağ. Umarım büyüdüğünde de kuşlara kucak açarsın!

Kuşlar uçup gözden kaybolduğunda, ben de eşofmanımı giyer, sabah yürüyüşüm için Fuar’a giderim. Bu sabah ilginç, hatta çok hüzünlü bir anı yaşadım: Baktım, kavak ağacının en uzun dalında bir sığırcık oturuyor. Siz olsanız geçip gider miydiniz? Ben de gitmedim.

«Hayırdır İnşallah!» dedim. «Bütün kuşlar uçup yem seferine çıkarken, sen neden oturuyorsun?»

Sığırcık bir gözünü hafifçe aralayarak bana baktı:

«Burada oturmam sizi rahatsız mı etti?» diye sordu.

«Yok, hayır!» dedim. «Senin varlığın beni neden rahatsız etsin? Tersine, varlığınla sevinç bile duyuyorum!»

«Neden?»

«Çünkü ben kuşları çok severim!»

«Ben her insandan hoşlanmam. Bazıları bizi avlayıp tereyağında kızarttıktan sonra kemiklerimize varıncaya kadar yiyorlar!»

Nasıl utandım, bilemezsiniz! Ben de bir zamanlar, Konya’da Gilisra Köyü’nde birkaç sığırcığı mideme indirmiştim. Kemikleri hiç sormayın! Tıkır tıkır, ne de güzel oluyordu çiğnemesi!

«Neyin var, hasta mısın?» diye sordum. «İstersen seni hastaneye bile götürebilirim!»

Sığırcık biraz doğrularak öteki gözünü de açtı ve dikkatle yüzüme baktı:

«Yaşlandım!» dedi. «Kanatlarımdaki güç tükendi. Üstelik geçen yıl, tam bu aylarda önemli bir operasyon da yaşadım!»

«Rectum Kanseri olmasın?» diye  bağırdım.

Sığırcık biraz daha açtı gözlerini, bir kanadını hafifçe oynattı:

«Siz nereden biliyorsunuz bunu?» diye sordu şaşkınlıkla.

«Bilmeyecek ne var?» dedim. «Ben de geçen yıl, on beş Haziran günü aynı ameliyatı olmuştum!»

Bir kuş ile bir insanın aynı hastalığa yakalanıp, aynı günlerde ameliyat olmaları sık rastlanan olgulardan değildir. Bu inanılmaz rastlantı, Sığırcık ile aramızda bir daha hiç eksilmeyecek yakınlık oluşturdu. Yoksa bu Sığırcık ile aramızda kan bağı mı vardı? Durup dururken bir insan bir sığırcığa bu kadar yakın bulur mu kendini? Acaba o da beni kendine yakın buluyor muydu? Onu sınamaya karar verdim:

«Biliyor musun?» dedim. «Yakında seksen yaşıma basacağım!»

«Biliyorum!» dedi.

Bunu kim olsa bilirdi. Bir zamanlar Karaburun’da kuzey rüzgarlarının uçurduğu kızıl saçlarım neredeydi? Ya yüzümdeki çiller? Alnımı kuşatan bu çizgiler, neyin belirtileri? Sahi, unutuyordum: Son günlerde güneşe çıkamaz olmuştum. Yüzüm, burnum, özellikle dudaklarım şişip kızarıyor, kaşıntıdan ne yapacağımı bilemiyordum. Ne bilgiç insanlar var, tanıyı koydular:

«İlkin insanların yüzü eskir, eskiyen yüzde güneş alerji yapar. Özellikle bahar aylarında beyaz ve hassas tenli kişilerde sık görülür!»

Hassas tenim! Ben seninle nasıl eskiyeceğim?

«Pekiyi, ne yapmam gerekiyor?»

«Eczanelerde bazı merhemler satılıyor ama en doğrusu güneşe çıkmamaktır!»

Görüyor musunuz? Güneşimi bile benden esirgiyordu insanlar.

«Biliyor musun?» dedim. «Annem Sakız Adalı ’ydı, babam Kıbrıslı. 1932 yılında İzmir’de evlenmişler. Annem duvağını yaşamı boyunca saklamıştı. Bazen sandıktan çıkarıp beyaz saçlarının üzerine taktığını bile söylüyordu kız kardeşim!»

«Görecek olursan, sakın bir şey söyleme!» diye tembihliyordu beni. «Senin çocukluğundan kalmış ve arada sırada kutusundan çıkarıp okşadığın ilk ayakkabıların yok mu?»

Güldü Sığırcık:

«Tereciye tere satıyorsunuz!» dedi.

A, nasıl kuş bu? Tereciye tere satılmayacağını nereden biliyor?

«Biliyor musun?» dedim yeniden. «Ben hem fotoğraf çekiyorum, hem öykü yazıyorum!»

«Biliyorum!» dedi. «Vizörden bakan göz sizin olabilir ama deklanşöre basan parmak benim parmağım!»

Bir yaşıma daha girdim! Aklımı oynatmaya ramak kaldı. Bu kuş beyinli yaratık kendini ne sanıyor? Benimle ilgili bu kişisel bilgileri nasıl elde etmiş?

İzmir’e her geldiğimde evinde konuk olarak kaldığım bayan arkadaşımın çalıştığı bankaya koştum. O:

«Faiz, mevduat, kredi!» diye sayıklıyordu. Öfkeli olduğumu görmedi. En sert ve kaba sesimle ona sordum:

«Kişisel sırlarımı paylaşacak başka canlı bulamadın mı? Bir sığırcıkla beni çekiştirmek sana ne kazandırır, ne kaybettirir?»

«Sen iyi misin?» diye sordu.

Ben iyiydim, hem de çok iyiydim! Ta ki Sığırcık’la konuşuncaya kadar.

«Kendisine çok güvendiğim psikolog bir dostum var. İstersen seni ona götürebilirim!»

İstemiyordum! İstemediğimi orayı terk ederek anlatmaya çalıştım. O gece onun evinde kalmadım, bir otel odasında sabahladım. Sabah doğruca Fuar’a gittim. Sığırcık aynı ağacın dalında uyukluyordu.

«Ben geldim!» demedim.

Geldiğimi sezmiş olmalı ki:

«Annemin kabrine neden o kadar sık gidiyorsun?» diye sordu. «Bırak, kadın rahat uyusun toprağın altında!»

«Annem mi, annemiz mi?»

Kuş, biraz da çırpınarak aşağıya inip oturduğum kanepenin arkalığına kondu:

«Siz ne çabuk kendiniz olmayı unuttunuz?» diye sordu. «Bu yalnız kendinizi unutmak sayılmaz. Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, hatta Karaburun’u bile!»

Yapacak bir şey kalmıştı, oturduğum yerden kalkıp Kuş’ un önüne çöktüm ve merak içinde gözlerine baktım. Sağ gözünde çocukluğum, sol gözünde gençliğim bana bakıp gülümsüyorlardı.

Sonra O uçup gitti! Çok yüksekten bana sesleniyordu:

«Az kaldı! Birkaç yıl sonra annemizi ziyarete giderek, yanındaki sıcak topraklara uzanacağız!»

Şaşırmış, hatta oldukça ağlamaklı arkasından baka kalmıştım. Tam kalkıyordum oturduğum yerden, beyaz bir kuş tüyü kucağıma düşmesin mi?