Home revue || dergi || review écrit bir 22 ağustos etkinliği olarak SANSÜR / İÇ SANSÜR üzerinden bir fikir...

bir 22 ağustos etkinliği olarak SANSÜR / İÇ SANSÜR üzerinden bir fikir alışverişi…

9
0

 

Ergun Tavlan’ın, façadefteri’nde 20.01.2011 tarihinde sorduğu bir soru üzerinden başlamış bir görüş alışverişi, « sansür / iç sansür » konusunun içinden geçerek, ötesinden berisinden dolaşarak aşağıda gördüğünüz son hâline ulaşmıştır. Son hâli derken ucunun açık olduğunu devam edeceğini, edebileceğini söylüyoruz. Aklınıza gelen bir not, bir ekleme, bir değerlendirme bir eleştiri varsa çekinmeyin ve bachibouzouck@gmail.com’a bir elmek (e-mail) yollayın. Değerlendirip ekleyelim.


 

Söz konusu görüş alışverişine katılmış olanlar; alfabetik sırayla: Bay Perşembe / Sibel Danende / feeling the blanks (ekşi sözlük’ten) / Leon Felipe / Saliha Nilüfer / Ergun Tavlan / Özcan Türkmen / Murat Üstübal / Reha Yünlüel

 


 

20.01.2011

•    Ergun Tavlan:

//Bizde Baudelaire gibi uçan yazarlar yoktur ve kültürümüz Baudelaire ve Rimbaud’lar yaratamaz. Çünkü onlar, değerlerimizde suç ile yakın ilişkileri olan insanlardır. Oysa, bu iki tipteki kişileri olmayan topluluk, idealizm ile bayağılık arasında gidip gelmeye mahkumdur. İdeal tutkuya varamayan bayağı olur. Bu, bizim kültürümüzün önemli göstergelerindendir. Genellikle Türkiye’deki düşünce üzerinde bir dış sansürün olduğu söylenmiştir. Ben ise, devam eden bir nevi iç sansürün de aynı zamanda çalıştığına inanıyorum. Bu şekilde, sansürlü olan yazar, Borges gibi yazamaz. Freud’un, Lacan’ın ve Foucault’nun ne dediğini anlayamaz. Post-modernizmden bahsettiği zaman da, bir modayı tanımlamaktan ileri gidemez.//

şerif mardin: “hayal gücümüz sansürlü” iç. milliyet, 24.11.2000, s. 27.

http://picasaweb.google.com/rehayunluel2/SerifMardinHayalGucumuzSansurluIcMilliyet24112000S27?authkey=Gv1sRgCMXrnaHu-b-jhwE#

21.01.2011

•    Murat Üstübal:

iç sansür! çok doğru. İç sansürün bahanesi de yabancı hayranlığı ve batıcılık suçlamaları.. Belli bir çan eğrisinde düşünce konuşlanıyor.. çan eğrisinin iki ucu da düşüncenin yayılımına kapatılmış.fukoyu delözü dillendirmeniz sizi birden bire bir batılı dizgeci kimliğe büründürüveriyor bu sansürcü kültür politikleri karşısında.. dolayısıyla onların ötesine geçme şansını kendimize tanımamaya başlıyoruz. Zaten sansürün süreğenleşmesi bir oto-sansür ile sağlama alınıyor..


•     Saliha Nilüfer:

İç savaş yıllarnın yazın hayatını çeşitli biçimlerde koşulladığı Goytisolo bu dış sansürün nasıl içselleştiğini uzun uzun anlatır anılarında. Sonra, “tek anavatanım dildir” noktasına nasıl geldiğini de… Bu içselleşme mekanizmaları üç aşağı beş yukarı aynı işler muhtemelen, kültürel farklılıklar bir yana.

Ben bu sürecin şahsi olarak nasıl işlediğini ve çıkış noktalarını nasıl bulmak gerektiğini düşünmekten yanayım.

adeta dışsal boğucu parametler arttıkça, (içsel sansür hususunda) düşünmek bana daha da yakıcı bir ihtiyaç gibi gelmekte. sanki her zamankinden daha büyük bir başkaldırıyla yazmak gibi. başkaldırı derken, her anlamda. yazmak derken her anlamda. tek anavatanı dil kabul ederek.

bu vesileyle “yüzüncü yılında Jean Genet” (kaynak; açık radyo pr.) diye kısa bir not düşmek isterim:)

•    Murat Üstübal:

İktidar ve hegemonya! Son yıllarda şöyle bir yaklaşım var: mademki iktidarın kendisinin var olmasını engelleyemiyoruz ki bu artık çok idealist bir yaklaşım olarak görülüyor, o halde iktidarın özneler üzerinde nasıl bir etkisi var? Bu etki ne şekilde bertaraf edilebilir ya da bertaraf edilebilir mi? Judith butler özellikle iktidarın özneler üzerindeki psikolojik hükümranlığının kaynağını araştırıyor mesela trafik polisinin yürüyen bir yayaya dur emri verdiğinde nasıl gayri ihtiyari olarak durduğunu anlamlandırmaya çalışıyor. işte iç sansürün de madunun psikolojisinde ortaya çıkardığı şartlı refleksle alakası önemli görünüyor. Karatani de yazının yarattığı ontoloji üzerine idealizmden kopuşun koşullarını sorgularken bir anlamda yazının bu varlıksal direnci yazı yoluyla sağladığını söylüyor. İçsansür farkındalığı metinle söküp atılıyor.


•     Saliha Nilüfer:

Karatani ne diyor. son cümle ne diyor. tam oturtamadım. Bunun için Karatani okumak gerek sanırım. 🙂


•    Murat Üstübal:

tam çıkarken yazdım- bir ara daha düzgün yazmaya çalışırım 🙂


•    Saliha Nilüfer:

minettar kalırım. zira tuncay birkan’ın yaptığı söyleşiyi okuyarak yüzeysel bir fikir sahibi oldumsa da kant-marks bağıntısı kurma vs. Karatani’den yeterince tırsmamı sağladı:(

•    Ergun Tavlan:

murat, “edebiyat dünyası” bağlamında bir edebi kanon var ya (kendine uymayanı içine almaz, ya da içine alarak ‘uydurur’), mesela “düşünce dünyamız” açısından da öyle bir kanondan ya da türevi bir oluşumdan, oluşumlardan söz edilebilir mi? kim mesela bu “kültür politikleri”; ideolojiler, cemaatler vb. yapılar mı? içlerinde “akademi” de var mı? varsa, çan eğrisinin neresinde?

çok soru oldu, biliyorum, bunlar facebook sayfalarında masaya yatırılacak sorular / konular da değil; ama tek soruya indirebilirim: salt kanon baskısıyla mı içselleştiriliyor sansür? anladığım kadarıyla, “dış sansür” derken kanonun da ötesinde bir şeylerden söz ediyoruz…


•    Ergun Tavlan:

saliha, günümüz yazarında “cesaret” yok galiba. onun suçu mu bilmiyorum, ama öyle doğuyor anadan. ve çok ‘barışık’ toplumla.

“goytisolo’nun anıları” derken ispanyolca metni mi kastediyorsun? türkçedeki birinci kitapta da var mı bu “dış sansürün içselleşmesi” meselesi? yoksa gelecek ciltlerde mi? ben anıların birinci cildini (“yasak bölge”) bekletiyordum, hepsi yayınlansın da topluca okurum diye. sahi, devamı ne zaman geliyor? (açık radyo’nun sitesinde de bi tek halil turhanlı hocanın metnini buldum, o kadar mı?) bugün soru günüm… 🙂

•    Saliha Nilüfer:

birinci kitapta başlamış anlatmaya. (devamı bu aralar matbaaya gidiyor olmalı, bildiğim.) ikincide nasıl silkindiğine dair ipuçları var.

elbette bir baudlairevari süreci o da geçiriyor. o süreç olmadan yazınsal damara sondaj yapamazsın diyerek.

cesaret, evet hiç yok ondan. kendi adıma en çok bunu sorguluyorum. barışık olmayan da kendine steril bir nefes alma baloncuğu icat ediyor.

belki yazarlık her zamankinden daha “nezih” bir meşgale ve aslında meslek olageldi pazar koşullarında? Diğer disiplinlerde olduğu gibi…

o zaman onu azıcık “avamlaştırmak” mı gerek, “kılıksızlaştırmak mı” (bunu ” sanat toplum için” gibi bir bağlamının tamamen dışında bir kavramla belki genet’ye yakın bir örnekle söylüyorum:)

Goytisolo mesela, tam tersine yaşadığı dönemde bu bohemliğin bir kılık gibi taşınan hallerine tepki duyuyor. Edebiyat çevresinden uzak durmalıyım kararı aldığında ta göbeğinde aslında.

cesaret: siyasette muhaliflikse konu, nereye kadar (dış sansürün sopası somut ve hayli etkili!)

“hayatın dibine vurmaksa” konu, nereye kadar?

dilsel yazınsal teknik teorik anlamda cesaret: dış sansürün etkisi az, asıl olan yetersizlik ve iç sansür

en basit en içgüdüsel manada acaba cesaret, nadiri talep ederek mi işe başlamak;

içgüdüsel manada.

her ne kadar yenilik heyecanı ve hevesimle baudrillard’ın pesimizmi (sanata elveda!) arasında gidip gelen kişisel bir sarkaç beni hırpalasa da…

(ben bu metni yayınlanırken dinlemiştim sanırım, dün de genet’nin 100. yılını)

çok uzattım lafı:)) üstelik sesli düşündüm reha’nın tabiriyle.

•    Bay Perşembe:

http://toplumdusmani-action.blogspot.com/


22.01.2011

•    Murat Üstübal:

Ergun, ciddi bir soru sormuşsun, bunu bir workshop olarak düşünüp tartışmamız lazım aslında şurada küçük bir grupla. Fakat elbette ben de bu güzel sorunu anlamlandırmaya çalışayım kendimce. Şimdi bana göre edebi kanon ile kültür politikler aynı hedefe kilitlenmiş birbirinden çok da kopuk olmayan hatta içiçe yapılanmalar. Bu yapılar kollarını akademiye de uzatıyorlar kuşkusuz hatta medya da bunların oyun alanının içinde. Bu şu anlama gelmiyor ama, iktidarın işaret ettiği kültür politik neyse akademi de o politikayı benimsiyor anlamına gelmiyor bu. bir tür polarite ekseninde bakmak lazım meseleye. İki uç arasında bir salınım olduğu gibi iki ucu mekan belleyip orada bekçiliğe soyunan bir kesim var, gönüllü köleliğe yani. İşte çan eğrisinin iki ucunda bunlar var. Ötesine geçemiyorsunuz, kim bunlar? Ece Ayhan’ın şiirinde belirttiği gibi, Mehmet Ali Ağca ile Yılmaz Güney arasında salınmamıza ve konuşlanmamıza yol açan ve kimi zaman yer değiştiren bu kutuplar neyi sağlama alıyorlar? (İdris Küçükömer’in saptaması da bu yönde, yani artık herkesin dillendirdiği Türkiye’de sağın sol solun da sağ olduğu fikri, bir anlamda bu düşünce benim nezdimde sağ-sol klişesinin nasıl eksen değiştirip var olan sistemi pekiştirdiklerini gösteriyor). Elbette ülkenin gelişimini bu iki ucun arasında bir salınımda gören neo-kapitalist anlayış ve iktidar bunu istiyor. Bu durumda avam çan eğrisinin içinde kalırken (avamın şiirini yazmaya çalışanlar mesela) bu eğrinin iki ucunun ötesini tahayyül edemeyenler konsensus içi bir pozisyondan ötesine geçemiyorlar. Bu anlamda, her türlü marjinal çıkış ve uç söylem bu çan eğrisinin kesik uçlarındaki duvarlara saldırılar düzenlediği için değerli.

