Dövüş filimlerinden ne beklersiniz? Oyuncuların iyi dövüşmelerini değil mi? Konu, oyunculuk filan hep ikinci sıradadır değil mi? Yanlış anlaşılması, iyi dövüşülmesinden kastımız, Jet Li’nin oynadığı Romeo Must Die (Romeo Cavlağı Çekmeli) filminde su kaçırdığı şiddetin ölçülebilirleştirilmesi ve görsel tahriklerle çığrından çıkartılması değildir. Anımsayalım: Jet Li’nin vurduğu her yer anında röntgen ışınları altında seyirciye gösterilir. Hangi kemik kırılır, hangi ilik söğürülür apaçık ve mahremiyetinden sıyrılmış bir şekilde, tıbbi ışıklarla gözler önündedir. Bu pornografik-ürolojik şiddet hali Hollywood seyircisine pek yakışır. Ama elbette ki bu fikir ilk kez Romeo Must Die’da kullanılmadı. Porno dünyası yıllardır bu fikre çanak tutacak bir nazarı cinsel organlarda gezdirmiyor mu?
Arzuyu arzu, yaşamı yaşanır kılan tüketilemez ve erişilemez olanın peşinden koşmaktır. Tüketilemez olanların tükür tükür tüketildiği yüzyılımızda ve geçen yüzyılda, hiddet ve şiddetle gözlenegelen ise arzunun kolektif çatırdaması değil de nedir? Kendi başına artık daha fazlayı arzulayamaz hale gelen insanların azıcık itelenmesi için tıbbi ve ruhani her türden techizat hizmete girmese Hollywood sineması ayakta kalır mı? Elbette kalır! Arzu ve yaşam artık şişmek ve patlamak parametrelerinden oluştuğundan beridir ki, insan denen mahluk yaratıclık denen şeyi değil, tüketilebiliri tüketir olmuştur: önüne konan her yemeği sorgusuz yiyen, yukarı mahalleden tanıdığımız obez çocuk gibi. Sadece kendisini değil, genellikle annesini de doyurmaya çalışan bu zavallı çocuğun bir başka benzeridir Hollywood seyircisi. Onu doyurarak doyurmamaya çalışan bu kez annesi değil, film endüstrisidir.
Artık bir kült olmaya başlayan Ong-bak’tan tanıdığımız yönetmen Prachya Pinkaew’in çektiği Chocolate (Çukulata) böyle bir dövüş filmi değil elbette. Olsaydı Amerika’da bır hafta gösterimde kalıp, toplam 14000 dolarlık hasılatla karşımızda ezik-büzük durmazdı. Hayır! Filmi farklı kılan ise ne başrolde oynayan dövüşçünün bir kadın olması, ne de bir otistiği oynaması. Başta söyledik ya, dövüş filminde konu, ışık, görsellik filan hep ikincildir. Aslolan hakiki ve samimi dövüşmeleridir. Bruce Lee’yi Bruce Lee yapan bu samimiyettir. Jacky Chen’i de Jacky Chen yapan bu samimiyeti kuramaması ya da kurmamayı tercih etmesidir. O nedenle cıvıklıkla samimiyetsizliğin üzerini sıvamaya kalkar ve üstüne her filmin sonunda nasıl da dublör kullanmadan dövüştüğünü, aslında nasıl da en sahici olduğunu gözler önüne sermeye kalkar. Her ne kadar aynı “numara”yı Chocolate’ın sonunda görsek de, Jack Chen’in sahiciliksizliğine sekiz kelle, dokuz koltuk, beş çatlak daha ekletecek bir sahiciliktir sözkonusu olan.
Film, kısıtlı bütçeyle çekilmiş ve oyunculuk arada Hong Kong-Tayland sinemasından alıştığımız sallantılardan arındırılamamış olsa da, son yılların en estetik dövüş filmi olma payesini hakediyor. Hollywood sinemasının ancak taklit ve taşlamalarla (bkz. Geç dönem Jacky Chen’ler, Chuck Norris’ler, David Caradine’lar, gülerken de ağlarken de ifadesi değişemeyen Steven Segal ve Van Damme kardeşler, Kill Bill…) yakalayabileceği ya da yakaladığını hayal edebileceği bir hakikât sineması örneği sunuyor bize. Madem ki sözünü ettik, biraz geriye dönelim: orijinali Jacky Chen tarafından ilk kez çekilen ve sonra gene kendisince bin kere taklitlenen usta-çırak ilişkilerinin yakınına bile yaklaşamayan, ya da sarı bir eşofmandan ibaret olmayan Bruce Lee’nin taklidinin taklidini çekerek ancak ayakta durabilen ve sırf bunlardan ötürü, sessizlikten-sükûnetten ancak ve ancak şiddet ve gevezelikle kaçabilen Tarantino’nun Kill Bill’ine azıcık yakından bakalım. Göndermeler-taşlamalar-uçuşan kelleler ve sürekli altı çizilen “bu bir filmdir” halleriyle, sahici olmamanın “sahici değilim”lerle perdelenmeye çalışıldığı, evrile evrile bir kocaman hiçler dizgesine evriliveren bir görsellik şelalesi değil midir Kill Bill? Sürekli akan ve tekrar eden ve akan ve tekrar eden… Herhalde 2011’de çekilen Warrior (Savaşçı) ile de nihayete maalesef eremeyecek bir zorlama üretim tezgahının yüce bir örneği olarak Hollywood sinemasının pespaye tarihine altın harflerle kazınmış bir film.

