“Bayan Jale Sözüer, hiçbir etki ve baskı altında kalmadan Bay Tufan Duman’ı kocalığa kabul ediyor musunuz?”
“Kabul ediyorum!”
“Siz Bay Tufan Duman, hiçbir etki ve baskı altında kalmadan Bayan Jale Sözüer’i karılığa kabul ediyor musunuz?”
“Kabul ediyorum!”
Gümrük Muayene Memuru Rıfat Sözüer’in ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Jale yüzünden, babası ile annesi ayrılmanın eşiğine gelmişlerdi. Neden, çocuğun adıydı. Rıfat Bey kızına annesinin adını koymak istiyor, kayınvalidesiyle yıldızı bir türlü barışmamış olan Şule Hanım ise Jale adında direniyordu. Sonunda orta yolu bulup, kızın adını Remziye Jale olarak belirlediler.
“Kötü mü oldu?” diyordu Şule Hanım. “Tıpkı büyük bir roman yazarının adını andırıyor!”
Rıfat Bey’e bakarsanız kızın adı Remziye idi. Şule Hanım ömrü boyunca Remziye adını ağzına almadı:
“Jale!”
Komşular birbirine soruyordu:
“Jale ne demek kız Feride Abla?”
Sonunda yüzlerini kızartıp, Şule Hanım’a sormuşlardı:
“Jale su tanesi demek, çiğ gibi yani! Hani bahar sabahlarında yeşil yaprakların üzerine konuk olur ya, öyle bir şey işte!”
“Ona şebnem demiyorlar mı?
Koşarak eve gelmiş ve anneme:
“Francala ne demek anne?” diye sormuştum.
Ekmek!” demişti annem.
“Neden francala diyor Jale Abla?”
Jale Abla kış aylarında anneannesinin yanında kalıyor, yaz aylarında buraya geliyordu.
“Anneannesi yalnız oturuyor!” diyordu annem. “Hem yaşlı kadına yoldaşlık ediyor, hem İzmir Kız Lisesi’nde okuyor. Kız Lisesi, Karataş’ta yalçın kayaların üzerine tünemiş bir kartaldır sanki!”
“Kartal mı, martı mı?”
“Martı desek daha uygun olur. İzmir’de kartalın ne işi olacak?”
“Neden ekmeğe francala diyor Jale Abla?”
“Özenti çocuğum, başkalaşmak istiyorlar ama özde başaramayınca biçimi deniyorlar. Neden insanlar kendilerini kabul edemiyorlar acaba?”
“Sen ne demek istiyorsun anne?”
“Büyüdüğünde anlayacaksın. Parmak kadar çocuksun, her şeyi anlamaya kalkarak yorma kendini!”
Jale Abla Karaburun’a geldiği zaman, sarı çiçekler açardı her yerde. Çünkü kızın saçları sarı, benimkiler kırmızıydı. Gözümü Jale Abla’dan ayıramazdım. Tüm kadınlar, genç kızlar elbiseyle girerlerdi denize. Su ince kumaşı kadın bedenlerine yapıştırır, genç kızların göğüs uçları ıslak kumaşın altından dışarıya taşmak için sabırsızlanırdı.
Jale Abla iki parçalı mayosuyla dalardı sulara, deniz olmadığıma hayıflanırdım. Sudan çıkmasını, gelip çakıl taşlarının üzerine uzanmasını çok isterdim ama deniz bir türlü bırakmazdı genç kızı. Bazen Ada’ya kadar yüzdüğü olur:
“Bir Vildan, bir de Jale çıkar Ada’ya !” derdi kadınlar. Ada elini uzatır, Jale Abla toprağa adım atardı. Toprak güler, kıyı durulur, ağaçların yeşili parlardı!
Jale Abla’nın nikahı Foça’da kıyıldı. Annesi, babası, kardeşleri ve Karaburun’dan çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan kalabalık bir komşular gurubu, İsmail Kaptan’ın balıkçı motoruyla karşıya geçtik. Ben oldum olalı denizden korkardım. Çünkü annem iki kez boğulma tehlikesi atlatmış, bunları örnek göstererek temkinli olmamız için bizi uyarırdı. Korku bir yandan, motordan yayılan mazot kokusundan bir yandan midem bulanıyor, yediğimi çıkarıyordum.