Salt kanon baskısıyla düzenlenmiyor iç sansür elbette. daha ötesinde kanonu da kapsayan sistem içi kurumsallıklar ve bu kurumsallıkları pekiştiren her türlü eylemsellikle sağlama alınıyor. Ama sanmayın ki bunlar öyle yapay yapılanmalar falan.. Aile de hem dışardan hem de içeriden bu denetimi sağlıyor, bir iktidar aygıtı gibi çalışabiliyor. Ayrıca, kitabına uydurulan geleneğin icadı dediğimiz şey de öyle… Resmi tarih dediğimiz mefhumun ortaya çıkışı da her türlü sistem içi (canına) okumaya hizmet ediyor. İşte bu anlamda, iktidarın bizi nereden yakaladığını bilmemiz önem taşıyor, çünkü iktidarın sınırlarını tahayyül etmemiz zor görünüyor. O halde, iktidarın nasıl yakaladığını ve hız sabitleyici gibi davrandığını anlamamız insan davranışları ve psikolojisiyle ilgili bir yere gönderiyor bizi. Kuşkusuz bu şartlı refleks ve pavlov deneyinden daha ince bir mekanizmayı içeriyor. Sanatın tüm bu olup biten hakkında bir fikir verebileceğini düşünüyorum. Ama hangi sanat sorusu çok önemli bu durumda da.. ama senin soruna bağlı kalmak istiyorum, evet, iç sansür çok yüzlü bir kurumsallık ve bağlamsallık üzerinden somutlanan bir dış sansürle beraber işliyor. muhakkak bunun içimize kadar giren hiyerarşik düzenle alakası var. İşte Deleuze’ün kaçış çizgileri oluşturmaktan kastı buydu; aynı zamanda köksap dediğimizde de hem içimizde hem de dışımızda bu hiyerarşiyi yıkan yatay yapılanmalar kurarak bunu aşmamız lazım. Fakat samimi olmak gerekirse, böyle bir anlayışın pratik uygulanımı gerçeği zorluyor. Yani teori pratik uyuşmazlığı var bunda. Bunun uygulanmasını zorlaştıran bazı unsurlar var: ya da bu soru gecikmiş bir soru olabilir. Çünkü belki de bilinçaltının fethi daha biz bilincimizde bunu algılamadan sistem tarafından tamamlanmış olabilir.


•    Murat Üstübal:

Saliha, Karatani Kant marks çizgisini aşan ve onun ötesinde bir anlayıştan bahsediyor- yeni marksist bir anlayışı var Karatani’nin. Bahsettiğiniz söyleşiyi okumadım ama, metafor olarak mimari adlı kitabı( diğer kitaplarını bir tarafa koyarsak) zihin açıcı bir ufuk sağladı bana, bilemiyorum tabi başkasını. Marksist bir bakışın ötesinde bir Hegel ve Heidegger okuması var orada. Şu anda Karatani’ye konsantre olmakta zorlanıyorum ama bir ara konuşabiliriz o konuda da…



•    Saliha Nilüfer:

Murat, workshop babında yaptığınız girizgah her satırıyla günlerdir kafamda gezen düşüncelere tercüman oldu. bu denli derli toplu ifade edebilir miydim… sanmam. pratikle teorinin uyuşmazlığı da bugün yolda giderken düşündüğüm şey oldu, ve kendimce önerim de şu: teoride başka pratikte başka politika izlemek. Nasıl? somutlamak için neredeyse bir yıldır düşünüyorum.

gitgide neo-pragmatist bir çizgiye (var mı böyle bir şey uydurdum mu??) sahip olduğumu görüyorum bu yolda.

bunlar sahiden karmaşık konular.

toplum düşmanı blogu öz itibarıyla çok doğru bir yolda ama tam içime sinmeyen bir taraf var.

karatani ve kuramsal metinler benim için çok uzak bu ara:))

•    Bay Perşembe:

toplum düşmanı, 10 yılı aşkın süren bir refleksin geçmiş bir pratiği, ama süren bir ruh hali. izninizle içinize sinmeyen yönünü de öğrenme isterim.


•    Murat Üstübal:

Bu bağlamda olmasa da neo-pragmatizm diye bir şey var sanıyorum. Teoride farklı pratikte farklı davranmak mümkün, bu bir kaçış çizgisi oluşturabilir. Fakat söylediğinizi biraz daha açmanızı isteyebilir miyim sizden? Çünkü oluşturduğunuz kaçış çizgisi de etik sorunsallarla boğuşmak zorunda kalabilir. Ama etik ister gelenek bağlamında isterse de ahlak bağlamında bu kurumsallıkların argumanları değilse nedir? Bu anlamda o da bir tuzak oluşturuyor elbette. Buradaki sorun sizin dediğinizi, teoride ve pratikte farklı davranmayı yani, nasıl olup da inandırıcı bulabileceğiz. En önemlisi kendimizi nasıl ikna edeceğiz bu neo-pragmatik eylemin işlevsel olduğuna bunu merak ediyorum.İster istemez biz hayatımızı bir logic üzerine kuruyoruz. yani eylemimizi anlamlandırma ihtiyacı duyuyoruz, bundan kaçmak ne kadar mümkün bilemiyorum. bunu bir tartışalım isterim. Ama sanat ve sanatsal eylem bu logic’i bir pathos ilişkisine dayandırdığı zaman bir kaçış çizgisi yaratabilecektir. Bilemiyorum bunu bir sanatsal performans ilişkisi içre mi düşünmek gerekir?

•    Saliha Nilüfer:

Bay perşembe, aslında o cümleyi sarf ederken iki kez düşündüm hata yapmayayım diye. içime sinmeyen olmamış, kafamda tam oturmayan demek daha doğru. Ya da “aradığımın tam karşılığı bu değil” diyeyim. İlk bakışta birkaç şey söyleyebilirim buna dair, ama verilen bir emek üzerine laf üretmek (hele de kendine net bir yol çizmediğin durumda) doğru gelmiyor, sevmiyorum bunu, o işe emek veren insanlar için hiçbir faydası olmuyor hariçten gazel okumaktan gayrı. Hem bir okumayla olmaz, daha iyi bakmalıyım.

temelde bir düşünüş, yıllar içinde saplantı oldu sanırım bende: en basit haliyle bunu dile getirebilirim; anti tezler üzerinden bir şey tesis etmeye şüpheli bakıyorum.

bunu toplum düşmanı için söylemiyorum, çevremize bir bakalım, genel üretme mantığı ilkin “ne değilim” sorusuna yanıt arıyor. veya ağırlıklı eğilimi bu oluyor, hiç bu niyetle yola çıkmamışsa da.

tam aksi, neler olabilirim üzerinden sorulabilir mi bu? soranlar da vardır elbet…

bunu kurcalıyorum.

23.01.2011

•    Saliha Nilüfer:

Murat, kavramları bol keseden kullanmak güzel de layıkıyla altını doldurabilmek değil. (neo pragmatizm ve kendim için söylüyorum bunu.)

pek de isabetsiz olmamış, dediklerinizden ve okuduklarımdan çıkardığım.ama hayal meyal imgeler gibi uçuşuyor hepsisorular yanıtlar… düşünmeli.

•    Murat Üstübal:

Saliha, aslına bakarsanız sezgilerin etkisi bilgiden daha derine inebiliyor ya da yaşamdan çıkardığımız ham düşüncemiz teorileri dönüştürebiliyor. İşte siz de Nietzsche’nin ideasını çevirdiğiniz için daha iyi bilirsiniz spekülatif ve sezgisel bilginin ‘katıksız felsefe’yi ne kadar etkilediğini niçe ısrarıyla. o yüzden bu imge uçuşması hoşuma gidiyor benim de. Bir bakıma haklısınız teoriye pratikte isyan teorinin o katışıksızlığını bir akışkanlığa sokabilir. sorular arttıkça yanıtlar da artacaktır..


•    Murat Üstübal:

Saliha, aslında asıl söylemek istediğimi yazmayı unuttum; Karatani de sizi onaylıyor bu açıdan. Marx’ın İdea’yı bir ihtiyaç olarak gördüğünü ama İdea’nın bir schein’dan ibaret olduğunu ve kurucu bir niteliğinin olmadığını iddia ediyor. ta…rihin imgesele iştirakını reddediyor diyor marx için. Şimdi bu ne demek? Düşüncenin ‘ısmarlama’ ve ‘hazır’ olmasının engellenmesi bir metalaşma blokajı olarak okunabilir. artık-bilginin engellenerek üretimin tüketim tüketimin de üretimi çağırması sağlanır böylece. Sizin hammadde olarak yaşamın içindeki bilgiyi kendi adınıza çekip çıkarmanız bir üretimdir bu anlamda. Kurucu değil ihtiyacidir belki de. Bu nedenle, ethos olarak varolan gelenek, tarih ve uygar-gerçeklikle ihtiyaca binaen bir hesaplaşmadır kişisel pathos-varoluşunda. Elbette etkin gibi görünürken edilgendir de.

•    Murat Üstübal:

Şimdi Ergun’un sorusu beni efendi-köle arasındaki asimetrik ilişkiye geri götürüyor. Şimdi İktidarın konumlanışı sadece iktidar tarafından değil onun kölesi tarafından da sağlama alınıyor. Bizim örneğimizden yola çıkarsak, mesela edebi kanon tüm yüzleriyle sanatın ve sanatçının üzerine geliyor. Belli bir asimetriyi dayatmak için madunun madunluğunu üretmek/yaratmak zorunda. Bunu edebi kanon ve onun ardındaki iktidar için konuşursak, mesela ödüller, yarışmalar, şiir dinletileri, kitap fuarları, merkez-periferi ilişkileri, yayınevleri, telif ücretleri vs. yazar üzerinde bir tür asimetrik ilişki yaratıyor. Yani yazarın edebi kanon karşısında madunlaşmasına neden olan bir düzeneğe veya düzenlenmeye maruz kalışı doğrudan iktidarın onayı üzerinden bir teslimiyete neden oluyor. Ama tam da buna ters olarak bu iktidarı reddetmek ve ona karşı konuşlanmak da bu iktidarı meşru kılarak onayladığı için efendi-köle arasındaki asimetrik düzeneği pekiştiriyor( bu soğuk savaş dönemindeki kapitalizm-komünizm kutuplaşmasını anımsatıyor).

Bay perşembe’nin tam zamanında linklediği toplumdüşmanı blogundaki esra açıkgöz söylesinde sarf ettiği sözler de bunu pekiştiriyor aslında:’iktidarın konumuyla bir muhalefet oluşturuluyor. Bu anlamda iktidarın yalan olduğunu düşünüyorsak, o muhalefetin de yalan olduğunu söylemeye cesaret etmeliyiz.’ Benim ağzımda gevelediğimi Açıkgöz net bir şekilde söylemiş.

Şimdi eğitim ve iletişim bilimlerinde bir paradoks var: Meno paradoksu. Öğretmenin de öğrenmenin de mümkün olmadığını söyleyen bu paradoks, aslında bir yandan da asimetrik ilişkiyi meşrulaştırdığı için önemli geliyor bana.Yani, iktidarın bir kısır döngü içinde onaylanması ve güçlenmesi sağlanıyor. Peki, biz bu kısır döngüden nasıl kurtulacağız? Bu kısır döngünün dışında mutlaklaşmayan bir dizgedışılık nasıl oluşturulabilir?

Şunu fark edebiliriz, Karatani’de rastlamıştım yine, Freud tedavi ettiği hastalarından bir ücret alırmış ( ben de doktor olmam hasebiyle bana bunun normal görünmesi bendeki sistem içiliği göstermesi manidar!!) ama kendi öğrencilerinden ücret almazmış! Burada okumamızı şöyle yapabiliriz: bir yandan ücret üzerinden kendi iktidarını maduna (hastaya) onaylatıyor bir yandan da kendi yandaşlarını öğrencileri üzerinden oluşturarak kurumsallaşıyor ve iktidarını güçlendiriyor.

Şimdi burada yapılması gereken tüm bu düzeneği ilgili olup reddetmek değil, kendi karşıtlıklarını da içeren bu iktidar aygıtına kayıtsız kalabilmek. Bir tür ‘kayıtsızlık metafiziği’ oluşturabilmek belki de??? retoriği demiyorum çünkü o da gelenekselleşecektir. İşte, saliha’nın pratik çıkışı bir tür kayıtsızlık değil midir? Sanatçının performansı ve delinin çıkış noktası bir tür kayıtsızlık değil midir? akla verilecek her hesap sanırım o iktidarın akıl yoluyla onaylanmasına hizmet edecektir.

Çünkü iktidar aynı zamanda kendi logic’leri ile, göstergeleriyle, diliyle güçlenen bir düzenektir.

•    Bay Perşembe:

Saliha,” anti tezler üzerinden bir şey tesis etmeye şüpheli bakıyorum”

cümlenize tamamen katılıyorum. Özellikle tarihsel kırılma dönemlerinde bu eğilim çok baskınlaşır. Bu eğilimler 1789 sürecinde ortaya çıktığı gibi (Sade), 68 sonrası kırılma ile de gündeme gelmiştir (unabomber). kendini salt karşıt olarak ortaya koyma yaklaşımının “eylemci” örnekleri verdiklerim. Praxis’ten bağımsız bir düşünce kişisel etik-yaratı tartışması oldukça sorunlu gözükür hep.

