Home revue || dergi || review écrit yorumsuz pazar

yorumsuz pazar

5
0
akıl kârı olmayan bir günde akıl kârı olmadan dönüş yoluna geçtim.  ne çok yorulmuştum. ne çok yüz göz görüp yüz göz olmuştum.  Milyonların aktığı caddelerde bazen akıntıyla birlikte, bazen akıntıya karşı yürüyordum. metroydu beni dinlendirecek olan. tren de yorulmuş olmalı ki her istasyondan sonra kalkma canlılığını gösteremedi. nazlandı da nazlandı. o nazlandikca inat ettim olmayan sebatlığımla.

günyüzü görmeden serin metro yolculuğu sonrasi indiğim istasyonda aylarca önce açılmış olmasına rağmen “istasyon acılış töreni” vardı. herhangi bir gün herhangi bir istasyonda herhangi bir saat olmasına rağmen “resmi acılış” olması şaşırtmıştı. “burdan taksim’e 32 dakikada gidilebiliyor” artık diyordu en yetkilisi. “37 dakikada kabataş’a gidebilirsiniz” diyordu gür sesiyle bağırarak. aklıma bir hocanın gelişmiş ülke şehirlerindeki insaın zaman bütçesinin 30 dakika olduğu gelmişti. 30 dakika bir şehrin bir ucundan diğer ucuna yapılacak seyahatin ulaşım maliyet bütçesi yani insanın ulaşıma ayıracağı zaman bütçesi imiş. bu süreyi aşan her seyahat gelişmişliğin değil orda sorun olduğunun belirtisiymiş.  

yetkililerle yetkisizler arasından geçerek kendime açtığım yolu yokuş aşağı dikleştirdim ve içten içe kendimle pazarlık yaparak alışveriş icin kestirme fikirler düşünmeye başladım. önce doğru eve gitsem sonra alışverişe mi çıksam, ya da önce sebzeleri alıp eve boş  gitmesem, sonra dönüp yeniden meyve alma faslına geçsem…  birbiri ardına kovalanan düşünceler arasında adımlarım pazara tersten girmemi engellemedi. bıçakla kesilmiş gibi, hazırlıksız yakalanan birinin telaşı gibi kurulmuştu semt pazarı; en tazeler en önde, yaşlılar ama sepete dolacaklar arkada… albenili kırmızı  yeşil biberler, tüylü tüysüz şeftaliler, çekirdekli çekirdeksiz üzümler…  herşey kendisinin zıttıyla yanyana… herşey kendisinin zıttıyla yer alıyor… insan hariç… insan, benzeriyle yanyana olmak istiyor…

hâlâ eve taşıma konusunda tereddütlerim devam ederken önce bir avuç içi limon satmak isteyen güneş yanığı yüzlü okul öğrencisi yaklaşıyor.

“abla 2 tl”.
“tezgahlarda da 2 tl, neden senden alayım?”
“ onlar yeni,  bunlar eski limon”.
bu sefer “eski” olan yenisinden daha kıymetli…

o sırada bir ses ;

“abla yardım ister misin?”

ne dediğini anlamadan önce “hayır” sonra yine anlamadan “evet” dedim.

sırtında küfesi, gri renkli kumaş okul pantolonu ve eskimiş kısa kollu gömleğiyle güler yüzlü çocuğu gördüm. tanıyor gibi bakıyordu. gülüyordu. gülümsüyordu ya da bana öyle geliyordu.  

“evet” dedim kendi kendime allah’ın sevgili kuluyum, sevgiliyim ama hâlâ kulum, o kadar eşyayı-henüz hiçbirşey almadım ama alacaklarımı- nasıl taşıyacağımın pazarlığını kendi kendime yaparken bir hamal gonderdi”.  şükretmeyeyim de ne yapayım?

iyi de ben bu zamana kadar hiç kimseye birşey taşıtmamıştım ki… hep uzaktan görmüştüm. mahmutpaşa yokuşundaki ileri geri salınan, bazen düşecek bazen yaslanacak gibi yere bakan hamalları…

mustafa’ymış güleç yüzlü çocuğun  adı. tezgahtan tezgaha geçerken sohbet etmeye başladık.  bekar evinde babası ve nevşehir’li kendi köylerinden yine kendisi gibi hamal olan akrabalarıyla kalıyormuş.
kalmış mıydı hâlâ bekar evleri?  üniversite yollarında kasımpaşa’da görürdüm yıkık dökük damlı, kırık parça parça kirli camlarıyla… kalanlar vardı demek hâlâ… ve çocuklarıyla birlikte…

cevahir’deki bir elbise 400 tl’ye inmişti!
koğuşun kirası 400 tl…

“kalabalık olursa ucuz oluyor kişi başı  50 tl aylık veriyoruz”  

sırtlandığı boyu kadar küfesiyle ne kadar da küçülüyordu gitgide… geçen sene de okul harçlığını çıkarmak için gelmişti.  günde 30 tl kazanıyordu.  bu kadar ağırlığın altına girmesinin ödülü mü cezası mıydı bu?