“Uzaklara bak!” diyordu annem. “Dağlara, bulutlara! Yakın aldatır insanı, hem aldatır hem kışkırtır!”
Ben giderek derinleşen ve mavisi koyulaşan denize bakar, yunus balıklarının bizimle giriştikleri yarışı izlerdim. Yalnız ben mi? Herkes yerlere serilir, kendinden geçerdi. İsmail Kaptan:
“Bir de Karaburunlu olacaksınız!” diye bağırırdı. “Denizin içinde, denize uzak insanlarsınız!”
Foça’da karaya adım attığımızda, eğilip taşları öpenler bile olurdu. Kenan Ağabey’in annesini iki kişi kucaklarına alarak indirirlerdi gemiden. Bizi Jale Abla ile annesi karşıladı. Düğün evine vardığımızda sofralar hazırdı.
Jale Abla nikah masasından uçtu uçacak bir periye benziyordu. Sapsarı saçlar, mavi gözler ve alı alına moru moruna yanaklar!
“Jale Sözüer! Hiçbir etki ve Tufan Duman baskı?”
Tufan Duman, beyaz deniz subayı giysileri içinde tüm erkekleri hasetten çatlatacak kadar yakışıklıydı.
“Erkekte güzellik aranmaz!” diyordu annem. “ Dürüst olsun, evine baksın yeter!”
Hem dürüst hem de evine bağlı. Üstelik çok da yakışıklı!
***
“Şule Hanım bu! Dünyaya övünmek için gelmiş. Sahip olan, benimseyen, doğruyu iyiyi kendine yaşam biçimi seçen insanların hakkı övünmek ama Şule Hanım gibilerde eğreti duruyor!”
Yukarıdaki saptama bana ait değildir. Ben o yıllarda sekiz dokuz yaşlarında bir çocuktum. Hep sorardım kendime:
“Annemin Şule Hanım’dan alıp veremediği ne var?”
Annem bana çok kızdı:
“Senin yüzünden kişisel doğrularımı açıklayamayacak mıyım?” dedi.
Çok sonraları kesin doğrunun olmadığını, bu günün doğrusunun yarının yanlışı olabileceğini öğrenerek çok şaşırmıştım!
Aradan, (Hangi aradan?) Jale Abla’nın düğününden bu güne kadar geçen zamandan altı ay sonra, Şule Hanım kızının ne kadar refah içinde olduğunu göstermek için annemi ve bizleri ikinci kez Foça’ya götürdü. Uşak gemisi Foça kıyılarına yanaştığında, Şule Hanım eliyle Jale Abla’nın evini gösteriyor:
“Foça’nın en büyük, en güzel evi!” diyordu.
Evin altı büyük bir pamuk deposuydu. Sanırım evin sahibi olan adam, köylülerden topladığı pamukları buraya yığıyor, balyaladıktan sonra İzmir’e gönderiyordu. Adlarını bile bilmediğim çocuklarla deponun arka kapısından içeriye girmiş, pamuk yığınlarının içinde oynuyorduk. Üstümüz başımız pamuk olmuş, annem çok kızmıştı. Daha önce Karaburun’da görev yapan Jandarma Kumandanı Ziya Bey’in eşi Leman Hanım, annemin yakın arkadaşıydı.
“Bırakmam!” diye tutturdu. “Bu gece bizde kalacaksınız!”
Beni de Jale Abla bırakmadı. O geceyi Jale Abla’nın cezaevinde geçirdim. Akşam kocası eve gelince:
“Bu çocuk da kim?” dedi.
Anlattı Jale Abla. Meğer beni ne kadar severmiş? Kocası bana ters ters baktı:
“Senin adın ne?” diye sordu.
“Benim adım?”
Adam karısına döndü:
“Adını bile bilmeyen bir çocuktan ne alıp, ne vereceksin?” diye bağırdı. “O yakınlık Karaburun’da kaldı. Artık benimle evlisin, sorumlu olduğun kişi benim!”
“Yani?”
“Yani, çocuk gitsin bu evden!”
Jale Abla kocasını bitişik odaya götürdü. Galiba bitişik odaya Jale Abla’yı sürükleyen kocasıydı, Bağırıyor:
“Karaburun’daki düşkünlerini bitir artık!” diyordu.