Hegel merkezli evren algısındaki büyük kırılma ardından, düşünsel-eylemler tartışma süreci hala sonuçlanmamıştır. avangard bu noktada modernizm sürecinde olduğu gibi postmodern iklimde de bir çeşit Gordion Düğümü’nü temsil eder. Çünkü sanat ile hayatın, teori ve pratiğin, geleceğin kurtarılması ile gündelik hayatın eleştirisinin birleşkesini ve –her tür- iktidardan kaçış çizgilerini o içinde taşır.

Bizim için asıl sorun biricik’ten, kendini tanı sorunalından çıkmıştır. Birey olma, kendine dalma, bilinçaltı ile hesaplaşma sürecin girebilen öznelerin “yatay” olarak yan yana gelebildiği bir kollektivite olasılığının kapısı tık tık’lamıştır. Ardından “biz” demeye başladığımız kollektivitenin akışkanlığı, ontolojii, evrensel birliğe giden yollardaki hallerine kafa yorulmuştur. Bu manada toplum düşmanlığını ifade etmek bir anti-tez sunmaktan öte kendi öznel konumunun altını çizmek, avangard’a giden tavşan deliğinin giriş anahtarını sunmak ya da kelimenin Ecegil anlamında iktidarın dışında ve uzağında bir koordinat belirleme arayışıdır.

Arayışıdır diyorum çünkü Murat’ın da altını çizdiği gibi bildik bir çok yol arttık iktidarın eline geçmiştir. Ki bilinçatının iktidarca keşfi ve “gösteri”nin hizmetine koşulması bunun en bariz örneklerindendir. Diğer vurgu ise Baudrillard’a aittir, 68 sonrası iktidarın kendiininde simülasyonlaşması ve sistem karşısında klasik muhalefetin verili bir hesaplanmış hata payına dönüşümü.

Bu noktada avangard arayışı konumlandırmak için, marjinallik söylemlerinin seçimi bu duruşun akışkanlığına karşılık gelmez, çünkü merkez/periferi diyalktiği zorlamacı bir Aydınlanmacı dualizimdir. İronik olsada ülkemizde 80’lerin sonlarıyla başlayan özgürleşmeci bir yeni dalga düşünce-eylem hattından bahsedilebilir. Fakat toplumcu gerçekçi angaje modelinin boşluğunu bireysel yaratıcı miti doldurmuştur genelde. Hatta özgürleşmeci çıkışların kendileri ilerleyen zaman içinde kendi iktidar aygıtlarını kurar, geçmiş söylemlerini yutar hale gelmiştir. Bu durumun en bariz örneklerinden biri Heves dergisinin kapanış sayısındaki Efe Murad’ın yazısıdır ve oldukça manidardır. Bir diğeri Ayrıntı yayınevinin geldiği, evrildiği örnektir. Diğer bir örnek olarak akademik entelejansiyanın teorik merkez inşasıdır. Deleuze ya da Foucault’tan en çok bahseden, acenta temsilcisi gibi davranan bazı akademisyenler, bu düşünürlerin eylemci tavrını, gerektiğinde sokakta olmasını, protestolarını es geçmektedir.

Sanat, etik, politika, isyancı pratikler geniş bir tartışma-düşünme-kazı alanı oluşturmakta. Murat ve sizin dediğiniz gibi cevaplar için çok erken, ama sorulması gereken çok soru var. Bir de 20. yüzyıl çok yanıt aradı, birazda soruya ihtiyacımız var.


•    Murat Üstübal:

Bay Perşembe, çok sağlıklı bir yerden girmişsiniz: aydınlanmacı dualizmden. Yani diyalektiği aydınlanmacı dualizme indirgeyen düşünceden.. Biz merkez-periferi diyalektiğini bu dualizm üzerinden okumamak için Ücra sözcüğünü önermiştik Keçeli ile birlikte, hemen ardından da diyalektiği bu dualizmden serbestleştirmek için polilektik (çoğul karşıtlıklar) kavramını önermiştim Fuko’nun heterotopya kavramı ile birlikte. Elbette bu kendi öznelliğimizden çıkan bir tavırdı. Çok genelleştirme taraftarı değilim. Şimdi bu dualizm bizi hep bu ikili karşıtlıklara mahkum ediyor ki bu karşıtlıklar da birbirinin karşıtı olmaktan çok birbirlerinin meşruiyetini güçlendiren yapılar olarak karşımıza çıkıyor, üstelik daha önce de dillendirdiğimiz gibi gerektiğinde kutup değişimleri de görülebiliyor. Mesela toplumcu gerçekçiliğin karşısında konuşlanan bireyci gerçekçilik yani bireyin politikasını toplum karşıtı bir okumaya maruz bırakan bir anlayış birden bire toplumcu bir iddiaya dönüşebiliyor. Bir de bireyciliği özneler üzerinden tartışmaya başladığınız zaman o öznelerin iktidarına zemin hazırlanması sonuçta bir kitlenin procelendirilmesiyle sonuçlanabiliyor. Ben meselelerin belli isimlerin fetişleştirilmesi üzerinden tartışılmasına hep karşı oldum. Sonuçta bu da başka bir dayatmayı beraberinde getiriyordu. O yüzden, Efe’nin hEves’teki yazısı meseleleri açımlamaktan çok özneleri gündeme taşıdığı için ve en nihayetinde toplumcu gerçekçilerin saha çalışmalarına yaslandığı için bu kısır döngüye yeniden düşüyordu sanki. Çünkü Efe hep bir geleneğe yaslanmaktan bahsediyor, kök ve köken arayışına girişiyor bir şiir tarihçisi gibi. Buna benim de itirazlarım var. Bu konuyu burada konuşup ajitasyon yaratmak ve speküle etmek istemem. Burada kesiyorum.

Evet, merkezin teorik inşası da gerçekliğin yapısökümünün sökümü de özgürleştirici felsefi anlayışların içinin boşaltılması da( burada fuko ve delöz’ü de kast ederek) akademisyenlerin misyonu haline getiriliyor. Akademinin nerdeyse güncel olan hiçbir şeyle ilgilenmemesi handikapı burada akademinin kurumsal zarar vericiliğini arttırıyor. Düşünün ki, 68 hareketinde etkin rol alan Guattari-Deleuze ikilisini akademi bu ikili zararsızlaştırıldıktan kırk yıl sonra ancak isimlerini anabiliyor. Bu da çoğunlukla bir iç-boşaltma ile birlikte sonuçlanıyor yani bir schein ve gösteri refleksine dönüşüyor. Klişenin yıkımı başka bir klişe sağlama alınmadan gerçekleşmiyor. toplum ile birey arasında keskin sınırlar çizmek doğal olmayan simulatif anlayışların serpilmesine zemin hazırlıyor.Öyle olunca bireyi bireycilik adına reddeden bir toplumculuk, toplumu da toplumculuk adına reddeden bir bireycilik iki kutuplu kültür hayatımızın gerçekliklerini ikame edemeyen doneleri olarak konuşlandıklarında buradan kazancımız ne oluyor bilemiyorum. Fakat emin olduğum tek şey birey ve toplum arasındaki diyalektik dönüşümlü bir efendi-köle faşizmini ortaya çıktığıdır ki kabul edilemez bir iktidar tavrıyla karşı karşıya olduğumuzu duyumsatıyor bizlere.

•    Bay Perşembe:

Murat, söylediklerine tamamen katılıyorum. ve bu sanal-sosağ içinde dahi siz, Saliha, Ergun ve benimde mütevazı katkılarımla gelişen bu düşünsel çabayı da çok önemsiyorum.

Genelde herkes çünkü ağı çok daha sulandırılmış, tribüne oynayan bir yer olarak görmekte. Bu yüzden haklısınız kişilerle direkt ilişkili konuları bu mecradan ele almak da doğru olmaz. Belki bu açılan verimli payalaşımı farklı bir düzlemde sürdürmek önemli.

Polileklektik ve benzer katkılarınıza dair bir metin paylaştım, Karagöz’ün yeni sayısında yer alacak sanırım.


•    Murat Üstübal:

Bay Perşembe, güzel bir konuşma ortamı oldu/oluyor. Verimli olur daha da umarım. Sanal ortam dahil her ortam tartışmak için iyi bir olanak diye bakıyorum..

Siz mi yanlış yazdınız yoksa ben mi yanlış aktarıyorum kendimi emin değilim. bir düzeltme yapmak istedim: ben polilektik diyordum bu çoğul karşıtlıklar kavramına.. siz polieklektik diye yazmışsınız. belki de şu anda oluşan bir yazım hatasıdır bu. yine de belirtmek istedim. metninizi merakla bekleyeceğim karagöz’de, kim olduğunuzu bilmesem de.

•   Bay Perşembe:

yazarken klavye hatası olmuş, düzeltme için teşekkür ederim. tanışırız zaman, yol, heves daha çok


•    Leon Felipe:

daniel bensaid “daimi skandal” makalesinde demokrasiyi zaman ve makan uyumsuzluğu içinde anlatmaya çalışırken şöyle bir söz eder:

” …kamusal alan zayıflayınca siyasal temsil de fars veya maskaralık haline gelir.” Bizde iktidarın durumu malum. Tam maskaralık. Türkiye’de felsefe ingilizce okutuluyor. Eski sömürge ülkeleri hariç böyle bi gelenek yok dünyada. Düşünce temeli oluşmayan bi ülkede de kamusal alan zayıftır.Edebiyatçılarının çoğu devlet memuru da olan bi ülkeyiz halen. Öyle değillerse bile iktidarla yakın kültür bakanlığı ilişkisini devam ettiren.

Aynı yüzeyde bizde otorite az otoriteryen fazla. Otoriteye katlanılabilir. En azından bilgilidir ama otoriteryenler yani hükümranlık süren cahiller insanı yorduğundan düşe yazılıyor kalem erbabı. Kendine katlanıyor. Düşünmüyor, düş kuruyor.18. yy.’da Almanya’da öğrenciler o kadar özgürdüler ki kendi polisleri vardı ve gece sarhoş olup taşkınlık yaparak yaşadıkları şehirdeki evlerin camlarını indirdiklerinde bile onlara dokunulmuyordu. Böyle bir öğrenci özgürlüğü yaşamış, düşünceyi davranışlarına ket vurmayı oğrenerek geliştirmiş Alman felsefesi ve edebiyatı şimdi uyukluyor, çünkü hem ikinci dünya savaşı hem ülkelerindeki faşist ayıklama süreci, ardından soğuk savaş filan içlerine döndüler. Eh memlekette de halen devam eden bir içsavaş var bi yandan, bi yandan başka başka hepimizin bildiği şeyler. bunları anlatmaya gerek yok gerçi.

Bizde kendine yabancılaşma gibi bi devamlılık olmadı. bi 18. yy Alman öğrencisi gibi dağıtan sonra kendini anlayabilmeye uğraşanlara ya hapis ya alkolizm yolu gözüktü. Onlar da zamanla ya ciddiyetlerini yitirdiler ya da yaşamlarını. Kendine yabancılaşmayı kötü gören toplumlarda olur böyle şeyler ama geçecektir bi elli yıl kadar sonra.


•  Reha Yünlüel:

http://www.felsefeekibi.com/FORUM/forum_posts.asp?TID=37247


•    Saliha Nilüfer:

belki bu denli yoğunluğuna düşünmeye alışkın olmadığımdan, daha rahat bir zamanda yazdıklarınızı okumam, diyeceklerimin birikmesini beklemem lazım. bu konuşma, sohbet, benim için ziyadesiyle verimli oldu/oluyor. kendi namıma bu sık rastladığım bir diyalog değil.

ne zamandır günlük hayatımın ara yerinde küçük zehirli oklar fırlatan ve yazınsal kaygılarıma kocaman tekil majör bir soruyu ağır bir gürz gibi oturtan kara kaplı kutu açıldı sanki.

•    Leon Felipe:

Selahattin Yusuf mülakatına bi göz atın misal ” Gençler nasıl kitaplar okumalılar?” sorusuna ” Duygu bakımından gelişmiş…” diye cevap veriyor. ” 20 yıl sonra ölmezse nasıl yaşar Yusuf?” sorusuna da ” komşularına erik ikram eden ailesiyle duvarlar içinde mesut…” Bahsettiği kitap düşünce bakımından gelişmiş olduğunda rüküş buluyor herhalde.

Mardin’in dediği aslında Edward Said’in Şarkiyatçılık’ta yıllar evvel yazdığı. İslamcı toplumlar kendilerine soru sormaktan çekiniyorlar.Kendine yabancılaşamayan insan örneğine Yusuf bey tam uygun düşüyor.

