Kabirlerinde ölmekten bıkmış dostlarım oldu benim
Kötü kurumuş toprakta yeşeren ümitlerin
sırası değildi belki…
Dokuz tahta altında vaktini bekleyen
bir başka dirilerin,
bu durumdan vazife çıkarmaları de mümkündü
-Tabii onlara yaşamın beni beklediğini söyleyemedim-
Bıkkın satıraralarında eşyayı düşünürdüm
Yarasa gözü kamaşmalarında yanıp sönen
Sahici Eflatun okumamış birini
-ki sadece gölgelere inanan-
nasıl inandırırsız zıllihayal olanın gerçekliğine
Bundan sonrası ziyade teferruat…
Bana noktadan ilim çıkaran feraset gerek
laf kalabalığı değil.
Düşkün olduğum kelimelerin, mesela
derli toplu varoluş amacı gibi
hiçliği dize dize kırabilen
Bir ilim ki; noktadan başlayıp noktada biten.
Bir tohumdan bir ağacın doğuşu gibi
-harikulade ama nedensiz-
büyüdükçe heybetinin altında
yetmiş iki milletin gölgelendiği
o anlaşılmaz devinim
Namlunun ucuna sürülmüş yokluğa hazır
Bir yanda durmadan varlığa mazeretler üreten
Eşyanın hakikatine talebe yeniden
Âdem olmaya soyunmak, mücerret ya da
Kemiğe yaslanmış Havvâ yaratmak
En özge bildiğin nefsinden günahlara
bir sen varsan, en ağır bedeli adanacak
Gözümü kapayınca gördüğüm Picassovârî resim
yakalanabilir sabit bir düzlemde bildiğin canlı,
aslında elleri senden aşırılmış
mütekamil bir derviş sessizliğinde duru…
Aşkı söze dökemeyecek o yoğun ve kendiliksiz bekleyiş
ağzı var dili yok, bu âlemin ötesinde
Gözleri tıpkı sencileyin imanlı,
Tıpkı sana doğru fırlayan zamanı kalbiyle frenleyen
Ucu bucağı yok şark çöllerinde
huzurdan yeşil asâsıyla Hızır dokunmuş gibi
asûde bir vaha yaratan bir sen düşünürdüm.
Şeceresine nakış nakış işlenmiş ve muhakkak
günü geldiğinde diyetini elleriyle biçen.


