—————————— -Şavkar Altınel’e-
durgun suydum
kayan yıldızların
yaban kuşlarının barınağı
yangınlarla donanmış
tınısız karanlığa
düşerken çığlık
durgun suydum
beklemezdim
yalnız cama dönüştüm
orta yerinde meydanın
yaka paça getirilmiş leylaklarla
lalelerle
elmastan damlalarla
düşten dallarla
bekledim tutuşmayı
yol açmıştım
ak gerdanlı güllerle
Süleyman’ın dilsiz tuğrasıyla
Hürrem’in
sevda sancağıyla
gelmiştim orta yerine meydanın
hilebazın hüneriyle
çilekeşin sabrıyla
meddahın hevesiyle
görünmeyeni reddeterek
görünene diz çökerek
ah boyun eğmeyle isyan arasında geçilen günler
bahtsız şairlerin
beyitlerıne, gazellerine kenetlenmiş
sözcükleri
kıvılcım ve külleri
zahiri uğruna feda edilen kanlarını
usta ve çırakların
kitapların rahminde bekleyen bereketi
kutsal metinlerdeki gizi
zamana direnen altını
hayatın yerine geçen ne varsa
ne kalmışsa
güneşin topraktan silemediği
sermiştim orta yerine
meydanın
alıp giderler
dokunacak bir elin sıcaklığı bile kalmaz
bir gülüşün sahiciliği
ağlamanın sağaltıcılığı
beklemezdim
yalnız cama dönüştüm
orta yerinde meydanın
sırı sıyrılmış
ışığını yitirmiş
bir gelen olsa
gelip geçse karşıma –
Buhara’da duvarlarında kandil ışığının
acıyla kıvrandığı taş evleri
Sultan Keyhüsrev’i ağaç altında ya da
avda resmeden altın varaklı minyatürleri
yağmur altında yol alan buğday yüklü ıslak atları
boğan, deli, buzlu nehirleri
Hazar’da yoksul balıkçıları kapan dalgaları anlatsa
unuturdum yalnızlığımı
yaşamadığım hayatların öyküleriyle
ayakta dururum
düşündünüz mü
ayna deyip geçtiğinizi
bir gelen olsa
gelip –
ama durmaz giderler
sessiz sedasız
giderler
mendilin katlanıp kaldırılması gibi
mendilde ayrılık işaretlerinin
bir kaç damlanın kuruması gibi
mendilde kederin saklanması gibi
yalnız cama dönüşürüm
orta yerinde meydanın
ardımda kalır
kekeme bellek
çöl kesen
Magrip güneşi
Kudüs’ü döven salgın
fırtınayı kuşanmış
Salahadin
kalır
kahırla bilenmiş hançeri,
ateşe sarılı yükü Mansur’un
küskün neyi
avare suların
ardımda kalır
unutmasam derim
ay ışığının sindiği göçebe çadırlarını
bozkırda
bin adla çağrıldığımı Acemde
Hind’de hiçle tartıldığımı
beliren, silinen görüntülerden
başım döner kimi
bir su yükselse ötelerde
bir su değiştirse
kendini biçimleyen yatağını
bilirim
kimi
kınından çıkmış yeni güne benzerim
saplanır kalırım duvarlarda
bir çivi izi gibi
unuturum kimi
yansıtmaktan başka bir şey olmadığını
hayatımın
öyle soğuk, ölgün, dilsizim
yalansız, kesin
isterdim birisi gezdirsin üstümde
parmak uçlarını, avuçlarını
okşasın pürüzsüz
hasret yüzümü
olmazdı
olmadık anda bulurum karşımda
dikerler gözlerini
olup bitenden
beni sorumlu tutarlar gibi
bir şey alabilecek
yol soracakmış gibi
kestiremezler
ne istenebileceğini bir aynadan
-bekler durur
gölgeyle aydınlık arasında
dille dudak –
kanayarak bekler
karanlık vursa da başını
gidemez –
tersle yüz bir olmuştur
aynayla imge