•    Reha Yünlüel:

şerif mardin “hayal gücümüz sansürlü”, iç. milliyet, 24.11.2000, s. 27.

http://picasaweb.google.com/rehaYünlüel2/SerifMardinHayalGucumuzSansurluIcMilliyet24112000S27?authkey=Gv1sRgCMXrnaHu-b-jhwE#5565388069059536050

[bizans’a teşekkürle…]

(kenardaki büyüteçi kullanın).

bizde uçana “akıllı ol” derler; ‘kul’un, ‘tebaa’nın, ‘otomatik taraftar’ın daha birey olamadığı, birey olmasına müsaade edilmediği, birey olmayı idrak edemediği yer ve zamanlarda…

“akıllı ol” diyenler o zaman ve mekândaki yerleşik/alışılmış kültürü, kendilerine “akıllı ol” denilenler ise çadırını yerleşikliğin dışına kuranları temsîl eder. uzun yaşamazlar, yaşatmazlar. es geçerler, yok sayarlar, ihmâl ederler.

bireyin usluluğu ise kimileyin bağışıklık sistemi, kimileyinse etliler sütlüler diyârında bir sindirim sorunu olarak algılanabilir. rahatsız edilmemek, rahatsız olmamak için rahatsız etmemek. sansürün içselliği konfora ve huzûra karşılık gelebilir

ama sanatçının illâ ki rahatsız etmek gibi ödevi mi var ki?


•    Murat Üstübal

Her sistem kendi dolayımında kuruyor hiyerarşisini demekki. bireyin tanımı modern dönemlerle oluşmuş kuşkusuz. Ama modern öncesindeki yerleşkesi nasıl farklıysa modern sonrası yerleşkesi ve mizacı da farklı olacak. Buradan yine iktidarın sınırlarını belirlemekte aciz kalabileceğimizi okuyorum. Sansürün içselliği konfor ve huzura yani emniyet duygusuna karşılık gelebilir. Fakat bu da egemen güçlerin sus payı olarak okunabilir. Sanatçı burada ister istemez oyun bozan olabilir. ya da şöyle diyelim oyunbozmayı nereye kadar erteleyebilir?


•    Reha Yünlüel

şunlar aklıma geliyor hemen:

bir oyun’un varlığı. bu oyun’a farkındalık. bu farkındalığın hangi tarafında olunduğu. itiraz tarafından, varsa “oyun bozma irâdesi”. “oyunbozumunun sonuçlarını” karşılayabilme sabır ve gücü. bir de tabiî “sonunu düşünenler kahraman olamazlar” meseli (bu işin esprisi).

sanatçının kendi kurgulamadığı bir oyun’a taraf olması ve kendisine biçilmiş kaftan olduğu düşünülen oyunbozanlık gibi bir işlevi mi var? olmalı mı?

sanatçı, sistem içinde bir tür “dolaylı gerilla” mı? “kaleyi içten fethi beklenen” mi?

keyif kâhyalığı gibi olacak ama: neden siyâset değil de sanat?

kendisinden oyunbozanlık beklenen bir sanatçı ne zaman sanat yapacak? yaptığı ne kadar sanat olacak? başkalarının oyununu bozmakla meşgûlken kendi oyununu, oyunlarını nasıl düşleyecek?

sanat bir âlet mi? edevât mı?

sanat sanattır, ‘için’ değil…

şerif hoca’nın bodler ve renbo örneklerinin isâbetlerinden de şüpheliyim. kendi kadrajlarından koparılmış sakîl fotoğraf parçalarına benziyorlar; girdikleri, şerif mardin kadrajı çok estetik. ama…


•  Leon Felipe

İktidar ölçütleri belirlenebilecek bir kavram. Hükümranlıksa oyunbozanların çarmıha gerildiği pazar yeri. İktidara başkaldırabilirsin ama hükümranlara karşı sözünü esirgememek için kendini az da olsa özgür duyman gerekir. Bunun için özgür olmayı istemek gerekir. Böyle bir arzusu olmayan kendini işitmeyen toplumlarda insanların içi de dışı da her daim pazar yeri. Oynanan tek oyun da saklambaç ve herkes ebe.



•    Reha Yünlüel

oynanan tek oyun saklambaç ve herkes ebeyse ve pazar yerinde -seçmen kutularında ya da değil- kilomuzun ne kadar ettiği pazarlık konusu oluyorsa o yerde sanat da bir lükstür zâten. sanatın lüks tüketim maddesi olmaktan bir ihtiyâç maddesine dönüştüğü yerden konuşuyorum ben. orda değilsek eğer, söylediklerim de geçerli değildir sevgili leon. bir silâh bulur dağa çıkarım.


•    Murat Üstübal

reha, sanatçı sadece sanatçı. sanat da sadece sanat. Bu sadeceliği anlamlandırmaya çalıştıkça sorunlar çıkıyor. sanırım yaptığımız her konuşma ve anlamlandırma denemesi sanatın doğasının dışında. yoksa sanat herşeyiyle bir bütün ve grift bir mefhum. sanatın siyaseti güncel politik üzerinden anlamlanmıyor aksine sanat üzerine geliştirdiğimiz düşünceler ya da o sanat eseri ya da sanatçı üzerine geliştirdiğimiz açımlamalar siyasi bir okuma olanağı sağlıyor. dolayısıyla çoğul okumalara müsait sanat eserleri. Bu şu anlama gelmiyor mu? Sanatçı belli bir şartlanmayla sanatsal performans sergilemeye soyunmuyor belki de; bizim o performans üzerine oluşan bir yığın yorum ve düşüncemiz böyle ya da öyle bir sonucu çıkarmamıza neden oluyor. Bu da sanatçının eseri üzerinde bir görevi ya da misyonu düşüncesinin çok a posteriori kaldığını duyumsatmıyor mu?

evet senin dediğine katılıyorum: sanat sanattır. İçin’ler yorumcular için makbul olabilir.

hatta bir niyetle sanat eserine oturan için bile o niyet sadece öncüldür. niyetin hepsini karşılamadığı gibi niyetin ötesine de taşabilir.


•   Leon Felipe

Rimbaud’un msyonerler için yazdığı ” Hareket” adlı bi şiir vardır:

“Dünyanın fatihleridir bunlar/ kendi namlarına simya servetinin peşine düşmüş/ oyun ve rahatlık peşleri sıra gezer; ırkların, sınıfların ve hayvanların/ eğilimini getirirler yanlarında, bu gemide/ Dinginlik ve baş dönmesi, Tufanın ışığında/ Okumayla geçen korkunç akşamlarda.”

suudi arabistanı ya da çini düşündüğünde kum tepesine yahut şangayda yükselen yeni gökdelenlerden tekine çıkmak şart tabi. Rimbaud’un bataklık dediği sömürgeci hareketi sağlama alan Fransız orta sınıfının çocukları onu okuyorlardı. Çin’de böyle bir okuma olanağı yok. Arabistan’da olmadığı gibi. Hükümran sınıfın arttığı kamuda sosyal güvencelerin azaltıldığı batı dünyasında iktidarın yeri ve demokrasinin iflası konuşulurken Rimbaud’un emperyal geleceğin iflasını sunduğu “Büyük kentli, Barbar, Tarihsel Akşam” diye şiirleri var. Emperyal gelecekse hortladı öldüğü mezardan. Türkiyedeyse okumak, çizmek, resim çekmek, bozmak, yeniden yapmak gibi bi gelenek yok sanatta. Rimbaud yerine Nazım, Damar, Dino, İyem, Hüseyin, Yücel, Kuzgun Acar…oldu da oldu. Onların iç sansürü yoktu. Fakat başkasına dönüşmek korkusu, günaha girmek endişesi yaşayanlar kitaplarına el sürmedi, yarattıklarına bakmadı. İçsansürü yaşayan halklarıydı.Aykırı bir söz edene sarhoş, denilen bir ülkedeyiz. Sarhoş olmadığımızdan da diil bu ama ayık zamanlarda yazdıklarımızın yaptıklarımızın gözükmesi imkansız. Kim sergileyecek kim basacak? Kim dağıtacak kim okuyacak? Bu da bıkkınlığı getiriyor. Bi vakitten sonra yazmaz çizmez oluyorsun.

Şu şiiri kimse yayınlamadı mesela ki iç sansüre de uğrayarak Allah ile tanrı yer değiştirdi yine de yayınlanmadı. Oysa sıradan bi şiir.

” HER ŞEY

Tanrı her şeyse eğer

fahişeyse mesela kaç dolara verir tüm gece

tanrı her yerdeyse o vakit

bu meyhane neden kapalı?

Tanrı her şeyse eğer

şu ilerdeki keçi ve onu sağan adamsa

kocaman parmaklarının arasından sızan sütü hangi tanrı içer?

Tanrı her yerdeyse

Sudan’da mesela kan kokulu kum taneleri yüzüne çarpıyor mudur?

Tanrı ne yer ne içer

kimse sormaz

Zor iş bu tanrılık hem her yerde hem her şeyde olmak

karakteri bozar biraz

Ama karakterde biraz oyuncu işi

Bunun her dilde ve sahnede ayrı ayrı

sahnelenir

ve telif hakları hep en olmadık ceplere girer.


•    Reha Yünlüel

http://abardel.free.fr/petite_anthologie/mouvement.htm


•    Reha Yünlüel

dediğin doğru aslında, sanatçıdan daha çok “okur”da iç sansür. iç sansürlü okur ispiyoncu da aynı zamanda ne kötü! reich’ın “dinle küçük adam”ının anlattığı tipten tipler çoğun. alt ya da üst gömlekten kuru üstü az farklı.

ama şu yok mu sevgili leon, bu internet denen iletişim dümbeleği bir elli bir yüz sene önce olmuş olsaydı herşey daha farklı olmaz mıydı? zwayg gene intihâr eder miydi örneğin petropolis’te 42’de? yâni diyeceğim o ki, sansüre antidot niletiğinde internet bugün. wikilîks çok ilginç bir örneği bugün, sanatın ötesine geçersek.

tanrı telîfi düşünüyor olsaydı tanrı olur muydu meselâ? herkes birgün okuyacakmış/bakacakmış/görecekmiş/izleyecekmiş gibi yaz,çiz, yap, çek; hiçkimse okumayacakmış/bakmayacakmış/görmeyecekmiş/izlemeyecekmiş gibi bir geridönüş, bir ses, bir işmâr bekleme. sen kuyuya sesini bırak, yankısı sana belki yüzyıl sonra gelir. ses sesse eğer mutlâka bir gün gelir.


•    Reha Yünlüel

‎//sanatın siyaseti güncel politik üzerinden anlamlanmıyor aksine sanat üzerine geliştirdiğimiz düşünceler ya da o sanat eseri ya da sanatçı üzerine geliştirdiğimiz açımlamalar siyasi bir okuma olanağı sağlıyor.//

böyle bir “aksine” bir durum değil de “geçişmeli” bir durum var diye düşünüyorum murat.

//Sanatçı belli bir şartlanmayla sanatsal performans sergilemeye soyunmuyor belki de; bizim o performans üzerine oluşan bir yığın yorum ve düşüncemiz böyle ya da öyle bir sonucu çıkarmamıza neden oluyor. //

sanatçı belli -ama planlamadığı/farketmediği- bir şartlanmayla belli -planladığı- bir sanatsal uretimde bulunabilir bunun en basit örneği belki de izlediği reklamlardan haberlerden etkilenerek alışverişini planlayan tüketicidir. çelişik gibi görünüyor ama öyle. birindeki tüketici, diğerinde üretici.

ikinci kısımda da aynı fikirde değilim. sanatçıya aydın sorumluluğunu yükleyerek “a priori” degerlendirme duygusu içinde insanlar. bu da ürün karşısında insâfsız, yâ da kimi ürünleri sırf bu nedenle kayıran bir değerlendirici karşısında bırakıyor sanatçıyı. gerçi sonrasında “tavuk mu yumurtaya ‘priori’, yumurta mı tavuktan ‘posteriori'” gibi bir durum da yok değil.

//hatta bir niyetle sanat eserine oturan için bile o niyet sadece öncüldür. niyetin hepsini karşılamadığı gibi niyetin ötesine de taşabilir.//

elbette. sanatçının hiç düşünmediği bir şeyin ürünün değerlendirmesine girmesi gibi. attilâ ilhan gibi “meraklısına notlar” yazılmadığı sürece de bunu engellemek mümkün değil.