Bir de öte ve uzak dünyada, bu gariban-çapulcu tayfasının yapmaya çalıştığı işler var. Çok şey anlatır uzakdoğunun dövüş filmleri. Ong-bak’ta “ulan siz Taylandlılar bir bok beceremezsiniz ve bu yüzden kızlarınız bizim fahişemiz olurlar” diye höynküren beyaz adam, sadece basit bir millî gurur meselesini ifade etmez: Windows’undan sinemasına kadar bir sürü beş para etmez pahalı şeyi önümüze sunup, paramızı alan ve dahası paramızı alırken beynimizi ve kültürel birikimimizi de iğfal eden bir mekanizmaya da dolaylı yoldan işaret eder. Sürekli karşımıza çıkan açgözlü Çinli, loş ışıklar altında dans eden Taylandlı kadın, azgın ve fingirdek Japon genç kızları ve tüm bunları sürekli eleştiren, silen ve yeniden silen, duyarlı, politik doğrucu ve hassas uzantıları. Bunları bir arada tutan “küreselleşme” denen nanedir ki Kanadalı veya Türkiyeli pedofile dünyanın tüm gariban kapılarını, sofistike kapılardan bir tünelle ulaşılır kılan. Anlatıdaki tüm politik doğruculuk bir anda yerini başka anlatılara bırakır: fuhuş ve çocuk fahişeler Tayland’(lı)ın suçu oluverir, onlara erişebilen, onları arzulayan beyaz adamın üzerinde yürüdüğü eşitlikten nasibini almamış dünya ise yeniden parlatılır ve arzu dünyamızda yeni gedikler açmaya devam eder.
Birbirine dokunmayan, birbirini görmeyen, birbirine ellemeyen bir dünyanın yalıtılmışları-bireycileri kadar farklı olana saygıda kusur etmeyen kimse var mıdır? Üst kattaki müslüman adam küvette dana kesene kadar saygı sorunu diye bir şey yaşanmaz medeni dünyada. Ama sorun tam da küvetten kanlar alt kata sızmaya başladığı anda, ilk temasta, ilk içine hapsolunan küreler küreselleşme denen şeyin kaçınılmaz karşılaşmalarıyla çatırdamaya başlayınca ortaya çıkar. Yalnız kalma hakkı denen en önemli ve en dünyevi hakkı ihlal edenler, farklı olana saygı denen mekanizmayı hak etmeyen sefillerdir. Žižek’in ısrarla işaret ettiği ötekinin öteki olamadığı sürece tolere edilmesi tastamam budur işte.

Chocolate’a geri dönelim. Anlatmayalım, tadı kaçmasın, ama azıcık dokunduralım: kötü adamlardan kaçan kadının kızı otistik ve dövüşmeyi, hem de çok iyi dövüşmeyi de otistiklere özgü bazı yeteneklerle becerir. Sanırız yeterli. Filmin en kilit ve olağanüstü dövüş sahnesi ise iki otistik gencin dövüştüğü andır ki eğer sinema tarihini garibanlar ve vicdanlılar yazsaydı, tarihe geçerdi. Kötü adamlar ve kötülerden kurtulmaya çalışan mazlumlar, Hollywood klişeleri elbette var. Kimde yok ki? Ama bu filmde sanatsal olan içerik değil, bütünüyle. Form sürekli olarak Hollywood’un mahrum kaldığı bir içeriğe işaret ediyor: samimiyet. Bahsetmiştik, filmin bir başka otantik olmayan ve Jacky Chen filmlerinden ve sitkomlardan araklanmış son kısmı, hatalar, sakatlanmalar ve şaşkalozluklar kısmı bu samimiyeti daha fazla gözler önüne seriyor. Yıllar önce Dorsay Bruce Lee filmleri için “bale estetiğinde dövüş sahneleri” demişti. Rahmetli hayatta olsaydı, son döneminde damarlarında hızla dolaşmaya başlayan Hollywood zehrinden kendini kurtarabilir miydi, bilemeyiz. Ama becerebilseydi, Chocolate gibi filmler çekerdi herhalde. Tek Kollu Boksör Wang-Yu’dan beridir çıkış yollarını zorlayan hakiki uzakdoğu sineması, Ip Man, Ong-bak ve Chocolate ile yeniden gün yüzüne-insan içine çıkmaya başladı mı? Ne dersiniz?