“allah bereket versin , rızkımı çıkarıyorum, kolay iş var mı dünyada?”

kamburlaşmış sırtı dikkat çekiyor, büyümeye koşullanmış kemikleri yaşken eğilmeye başlamış.

“sırtım ağrımıyor, alışkınım ben”.

okulun önünden geçerken okulunu soruyorum.

“matematik öğretmeni ya da polis olmak istiyorum, matematiğim çok iyi.”   

onun umutlu, rahat konuşmasından rahatsız olmuştum. ya da o serf-derebeyi görüntümüzden… ve saygıyla konuşmasından…  içten içe…

geçmişini unutmuş, bugünü es geçmiş, gelecek içindi tüm kurguları ev alacaklardı istanbul’da..  köyü satıp, kapıyı kapatıp, ocağı söndürüp…

kardeşi vardı okuyan…  yusuf’tu adı…  avanos’un çömlekleriyle ilgilenmemişti. okulu da bırakmamıştı. avanos’tan temelli çıkmak içindi yaz tatillerinde avanos’tan çıkıp hamallık yapması.

babası migros’ta nakliye kamyonlarını yıkıyordu.  

iş bölümü vardı koğuşta. en iyi yemek yapanlar yemek yapıyorlardı sadece. çamaşır için para, bulaşık icin eller çalışıyordu.

“ekip çalışması sinerji yaratır” diyorlardı imece kuşağının imeceden habersiz, kitaplardan öğrenen çocuklarıina.

hâlinden memnun doğal anlatılan bu süreçte doğal olmayan birşeyler vardı… ve buydu rahatsız eden beni…

bu çocuk büyümüş de küçülmüş,  görmüş geçirmiş ve bilgece öğütler vermeye başlamıştı bana… çok gezen mi bilir çok okuyan mı değildi bilgelik… bilmek için yaşamak lazımdı… ne çok okumuştu ne de çok gezmiş… eminönü’ndeki kırık damlı tek göz bekar evlerinde kalmak en dipten en yukarıya bakmak demekti belki de. en dipten en yukarıya bakarken gözlerin kamaşması güzel şeyler düşünmek demekti.

yukardan aşağıya bakınca döner insanın başı… yükseklik korkutur… düşme korkusu…
jack london bunu “ağaçtan düşen ilk maymunun ilkel korkuları”nın evrim sonrası insana bulaştığını ve her düşüş rüyasında mutlaka her insanın bu maymun atalarının korkusunu yaşadığını yazar.

ama başına gelecek herşeye dünden razı, bu rıza gösteren ve “etimle kemiğimle ben varım” diyen 13 yaşındaki bu çocuk  farklı dünyadan gelmiş gibiydi.

fanus’tan dışarı çıkmıştı. kimdi fanusta olan?  o mu, ben mi?! “öteki diye birşey yoktur. kendinizi öteki gördüğünüzde sizin dışınızda kalan yabancıdır” der dreamer tanrılar okulu’nda.  

bu çocuk “öteki” gibiydi diğerleri gibi uzaktan görüp varlığını bildiğin ama bulaşmadığın…

hani her yolu bilirsiniz ama gittiğiniz yol bir tanedir.

o gülümsemesiyle sohbet ederken, her soruma  gülerek cevap  verirken ben de rahatladım, attım rahatsızlığımı.

ağrı’lılar diğer koğuşta kendi akrabalarıyla kalıyordu bekar evlerinde.  

hayır “öteki” vardı. içiçe kalmıyorlardı. yine en küçük birimde bile “öteki” vardı. ağrı’lılarla nevşehir’liler ayrı ayrı kalıyorlardı.  kendilerine benzeyenleri seçmişlerdi yine…

pazardaki sebzeler meyveler gibi değildi. bir zıttını istemiyordu insan. kendine benzeyeni istiyordu. kendine benzeyeni seçiyordu. meyveler sebzeler rastlantısal olarak zıttıyla yanyanaydı. belki onların da seçme şansı olsaydı, çekirdeksiz üzüm çekirdekli ile yanyana durmazdı.

her sözü bilgelik ve yoğun yaşam deneyimi geçirmiş gibiydi…

pazardan çıkıp eve doğru yollandığımızda devam ediyordu konuşma. iş pazarlığa gelince patron oldugum aklıma geldi.

serf’le derebeyi, işçiyle patron pazarlığı vardı sırada…

ama  o kadar dersten sonra gücüm kalmamıştı. hayatımda hiç patron olmamıştım. olmaya da niyetim yoktu.

yine abla sıfatıyla kendine dikkat etmesini salık vererek  ve keseme bereket dilekleri alarak gönderdim.

dik merdivenleri çıkarken çalışmak, sorumluluk, imece, deneyim, güven konusunda ağır ağır dersler aldım kendime.

hamal mustafa, büyük mustafa, çocuk mustafa…