•  Reha Yünlüel

mardin’den devamla:

//(…) Fikirleri tenkit, cesaretle deşme söylemi Batı Avrupa düşünürlerinin mektupla, kitapla, aynı yerlerde karşılaşma ile, üniversite içinde ve dışında gelişen sistematik ve yarı kurumlaşmış bir söylemdir. Türkiye her ne kadar fabrika işletiyor, üniversite kuruyor, kitap basıyorsa da bu eleştirel yapılanmadan yoksun kalmıştır. Bu konuda ilk adımlar ancak son birkaç sene içinde atılmıştır.

Üzerinde hiç durmadığımız bir önemli nokta, “uçma”nın Türkiye’de meşru sayılmamasıdır. Bundan bir hayli önce, Batı’nın anlayışında “demon” kavramının bir taraftan ürkütücü, fakat diğer taraftan ürkütücü, fakat diğer taraftan yaratıcı bir öğe olarak anlaşıldığını yazmıştım. Önemi dolayısıyla burada altını çizdiğim bu kavramı mümkün olduğunca kısa bir şekilde tanımlamak gerekirse, buna “şeytaniliğin yaratıcılığı” diyebiliriz.

Türkiye’de, İslam’da, Osmanlı’da “şeytan” vardır, fakat “şeytaniliğin yaratıcılığı” fikri olmadığı gib bunu düşünmek bile günahtır. Batı’daki “demon” kavramıysa, yıkıcılığıyla birlikte -bu sayede diyelim- özgün bir anlayışı yaratabilen, insanın iki taraflılığını bir suç olarak değil, bir özgünlük kaynağı olarak tanımlayan bir anlayıştır.

Burada “şeytan” kavramını Kitap’ta bize sunulan varlık olarak kullanmadığımı; mecazi manada, insanın bir arka planına işaret etmek istediğimi belirteyim. Bu arka plan bizde, Batı’nınıkinin aksine bir şekilde, suça yakın bir itiş olarak görülür. (…)//


•   Saliha Nilüfer

ben bundan sonrasında hard copy alarak ve sıkı düşünerek ilerleyebileceğim ancak, zira ekrandan takip etmek zor geliyor. umarım böyle devam eder. bu arada, 16 sf olmuş bilginize:))

24.01.2011

•    Murat Üstübal

‎’İç sansür okurda’ sözünü anlamlı buluyorum, fakat bu iç sansürün sanatçıyı etkilemediğini söylemek aşırı bir yorum olur. İç sansür biraz da bulaşıcı bir şey. Gizli bir sözleşme gibi kişiden kişiye yayılıyor, sanatçının kendini izolasyonu… baudlaire zamanında daha bir mümkündü fakat yabancılaşma artıkça toplumun yabancılaşma üzerinden dayanışması da sıkılaştı. Toplumsal dayanışma demeyi çok isterdim buna ama bu daha çok kitlesel sürüsel bir dayanışma haline büründü. Bu yabancılaşmayı daemonic arka plan üzerinde güncelleyemediği için. Mardin’in dediği gibi daemonic ögeyi yaratı alanında yaratıcı bir öge olarak kullanamadığı için yabancılaşma bir üretim sürecine giremedi. Mesela, Pınar Selek üzerine kaç aydınımız kalem oynattı ya da eşcinsellik üzerine. yok demiyorum ama bir elin parmaklarını geçmez. Gizli sözleşme(mutabakat) ya da kişilerarası iç sansür bu durumu genel söylemselliğin dışında değerlendirmemize sürekli ket vuruyor. Düşünün ki, son on yıl içinde demon, kötülük vesaire konularda çalışmalar artmaya başladı. Daha önce Sade ve Dr.Faustus dışında bunu tartışabileceğimiz bir birikimimiz bile yoktu belki de. Bu zannedersem iç ve dış sansüre bir meydan okuma şeklinde gelişecek bir kültürel birikim oluşmaya başladı fakat bu ne kadar içselleşti bu ayrı bir soru işareti.

•    Murat Üstübal

Bu arada bir moderatörümüz vardı nereye gitti? ergun sağına soluna bakma sensin :))

•    Murat Üstübal

Tabiii şu var daemonic ögenin yaratı ögesi halini alması estetik bir dönüşümle beraber olur demektir bu. Mesela yukarıdaki örneğimde eksik olan şu: Pınar Selek üzerine bir niyetle şiir yazacak kişi bunu kendi yaratı alanında yapmak zorunda yoksa güncel politğin işlevsel ama derinliksiz uzamında değil. Zaten bir sanat eserini politik bir yaklaşımdan ayıran bu değil midir? Başbakanın ‘ucube’ yaklaşımı politik referansın kuşatıcılığının olduğu kadar işlevsel ve oportunist bakışının göstergesi. Sanatın duyar uçları çok daha farklı çalışıyor. Maalesef kitle de kütle olmadan bakamıyor sanat eserine. İşlevsellik ile klişe arasındaki bağ daha net olarak gözükecektir, eğer politik argumanın toplum üzerindeki manüplasyonları değerlendirmeye alınabilirse.

  • Bay Perşembe


Bay Perşembe bir sanatçı çıksa, bence Pınar o bombayı patlattı-derse belki de bir kırılma olur.

•    Murat Üstübal

ben bir pınar selek şiiri yazdım, ücra’nın yeni sayısında yayınlanacak.. gerçi benimki bir bomba patlatma hikayesinden çok kafkaesk bir şiir.. :))

selam.

25.01.2011

  • Saliha Nilüfer

Murat Üstübal: « Judith Butler özellikle iktidarın özneler üzerindeki psikolojik hükümranlığını araştırıyor: mesela trafik polisinin yürüyen bir yayaya dur emri verdiğinde nasıl gayri ihtiyari olarak durduğunu anlamlandırmaya çalışıyor »

İç sansürün, iktidarın özneler üzerinde yarattığı psikolojik hükümranlığa bağlı yanıyla, en genelde “iktidar olgusunun” psikolojik yansımaları birbirine bağlı gibi. İktidar ve sansür (iç-dış) aynı makinenin dişlileri gibi bana kalırsa. İç sansür, korkuyla birlikte var. İster muhalif ister egemen çemberin dışında kalma korkusuyla.

Şöyle diyorum, yıllar önce bir mikro-iktidar anlayışı geliştirdim. (anti-tezler üzerinden varoluşu koyma, bir kavramın, duruşun, çizginin, tavrın, insanın, sanatçının ya da sanatın fetişleştirilmesine karşı olumsuz yargım da bundan sonra geliyor)Atay’ın meşhur olric’i içimde günlük hayatın sıradan anlarında sürekli parazit yaparak bile isteye ya da istemeden içine dahil olduğum bu mikro iktidarları gösterip duruyor. Meğer ki kimileri çıplak gözle seçilebilecek kadar aleni olsun.

Öz hakiki iktidardan, onun çıplak şiddetinden apayrı ve masumane görünse de özünde iktidarın yetkin olma yetke sahibi olma duygusuna dayanan anlar. Bana göre daha acımasız.

Sözgelişi, iyilik, güzellik, edeplilik, zeka, yaratıcılık, deha, uçluk, marjinallik, uçmuşluk hiyerarşileri ve vs. özünde tüm değerler yargıları ve bütün olarak temsil ettikleri sistemin mikro/hiyerarşileri.

Anlar. Hayatın anlarının ardından küçük topluluklar, Murat’ın vurguladığı aile, çevre, iş, sanat ortamı, mahalle, ülke, çemberi kah genişleyen kah daralan, küçük ya da büyük insan gruplarının dahil olduğu helezonlar halinde birbirine bağlı kaypak çemberler. Mikro-iktidarlar. Özünde yetke duygusunu sağlamlaştıran bir toplum ve düşünme mantığı.

Cevap: mikro/iktidarlardan feragat etme niyetiyle yola çıkış. Tam da Murat’ın dediği biçimde bir kayıtsızlık metafiziği. Nötr olmak. Olabilmek, zorlu bir derviş yolu. Modern dervişlik. Dervişe iktidarın her türü vız gelir. Yazınsal ve sanatsal ekseni bu temelde kurmak.

Bu noktada, Murat, Nietzsche’nin İdeası’nı çevirirken, hayata sezgisel yaklaşım konusunda söyledikleriniz kadar Nietzsche’nin hiçlik kavramını ne kadar çarpık algıladığımızı, okuduğumuzu fark etmek şaşırtıcıydı benim için.

Hiçlik denen şey, özünde her şeyi kavrayan-kapsayan ama hepsine eşit duyarsızlıkta, engin ve kıvandıran bir mertebe.

Şimdilik burada duruyorum, ve sonra fetiş konusuna gelmek istiyorum.

•    Murat Üstübal

Saliha’nın heyecan verici yorumunu gördükten sonra işyerinden yazmaya devam ediyorum bir tür ironik açmazla çünkü iktidarı ve aygıtlarını eleştiren ben aslında bir devlet dairesinde hekim olarak çalışan biriyim aynı zamanda. bu bir samimiyetsizlik olarak okunmadığı sürece yazmaya devam etmek istiyorum( Elbette bunun da bir açıklaması olacaktır bir şekilde)…

Şimdi, Saliha’nın yorumu bir şeylerin ipucunu vermeye başladı sanki. Evet, eğer İç sansür korkuyla birlikte var olup dış sansürle bileşebiliyorsa ve korku, dışsal olanla içsel olan arasında çift yönlü bir geçişliliğe olanak tanıyorsa araçsallaşmış demektir. Burada bir korku mühendisliği -ki buna bir ölçüde paranoya da diyebiliriz- durumu var. İlginç olan biz her ne kadar akıl ile insan ya da bireye yapıcı bir olumsallık aşılamaya kalksak da (ki bunun arızasını da görmüyor değilim) iktidar tam tersine özneleri duygulanımlar üzerinden yakalıyor. Bunun en büyük nedeni de özneleri bilincinden değil de bilinçaltından (bilinçdışından) ele geçirme niyeti. İktidar bunu yaparken aynı zamanda duygulanımlar üzerinden duygulanımın kaynağı olan arzu’ya etkide bulunmaya çalışıyor. Bunu da bilinçaltının fethi üzerinden gerçekleştirmek istiyor. oysa unutulan şu: arzu’nun nesnesi yoktur! (bunu Artaud, Deleuze ve Nietzsche’ye gönderme yaparak söylüyorum elbette). Arzunun nesnesi yoksa herhangibir uzam ve zaman bağlantısı ve bağlamı da sözkonusu değil. Arzu büyük bir akışın içinde an’lara anlam katıyor ama bunu asla kavramsallaştırmıyor. Anlamlar da bu akışın içinde dönüşerek birbiri içinde geçişiyor(ilerliyor demek istemiyorum bir çizgiselliğe vurgu yapmamak adına). Hatırlayınız, Arzu’nun bilinçaltında kıskıvrak sabitlenmesi modernist psikanaliz’in freudien mithosuyla yapılmaya çalışıldı. (bilinçaltı sembollerinin mutlaklığını hatırlayınız)

Fakat Lacan Arzu’nun akışkanlığını ve ele avuca sığmazlığını argumanlaştırmaya başladığında iktidarı ve onun tüm yüzlerini tehdit ettiğinin farkındaydı. Çünkü nesnesi olmayan arzu, hem geleceğe doğru hamle yapıyor hem de geçmişi yeniden anlamlandırıyordu. Yani Lacan’ın Kapitone noktaları (düğümleri) dediği geleceğe yapılan her atakta deneyimlediğimiz ve ortaya çıkardığımız gerçekliklerin geçmiş gerçekliklerle yeniden düzenlendiği ve düğümlendiği (belki bir başka anlamda gordion düğümü de budur?) şimdi’nin uzamında daha doğrusu an’ın uzamında değer kazanması. Bunu Deleuze’ün köksap kavramıyla okumak mümkün olabilir elbette. Çünkü arzu burada hiyerarşi-tanımaz yapısız bir yapı sergiliyor. Geleceği ve geçmişi kendi an’ı içinde kapitone düğümleri ile bağlayıp kendi geleneğini eski geleneğin içinden ve ötesinden anlamlandırarak evrilmesini sağlıyor. Bu anlamda gelenek hem vardır hem de yoktur. İşte, tüm iktidarlar öznelere bir kimlik dayattıklarında arzu’nun bu ele avuca sığmazlığını engellemeye ve geleneği de aklı da uygarlığı da kendi ayarlarında sabitlemeye çalışırlar. Kapitone noktasının mutlaklaşmasını dilerler. O düğümü ve civarını metalaştırırlar.