“Evet Beyefendi!” diyordu genç kadın. “ Burada yeni düşkünlükler dururken değil mi?”
“Sen ne demek istiyorsun?”
“Hiçbir şey!”
“Hiçbir şeyin her şey olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun?”
Tartışmalarını bir zil sesi kesiyor, kapının zili bu.
“Git, aç!” diyor adam.
Jale Abla kapıyı açıyor.
“Kim?”
“Melih Bey!”
Kocası koşup geliyor kapıya, Melih Bey’e sarılıyor. Uzun zamandır görmediği, çok özlediği bir akrabasını karşılar gibi coşuyor adam. Oysa Melih Bey sık sık geliyor bu eve.
“Jale, köfteler daha kızarmadı mı?”
Bu akşam Melih Bey mercan balığı getirmiş. Kendi elleriyle temizlemiş, limon ve maydanoz sosuna yatırmış. Şimdi doğru ızgaraya!
İki adam, bir kadın, belki bir çocuk, masaya oturuyoruz. Melih Bey en kırmızı balığı benim tabağıma koyuyor. Kırmızı saçlarıma uysun diye, bana bir şey mi söylemek istiyor.
“Çocuk, sen ne kadar başkasın biliyor musun?”
Jale Abla’nın kocası söze karışıyor:
“O bir çocuk, sıradanı bilmiyor ki başkalığı ayırsın!”
Ben neyi bilmiyorum, neyi ayıramıyorum? Ne dediklerini anlasam, yanıtı dilimin ucunda.
Biz, ben ve Jale Abla tabaklarımızdaki balıkları bitirince sofradan kalkıyor, ellerimizi limon kabuklarıyla ovuyoruz. Ellerimize musallat olan balık kokusunu alıp götürüyor limon kabukları. Bitişik odaya geçip, iyice kararmış olan gökyüzüne bakıyorum pencereden. Yıldızlar bana göz kırpıyorlar. Bir dakika oturmuyor Jale Abla.
“Jale bize su getir!”
“Jale, bize soğan!”
“Jale buz!”
İçmesini sevmem ama rakının anason kokusu burnumun direğini kırıyor.
Sonra benim uykum geliyor.
“Gelmedi!”
“Geldi, geldi!”
“Nasıl anlıyorsun Jale Abla?”
“Gözlerin kuş üzümü kadar kaldı, durmadan esniyorsun!”
Jale Abla, içinde yatacağım odaya beni adeta sürükleyerek götürdü. Bir konuk ev sahibinin isteklerine boyun eğmelidir. İnsan ancak kendi evinde keyfinin istediği saatte uyuyabilir. Yatacağım odaya kapatılıyorum ama aklım dışarıda. Aradan yarım saat geçmiş ve çişim gelmiş olamaz mı? Yavaş yavaş kapıyı açıp salona çıkıyorum. Jale Abla’nın kocası başını masaya yatırmış uyuyor. Nasıl horluyor? Sanki vahşi bir hayvan homurdanıyor. Melih Bey gitmemiş, ceketi oturduğu iskemlenin arkasında duruyor da kendisi nerede? Yatak odasından bana kadar ulaşan bu ter kokusu, bu çığlık da neyin nesi? Jale Abla, yediğimiz balıkların ederini mi ödüyor Melih Bey’e?
Koşarak yattığım odaya gelip, pencerenin önünde dikiliyorum. Dolunay çıkmış, gündüz gibi aydınlanmış deniz ve bir balıkçı motoru engine açılıyor!
***
Ertesi sabah Uşak gemisinin güvertesinde Karaburun’a dönerken, Jale Ablayı yitirmenin acısını etimde, kemiğimde duyumsuyorum. Annem gözyaşlarımı silerken:
“Zaten Jale su tanesi değilmiş!” diyerek beni avutmaya çalışıyor. Geminin arkasındaki direkte asılı olan bayrağın gölgesi de anneme yardım ediyor, birlikte kuruluyorlar gözyaşlarımı. Annemin eteğine sarılıyor:
“Anne, anneciğim! Jale Abla ne tanesi olursa olsun, sen bir tanesin!” diyorum.
Giderek Foça’dan uzaklaşırken, geminin arkasından bizi izleyen martıları sayarak, tasamı hafifletmeye çalışıyorum!
“Bir, iki, beş, on!”