İşte bizim aslında ‘kayıtsızlık metafiziği’ dediğimiz boyut devreye girdiğinde ne oluyor? Arzu, muhatap kılıcı hükümranlaştırıcı her türlü korku ve duygulanımdan kurtulup yeni kapitone noktaları oluşturmak üzere yolculuğuna devam ediyor. bilinmeyene ve özgürlüğe doğru. Evet Saliha’nın nefis bir şekilde saptadığı gibi bu göstergelerötesi yolculuk yeni çağdaş dervişin yolculuğudur (bizim dönem dönem Ücra’da dillendirdiğimiz yeni mistik şiir- ki argumanları da terminolojisi de eski mistikten farklıdır- de bu yaklaşımı benimsemiştir).

Nietzsche’nin hiçlik kavramı bir ‘negatif’ ontolojiye değil yaratıcı bir ontolojiye imkan tanır. Yoksa başındaki ‘negatiflik’ gibi bir nosyonla modernize olmuş kategorik bir varlıksallığa değil. Kendini değilleyen bir bedene değil kendi içindeki daemonik ögeyi ontolojisinde anlamlandıran insan için yaratıcı bier hiçliğe.

Hiçlik adaletin ikame edilidği yer olarak göründü gözüme. Belki bir başkası için de cennet’in öteki adıdır kimbilir 🙂

•    Murat Üstübal

‎”Arzunun nesnesi yoksa herhangibir uzam ve zaman bağlantısı ve bağlamı da sözkonusu değil”

Bu cümleye tam olarak katılmadığımı fark ettim. Düzeltiyorum, “Arzunun nesnesi yoksa sabit bir uzam,zaman ve bağlamı da sözkonusu değil” demek daha doğru olurdu.

27.01.2011

  • Bay Perşembe

şu anda oldukça ontolojik bir açımlamalar oldu Saliha ve Murat’ın son metafiziksel soruşturmaları. söylenenlerin bir çoğuna kuşkusuz katılmaktayım. ama bazı farkları da içinde-içimde barındırarak.

“Murat’ın dediği biçimde bir kayıtsızlık metafiziği. Nötr olmak. Olabilmek, zorlu bir derviş yolu. Modern dervişlik. Dervişe iktidarın her türü vız gelir. Yazınsal ve sanatsal ekseni bu temelde kurmak.”

bireysel aydınlanmalar için bu duruşu çok önemsiyorum, ama örgütlü aydın-sanatçı için nötr olma durumu imkaznsızdır. derviş ve devrimci farklı kavramlardır kuşkusuz.

21 yüzyıl için sanat-politika-etik-hayat bağlanmında düşünürsek,rasyonel politikalar ise tıkanmıştır, anlamsızlaşmıştır. bu nokta yeni bir ‘tinsel’ pollitikaya ihtiyaç olduğunu ben de 10 seneyi aşkındır söylüyorum.ki başlarda andığım “toplum düşmanı” etkinliğinde yaptığımız performansın tmel mottosu şuydu: ruhsal diriliş, ruhsal direniş.

keza, Ücra’nın “yeni mistik şiir” argümanlarına çağıl olarak bende ‘şiirin metafiziğine dönüş’ ve yeni metafizik şiir kavramlarını gündeme getirmiştim.

Modern dönemin saplantılı doğasından farkı bu tartışmaların tek yok olmadığını bilmek. aslolan deneyimdir ve bu çok kişisel bir yolculuktur.

ama dediğim gibi, bu noktada birey ile bir oluşum farklı etik kaygıları gündeme alabilir. ama duruş ile otonomi de bir birinden çok farklı şeyler de değildir.

hiç, sonuçta yeni ruhsal direnişin önemli bir kavramıdır, kişisel cephane olduğu kadar örgütlü bir güce de dönüşebilir.

ps: çok yoğun bir zamana denk geldi, özellikler Murat’ın açtığı 2. Gordion düğümüne dokunmak isterim, umarım sonsuzluk bana bu olasığını verirse. umarım aceleyle söz ve sözce çelişkisini arttırmadım, kendi düşüncelerimi ıskalamadım.

•    Murat Üstübal

Bay Perşembe’nin düştüğü şerhlere hak veriyorum. Bu anlamda, çağdaş dervişliği ne çok içkin ne de çok aşkın görmemek gerekir sanırım. Yani rasyonel eski tuzaklara yeniden geri dönmenin anlamı yok galiba.İçkin ve aşkın arasındaki sınırların belirsizleştiği hem içkin hem de aşkın bir içkinlik düzlemi. Yani, mesela, Deleuze-Guattari ikilisinin belirttiği içkinlik düzlemi düşüncenin içindeki düşünce olamayanı ortaya çıkarır. Dolayısıyla, biraz da daha organikleşmeye meyyal bir düşünce. iç-dış alışverişi, tekil-genel alışverişi fazla olan bir içkinlik.

örgütlenmenin doğası hiyerarşik midir? bu soru önemli. Modern ötesi her türlü yanıt bunu değiller. mademki ruhsal diriliş’ten bahsediyoruz o halde bunu eski aşkın söylemlerine ve muhtemel yeni söylemlerine (dinsel ya da ideolojik) sürüklemeden nasıl bir örgütlenmeden bahsedebileceğiz? Arif Dirlik’in postkolonyal aura kitabında bahsettiği Gergen’in postmodern örgütlenmenin özelliklerini Bakhtin’in heteroglossia kavramında gördüğünü söylemesi ilginçtir. Yani çoğul seslerin( anlayışların-tekilliklerin) temsil gücü kazandığı nonhiyerarşik köksapsal(yatay) örgütlenmeler. Ama sınırları bir o kadar belirsiz olması gereken şeffaf örgütlenmeler aynı zamanda. Hatta benim aklıma amip hücresi gibi her yöne hareket edebilen jelimsi sınırlarla elastikiyet kazanan bir yapı geliyor. (yapısız yapı). Kendi duyarlıklı kayıtsızlıklar metafiziği’nin coşkusunda hareket eden organik doğa içi bir kitle.. Burada ekolojik hareketlerin, kadın hareketlerinin ne kadar önem kazandığı ve duyarlandığı da ortada ( modern söylemlere fikse anlayışları kast etmeden).. hatta ve hatta ekofeminizm ayrı bir bileşke oluşturuyor burada modern ve ataerkil sistem eleştirisine soyunduğu için. Ama bu işin başlangıç noktası bir big bang gibi işleyen şu çağdaş dervişlikler, ruhsal dirilişler ve yeni mistik anlayışlar sanki.

•    Murat Üstübal

pratikte başka teoride başka yol izlemek, kaosun içinde diyalektik ve vs üzerine düşünüyorum, hala çoğunlukla sezgisel, imgesel ve içgüdüsel kafamda peşpeşe dizilenler… kuramsal olmaktan uzak… konumuz da sansür bağlamından “nasıl yapmalı” bağlamına evriliyor gibi. Sansür ve diğer marazlar bu asli soruyla dağılıp gidecek eklentilerden ibaret.

bu arada alelacele de olsa belirtmeden geçemeyeceğim; yine dünki düşüncelerime damgasini vuran “marjinaller birleşin” babında bir bölünmüşlük karşıtlığı, bir yere oturtma çabası Murat’ın son yazdıklarında karşılığını bulur gibi oldu. (devam edeceğim umarım:)

•    Murat Üstübal

Yukarıda korku ile ilgili söylediklerimize Ayşegül Tözeren’in şu görsel şiirinin ne kadar paralel durduğunu fark ettiğimde sizlerle paylaşmak istedim:

http://peepshowpoetry.blogspot.com/2011/01/blog-post_24.html


29.01.2011

•    Ergun Tavlan

‎53 yorum olmuş! ilgiyle okudum, okuyorum. keşke sadece okuyucu olarak kalabilsem. bu güzel havaya ben yazarak ne tür bir katkıda bulunabilirim, bilmiyorum. bir sosyoloğun sözlerinden yola çıkarak girdiğimiz bu fikir alverinde o disiplinin jargonunun kullanılacağını, konunun (iç sansür / dış sansür) somut göstergeler üzerinden ilerleyeceğini, “soyutlama”nın s’sinin bile olmayacağını düşünmüş olmalıyım ki, karşılaştığım ağır dilden tırstım! özellikle murat’ın dilini izlerken zorlandığımı itiraf edeyim.

konu epey genişlemiş, ama ben ilk başlardaki mesajlardan (ve ana konudan) hareketle birkaç şey söylemek isterim. sonra devam edebilmeyi umuyorum; evden çoook uzakta, nevada’da, çöl çalışıyorum. yusuf atılgan’ın adamıyım. 🙂

SOĞUKTAN DONANI BUZ İLE, SANSÜRÜ SANSÜR DİLİYLE….

iç sansür dediğimizde büyük oranda içerikten söz ediyoruzdur, belki biraz da biçemden, belki biçimden de… peki ama iç sansürün bir dili var mıdır? kendilerine iç sansür uyguladıklarını varsayarak şu örneklerle ilerleyelim: adalet ağaoğlu bu iç sansürü “ölmeye yatmak”ta türkçe üzerinden, christa wolf “medeia/stimmen”de almanca üzerinden, john fowles “mantissa”da ingilizce üzerinden gerçekleştiriyordur. ama bunlar ‘araç’ olarak kullandıkları ‘orijinal dil’lerdir. bunları ‘hedef dil’e çevirirsek

(okuduğu metni çevirmeden önce çevirmenin bir algıya ulaşması gerekir, ama özgün metinde iç sansürle ‘gizlenmiş’ valörün [gizlenmiş anlamın, gizlenmiş duygunun] bire bir aktarılması imkansız olduğundan valörü değil de valöre ilişkin kendi ‘açık’ algısını aktarır: bir dili başka bir dille okumak, aynanın arkasına sürülen ince metal tabakayı görmektir) ne görürüz?

orijinal-disiplin dili (‘üstdil’i) hedef-disiplin dile (‘konudil’e) çevirirsek… yazarın değil de aslında kimin konuştuğunu (ve kimle konuştuğunu) görürüz. —kalabalığın içinde 3 kişi birbiriyle konuşuyordur. kalabalığın içinde birbiriyle konuşan bu 3 kişi çok güzel anlaşıyordur. sonra bu 4 olur. sonra 5 olur. 6 olur… toplam eğrisi sürekli yükselir. içinde konuştukları kalabalık düzdür, sayısal değeri sabit & sonsuzdur.

ne diyor fıkra (adı üstünde ‘fıkra’, yani şehir efsanesi): “karı(mın) dırdırından bıktım, filozof oldum!” — dırdırı ‘baskı’ olarak okuyorum, filozofu ‘iç sansür’… aile dırdırından bıkıp filozof olmak, mahalle dırdırından bıkıp filozof olmak, akademi dırdırından, kanon dırdırından… dırdırları konuşmamız gerekmez mi? sonra sıra filozofu konuşmaya da gelir. ama biz sanki “olmak”ı konuşuyoruz: filozofiyi.

*

MELEKSİ / ŞEYTANSI

(KARAYILAN, “KARAYILAN” OLMADAN ÖNCE)

dış sansür, “dış sansür” olmadan önce neydi? dış sansürün öncülü, öncül aşaması nedir, kızlık adı nedir? bir tanım uydurayım: aileyi, mahalleyi, kanonu, medyayı, akademiyi, ideolojileri, murat’ın benim “dış sansür derken hangi unsurlardan söz ediyoruz?” diye okunabilecek soruma verdiği ilk cevapta adı geçen bütün yapıları tek bir adla tanımlayayım, bu yapılara “tiranlık” diyeyim.

nedir tiranlık? en baskın özelliğini öne çıkararak söyleyelim: açıklıktır.

nedir düsturu? (edebi üretim açısından, nedir?) “bir propogandistsin. unutma. yazdıkların açık bir anlam taşımalıdır. unutma. alımlayıcı için ‘okunabilir’ olmalıdır. unutma. karışık da yazabilirsin, yazıyı düğümlere de boğabilirsin, ama çözülmesi basit olsun. unutma. şeyler basittir. unutma. basit güzeldir. unutma.” vs.

yöntemi de söylersek: “ey yazar, sen şimdi bunları bil, bu bilişle yola çık, biz arkadan yol haritasını (estetik), trafik raporunu (kanon), hava durumunu (akademi) yollayacağız. gözün arkada kalmasın, biz yıllarla (gelenek) bunu yapıyoruz, merak etme. detaylara takılma. takılırsan, takıldıklarını, sonra, bir ara, bir şekilde, bir mola yerinde çözeriz. korkma, heyecanlanma, göreceksin çok kolay. tereyağı, kıl, çekmek…” vs.

abartılı bir özet oldu. kendi ruhuna uygun bir özet ama: kaba(ca).

bu tiranlık halidir, henüz dış sansür aşamasına gelinmemiş. yani hala reddetme şansın var, yoldan çıkma şansın, kendi yolunu bulma şansın, çıkışı bulma, direnme şansın… kabul ettiğin an, ‘aşama’ kaydediyorsun. dış sansür başlıyor.

şimdi bu düsturla ne kadar yol alabilirsin; şair olarak, yazar olarak ne yapabilirsin, neler yaratabilirsin? senden yaratman değil yapman isteniyor zaten. işin özü “yapmak”. bir yaratıcı değilsin, (yazı) yapıcısın sen. senden ayrıca yapıcı (pozitif, tiranı doğrulayıcı, doğrularını onaylayıcı) biri olman isteniyor. yapıcı bir yapıcı…

özetin özeti de (ki, asıl konumuzun çıkış noktasıydı) şudur: tiran, meleksidir.

şeytansı ise bu düzü, düzlüğü, düzgünlüğü bozar. “bozarak yerine şunu ya da bunu koyar” demeye getirmiyorum burada; “yıkarak kuran”, işin naturası gereği, gelecekte başka bir kurucu tarafından yıkılacak olandır, o döngüye bir gönderme değil bu… şeytansı, ‘düzgün’ olana saldırır. meleksinin ‘düzgün’ dediği şeye. ama meleksi o şeye ‘düzgün’ dediği için değil. o şey saldırılacak şey olduğu için: çıkış uçlarda olduğu ve uçları da o şey kapattığı için. murat o şeye “çan eğrisi” dedi. o ‘düzgün’ şey o derece eğri yani.

saldırmak, kapalı uçları açma eylemidir. olmadı kaosa giden yolu açar. kaos iyidir. çan eğrisindeki voltacı için yaratıcılık oradadır. kaosun kendi de yaratıcıdır.

*

BİR “ARZU” OLARAK GERÇEK

anlam, salt meleksiye ilişkin bir eleman değil. meleksi ile şeytansı arasındaki tek ortak bağdır da.

anlamı bir şişeye doldurabilsek, şişeyi dik olarak bel yüksekliğinde bir masaya koyup baksak, ne görürüz: ağzından dibine kadar anlamla doludur. şişeyi havaya kaldırıp alttan (altına) baksak ne görürüz: altındaki tortuyu. şeytansı için ‘gerçek’ odur. tortudur.

şişedeki şey baştan sona anlam değildir. şişedeki şey, olduğu söylenen şey değildir. şişedeki şey ‘düzgün’ değildir.

30.01.2011

•    Leon Felipe:

Sömürgecilik ve kölelik dönemi yerini muz cumhuriyetlerine bıraktığında mesela Trinad’da ya da Kongo’da düşünme alışkanlığı farklı bir yol çizerek kendine jargon üretmişti. Batakhanelerde ya da benim örneğim ankara yenidoğan’da çay kaşığına bile “fırfır” ismini veren bi tam polis karşıtı, tümüyle devlet şiddetinden muzdarip kocaman bi altkültür var. Burada sansür işlemez oluyor. Karakolda veya hakimin önünde bile yenidoğanlı olmayan birinin anlayamayacağı bir türkçeyle kavramları yeni baştan isimlendiren tüm açıklığıyla istedikleri düşünceleri, sövgüleri dillendiren bu dip kültürdekiler için sansür kelimesinin bi anlam ifade etmesi imkansızken “masal” devletin koyduğu ve üstünden insanları yargılayarak hüküm verdikleri ceza yasasının adı oluyor. Yazıya dökülmüş sözler yerine pavyonlarda söylenen bize çok tuhaf ve komik gelebilecek ama onların gözyaşları dökmesine neden olan şarkılar doğaçlama söyleniyor. Sansür velhasıl muhtemel bi okumuş kesim için büyük dert, tasa olarak kalıyor bu haliyle. Öte yandan İngiltere hükümetinin Marks’a göz yumması, yazdıklarını ve yaptıklarını, konuşmalarını pek önemsememesi onu sansür dışında bırakması hem onu anlamamalarından hem de kraliçenin vatandaşlarının komünizme asla yanaşmayacağından çok emin olmalarından. Marks’ı tehlike görmemelerinden kaynaklanıyor. Devletin, iktidarın varoluşuna tehdit gözüyle okuduğu kitapların, insanların yasaklanmasının yarattığı korku üst orta sınıfa ait yazarlarımızın, düşünürlerimizin pek azında yeni bir jargon yaratmıştır. Nixon’ın abd’de sansür komitesi üyesi olarak görev aldığı şu meşhur dönemde Elia Kazan gibi sinemacılardan bazıları rahatça kominist olduklarını düşündükleri insanların isimlerini vermişler, filmler misal bi rus köylüye bi amerikalının ” buğdayınız güzel” demesinden ötürü yasaklanmıştı. Rusların buğdayı güzel olamazmış! Sansür tabi türkiyede sinemada çok aşikardı. Görsellikte de. Reklamcılık veya resimler, heykeller Kuzgun Acar’ın çöpe atılan heykelleri mesela; kuvvetli iktidarın boşluklarına saldırıldığı, onu güçsüz bırakmaya çalışıldığı önyargısıyla hemen ortadan kaldırılıyordu. Sansür estetiği de hiç sayıyor velhasıl.

•    Leon Felipe:

‎”Hiç” sayıyor derken, ironi işte. “Hiç” ten ürken bi devlet yapısı var dünyada. E. Cansever’in Ruhi bey’deki hiçliği, Atılgan’ın Aylak adamındakinden, Neyzen’in hiçliği her ikisinden farklı bizim edebiyatımızda. Hiç’in tasavvuftaki mertebesi de başka yana Fransızların ve Almanlar’la Rus romantiklerin nihilizmi ile anadoludaki “hiç” arasında benzerlikler olsa bile hiç biri diğeriyle aynı olmuyor. Katolik Fransızlar, Protestan Almanlar, Ortodoks Ruslar. Din de sansürün ileri gelenlerinden olduğu için bu baya önemlidir. Vatikana karşı koyan bi Fransız rahatça tanrıyı öldürememişken, Friedrich bunu yapmıştı.

Tarihteki görevimi doldurdum, diyen ve deha olduğuna inanan insanlar yirmili yaşlarının başlarında intihar ediyorlardı birinci büyük savaştan önce. Viyana’da betofının evinin mahzeninde intihar etmek büyük dahiye saygı göstermekti. İçsansürün başka biçimi de intihar oluyor haliyle.

•    Saliha Nilüfer:

Leon Felipe, alt kültürlerin hepsine saygımız sonsuz:) kendine has bir bilgeliği var hepsinin, haliyle kendine has bir dili, yaşayışı. bütün alt kültürlerde ortak nokta bence sistemin tüm dayatmaları karşısında “değişmemek, yozlaşmamak” noktasında ısrarları, gösterdikleri direniştir, kendilerini aslanlar gibi korurlar. (bknz bir alt kültür olarak kimi roman toplulukları). sansür de vız gelir onlara, sopa da şu da bu da… ama sanırım bu kendi içlerine kapalı cemiyetle sınırlı bir kuraldır. her yerde her koşulda kendi hayat tarzlarını dayatabilirler mi? ileri sürüp, paylaşabilirler mi? böyle bir istekleri var mıdır? çoğun kapalıdır alt kültürler yoksa alt kültür olmazlardı, belki o zaman sansür kavramından da bizatihi nasiplenirlerdi.

zaten burada, düşünce katmanlarında dipten gerçekliğe doğru işleyen bir sansür mekanizması değil mi konuştuğumuz…

•    Leon Felipe:

Aslında kime neye göre alt diyoruz ilginçtir.Orada bi kabile kültü var zaten. Daha çok erkeklerin örgütlenmesiyle oluşmuş bir dil. Dışsal etkilere kapalı mı o kadar sanmıyorum. Son-uçta gelirleri dışa bağlı.

Öte yandan sansürün anlamını bilmeyebilirler lakin baya kafalarının dikinde yaşıyorlar diye bir şey de yok. Benim dediğim; Her zaman aynı jargonu kullanmadıkları. Kendilerinden başkasının anlamasını arzulamadıkları durumda kullandıkları dil çok farklı. İşe yarar bir alet onlar için kelimeler. Kendi hayat tarzlarını otuz senedir koruyorlar orada. Şimdilik biri yenidoğana giripte orayı değiştiremedi ama otuz sene önceki jargonun yerini yenisi aldı. ” Seni vizyona sokarım” mesela.

Seni döverim rezil olursun. Anlamında kullanılıyordu ama kalktı. Sene içinde değiştiği de söylenebilir. Hakim için kullandıkları kelime “susam” dı. O da değişti. Şimdi polise Behzat diyorlar mesela. TV dizisinden arak.

Alt kültürler sık sık değişime uğruyorlar. Bu değişime nereden baktığınla ilintili. Bi üst kültür varsa ve değişiyorsa alttaki de değişecektir haliyle.

Ama yapısalcılıktan uzak bir dil elbette. Oraların ciddi bir antropolojik çalışmasını yapmak gerekir. İslamcıların İstanbul ortasındaki site-devletlerinde de farklı bir jargon var. Cemaatlerin her birinin anadoluda aynı sözcükleri farklı anlamlarda kullanması keza. Bunlar da Canetti’nin hordalarını oluşturuyor zaman zaman mütecaviz oluyorlar. Hem dilleriyle hem davranışlarıyla devletten uzak durmaya çalışan bir çok kitle var.

Benim değinmek istediğim alt-kültürün yarattığı dile benzer bir dil bile yaratmamış içine kapanmış sanatçıların nazı. Ece Ayhan’ın üstü örtülü bir tarih dili vardır. Simgelerle hareket eden bir 68 kuşağı örtüsü vardır.

Bulgar bi sanatçının Alman parlamentosunun üstünü kocaman bi kumaşla örttüğü çalışması vardı. Orada tabi müzakereyle kurulan bi düzen var. Biz hala toplumsal patolojiyle içiçe yaşıyoruz. Egemen olan normlarla uyumlu bir dil olduğundan türkçe belki ülkenin herhangi bir yerinde bir maraz çıktığında dilimize de vuruyor. Sevgi Özdamar’ın türkçeye bi türlü nedense çevrilmeyen “tongue” kitabında baya anlatılmıştır mevzu. Hah işte bi de bu var. Çevirilerdeki sansür.


•    Saliha Nilüfer:

alt kültürün yarattığı dil benzeri bir dil yaratmaktan ben; zihni göstergelerin dayatmasından serbet atışa bırakmak, uzaklaştırmak, kısmen özgürleştirmek ya da kelimeler vasıtasıyla onları çarpıtıp gönlünün çektiği gibi kullanmayı anlıyorum. (aklıma bir roman mahallesinde üç silahşörler gibi kurtlar vadisinden arak “memati” vs isimlerle gezen delikanlılar geliyor. hayatları da topuktan vurmalar, gayrımeşru işler vs ile aynı mecraya akıyor. En basit “kitap” kelimesinin ne anlama geldiğini düşünün bu toplulukta. kitap denince zihinde (öbür uçtaki “meleksinin” zihninde) doğrudan tınlayan “kutsallık”, bilgi, sevgi ve vs’nın onlara ne kadar uzak olduğunu bizzat deneyimlersiniz. Kitap ancak içinde çingene atalarından bahsediyorsa kıymetli bir şeydir, okuma yazması olan herkes kitap yazabilir, el yazısı okunaksız herkes doktordur ve daha neler neler. alabora bilgelik.

Yazmaya soyunan kişinin işi kelimeler olduğuna göre, dediğiniz anlamda onları yaratan tüm kavramları böyle bir “sıfırlamaya” tâbi tutması muhteşem olurdu. adı alt olmuş üst olmuş, boşlukta salınan bir kaya parçasındaki bu arsız karnavalda neticede onlar karanlığa daha yakınlar.

bu sıfırlama için de esasen bir hayat deneyimi gerek. İnsan oturduğu yerde dili alt üst edip göstergeleri yaradana ters baktırabilir mi bilmem.

tartışmanın ilk başladığı noktadaki “uçmak” da dilsel bakımdan bir yerde buna tekabül ediyor olmalı: kavramların bunca yer değiştirdiği, yok olduğu anlamsızlaştığı, yerlerinin farklı kavramlarla dolduğu bir deneyimlemeye. ve deneyimlerden süzülen tortunun olduğu gibi aktarılmasına.

bunun türlü yolu vardır muhakkak.

31.01.2011

•    Bay Perşembe:

Alt kültür tanımına giren ve onu aşan örnekler gibi geldi Leon ve Saliha’nın andıkları. Dilin sahibi biz değil iktidarsa ve egemen dili kırmaya yönelik çabaların tümü incelenmelidir. Ama romanların lehçesinde cemaatin içsel işleyişi, işlevinde önemli belki de. Ama Dada’nın dile çekiçle girmesinde yakaladığım devrimci hevesten farklı bir kanal, algı var, doğal olarak burda.

Altkültüre sürekli artan ilgi, undeground kültürün popüler hale gelmesi, bende aydınların, akademinin ve genç kesimin kültürel devrime sıcak bakmasıyla ilgili. Fakat bu kültürel devrim, 68 ve benzerlerinde olduğu gibi politik devrimi kapsamıyor, hatta ona gönderme bile yapmıyor genelde. Boockin’in deyişiyle yaşam tarzına indirgenmiş bir anarşist görünüm ön planda.

Mustafa Khayati’nin önemli metni “esir alınmış sözcükler” yıllar önce Defter dergisinde yayınlanmıştı. İktidar sansür, otomatik oto-sansür ve kültürü aşan bir sorgulama açısından önemli bir giriş olabilir bu metin.

•    Murat Üstübal:

Sizler güzel güzel yazarken iştahla okuyorum, ama birden aklıma geldi ben de kıyısından girmiştim bu workshopa değil mi? Hemen masanıza bir sandalye çekip oturuyorum 🙂

Leon Felipe’nin sansürle ilgili söylediklerine bir ek yapmak istiyorum. O nefis bir şekilde anlatırken düşündüm. altkültüre işlemeyen bir sansürden bahsetti daha doğrusu sansürün işlemediği bir altkültürden.. soruyorum kendime bu altkültürün toplumsal projeye katılımı ya da politik unsur olarak katılımı ne derece bizi etkiliyor diye. Aslında ne kadar da birbirinden kopuk altkültürler içre bir yaşamın içindeyiz. bağlantıları koparıyor sanki bu sefer iktidar. altkültürler arası kooperasyonda sıkıntı var demekki. İktidar aygıtlarının bir işlevi de o gibi duruyor. Aynı zamanda hem bunu yapıyor hem de o altkültürün muğlaklaşmasını, etkisizleşmesini sağlayarak kendi içinde de bir kapitone noktası oluşturmasını engelliyor. Kapiton düğümlerini kendine bağlıyor. Çünkü biz herhangi bir altkültürün etkisini ancak o altkültüre aidiyet hissettiğimizde yaşıyoruz. Ama aidiyetlerin kitleselleşmesini sağlayacak ortak kapitone üretimi altkültür içi kapitone düğümü gerçekleştirilemediği için bir türlü gerçekleşemiyor. Öyle olunca iktidarın kültürel haklar diye bir sınır koymasını daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü kültürel hakların toplumsallaşması siyasi ya da ekonomik haklar olmadan nasıl bir güç odağı haline gelebilir. Sivil insiyatifler için de geçerli bu. Hangi sivil insiyatif kendi projesini başka bir projeyle ilişkilendirebiliyor. çok kopuk kopuk geliyor bana.

Bakın, Tunus’ta birşeyler oldu, Mısır’da da hali hazırda oluyor. İlk bakışta kitlelerin demokratik haklarını gerçekleştirmeleriyle mutlu oluyoruz. Fakat işin ard-planında farklı okumalar mümkün. Nobel ödüllü ali baradey başkanlığında bir muhalefet oluşuyor. Gruplar alt-talepleri gerçekleşmeyince birleşerek kitleselleştiler. Ama onlara anlam veren yani ortak bir ülküsellik veren bağlantı noktasında batı’nın hiç de rahatsız olmadığı belki de altan alta desteklediği baradey var. Burada kitlelerin taleplerinin ne kadar karşılanacağı yönünde kuşkuluyum. Sermaye kendine pazar arıyor, o yüzden bir zamanlar işlerine yarayan Mübarek gibi antidemokratik kişilikleri önlerinde engel olarak gördükleri için şimdi de tasfiyeye giriştiler. Ama antitezi de (ali baradey’i de) kendi güdümlerinde tuttukları için herhangi bir kaçak yok onlar açısından. şunu demek istiyorum diyalektiğin iki kutbunu da ele geçiren bir iktidar var. kapitone düğümü düğüm olup bir güç oluşturmadan kendisi düğüm atan bir iktidar var.

Bir de Leon Felipe’nin hiçlik üzerine söyledikleri ilginçti. Evet bizdeki hiç’lik kavramı ile batı’daki hiçlik kavramları farklı. (aslında batı’nın kendi içinde de farklı- bunu katolik ve protestan ayrımı üzerinden okuyan metinlere rastlamıştım, şimdi hatırlayamıyorum). Dikkatinizi dinlerin mitlerine çekmek istiyorum. Biliyorsunuz hrıstiyanlığın miti İsa’nın yeryüzüne yeniden inişi üzerine kurulu. Bir kurtarıcı planlaması. İsa’nın dünyaya ineceğine olan inanç batı toplumlarında bir rahatlama yaratıyor olabilir mi? Bu rahatlık üretimi ve üretimin üretimini rahatlattığı için mutlak bir hedonizm ve oradan da ucu bucağı belirsiz zevkler evreninde bir çıkışsızlık yaratıyor olabilir mi? Bu çıkışsızlığın adı nihilizm olabilir mi? Nihilizm de tüm umudunu İsa’nın yeniden inişine bağlamış olabilir mi? Yani sorumluluğu ve çıkışı kendi üzerinden atıp bir mite bel bağlıyor. Bekleyişin cehennemi korkunçtur bilirsiniz. Fakat islamiyette bu mit gerçekleşecek bir üretime muhtaç. Ahiret kavramı dünyevi değer üretimi üzerine kurulu. Bu dünyada yaptıklarınız ve ürettiğiniz değerler sizin ahiretteki ‘pozisyon’unuzu belirleyecek. Bu nedenle, islami hiçlik’in değer üretimi üzerinde durduğunu ve aslında sanılanın aksine oldukça dünyevi olabileceğini de düşünmek gerekebilir, bilemiyorum.


•    Murat Üstübal:

Aslında Saliha da altkültür sansür ilişkisinde benzer bir sonuca ulaşmış: “çoğun kapalıdır alt kültürler yoksa alt kültür olmazlardı, belki o zaman sansür kavramından da bizatihi nasiplenirlerdi.” Evet, altkültürlerin kapalı olması onları sansürden koruyor ama bir o kadar da siyasi ve sosyal açıdan etkisizleşmelerine ve muhafazakarlaşmalarına sebep oluyor. polar iktidar tutulumu için iyi bir örnek. her şekilde zapturapt.


•    Murat Üstübal:

yahu, bu polarite açısından baka baka polar eşofmanlarımı giyesim gelmiyor 🙂


•    Leon Felipe:

Altkültür: Bütünlük arz ettiği düşünülen bir kültür sistemi içinde, sistemin bütünlüğünü tehdit etmeyen ama sistemin bütünüyle tamamen örtüşmeyen ayırıcı özelliklere sahip kültürel varoluş biçimlerini ya da bir kültür sistemi içinde etnik dilsel ya da yaşam biçimi bakımından farklılık gösteren gruplara ait kültürleri tanımlamak için kullanılan terim. Sözlük tanımı bu altkültürün. Benim kastettiğim alt kültür bu diil tabi. Tarlabaşındaki yoksullardan veya Antalya’da eroin satan Zeytinli adında ki koca bir köyden bahsediyorum. Tüm köyün eroin işine bulaşmış olması tuhaf tabi. Eskişehirde odunpazarı semtine yıllarca hiçbir devlet memuru sıkı polis koruması olmadan girememiştir mesela. Yenidoğan halen öyle. Elektrik sayacı yok ki ne okuyacak memur bir yandan. Bir yandan da orada oturanların hepsi katil ya da uyuşturucu satıcısı diil. Sıradan devlet memurları, belediyede çalışan işçiler, üniversite mezunları da bol bol var ama onlar da semtin geleneğini sürdürüyorlar. Hiçbiri devletle bir ilişkisi olsun istemez. Buradaki çelişki gelirlerinin devlet tarafından ödenmesi diil elbette. Onlar devleti ya soyulacak ya da karşı koyulacak bir mekanizma olarak görüyorlar. Bu aslında bir mitos ama mitosa farklı yaklaşımlar tamamlayıcıdır. Her bir bakış açısı mitos ile simgesel alanlar ve toplumsal örgütleniş arasındaki ilişkilerin farklı yönlerini açığa çıkarabilir. Tabi ben olasılıksız örnekleme yapıyorum. Farkındayım doğru sözlerinin Saliha Nilüfer’in. Fakat varoşlardaki şimdiki yaşantıya altkültür demekten başka bir tanım bulamadım.

Evet eksi devlet derecede kutupta yaşayan bir iktidar var. Sımsıkı daralttığı bir alanda tutmaya çalıştığı alt kültürler ve birbiriyle müzakeresi olmayan sivil toplum örgütleri üstünden beslenebiliyor. Yozlaşmaya örneği satanistler üstünden verebilirken, işine yaradığını varsaydığı sivil toplum derneklerini destekliyor. Bu maskaralık can sıkıcı.

Ama devletin “broken windows thesis” diye bilinen sadece görüntüyü kurtarmaktan ibaret bir işleyişi var. Eğer sokaklar pis, dükkanların camları kırıksa orada bir suç örgütlenmesi vardır. Bu camları tamir eder yeni asfalt yaparsan sorun kalkar; hikayesi. Devletin sansür üstündeki hareketi de benzer bir gösteri. İşine yarayanlar her şeyi söyleyebilir istedikleri gibi sövebilir. Buna düşünce özgürlüğü der ve sansürün olmadığını iddia eder. Eğer dilde bir farklılık bir zorlayıcılık ve düşünmeye zorlayan yapıcılık, aykırılık varsa bunda hemen bir suç olduğu; dilin pis pencerelerinin kırık olduğu tezini yüklenerek dil hakkında soruşturma açar. Yahu Yıldız Kenter’in sinemada tecavüze uğramasını kaldıramamış filmi yasaklamış ” devlet memuru tecavüze uğrayamaz” demiş bir devlet bu. Neden bahsediyorum ben? Neyse bu kırık pencereler tezi ülkemizde çok dertli bir gerçek.

•    Bay Perşembe:

‎” Yahu Yıldız Kenter’in sinemada tecavüze uğramasını kaldıramamış filmi yasaklamış ” devlet memuru tecavüze uğrayamaz” demiş bir devlet bu.”

•    Reha Yünlüel:

yetişemiyorum. 🙂 dinlerken değil de dinlemeye çabalarken!

her birimiz soruları, ana ve  alt başlıklar ile anahtar sözcükleri de çıkartsak ne güzel olur dedim kendi kendime…

•    Saliha Nilüfer:

bay perşembe, kısacık bir not, romanların dili salt lehçe değil, Romani bulunduğu ülkenin gramerlerinden etkilenen başlıbaşına bir dil. ama bir de, hacıhüsrev çingenelerinin dili var ki bu da içinde türkçe, kürtçe, zazaki kelimeler olan bir dil (grameri romaniden farklı mı bilmiyorum), salt kendilerini korumaya yönelik icat edilmiş gibi.

reha, sahiden böyle bir ihtiyaç ben de duyuyorum.

mesela günler öncesinde avangard ve post sanat üzerine biraz not aldıydım sırf konu leon vasitasıyla alt kültürlere geldi diye vazgeçtim, bir yandan başka yere taşınırsak bölersek, takip etmeye zaman olmayacak sanki. arada biriktikçe hard copy yapmayı tavsiye ederim.

bir de yazarken başlıklar koymak??

olabilir mi

•    Bay Perşembe:

başlık koymak, deneme yada makale yazmak gibi, buradaki atmosfere bana göre ters.

bir yanlış sözcük kullanımı olmuş, romanların dili(daha doğrusu dilleri yada dil yatakları) diye düzeltiyorum.

bu arada ben izmirde iilk 20 senemi, basmane-ago…ra-ikiçeşmelik hattında geçirdiğimi eklemeliyim.

•    Reha Yünlüel:

yok ba$lik koymaya gerek yok. ama olasi ba$liklar, alt ba$liklar cikartilabilir gene de. ben postaya koydugum linki devamli surette guncelliyorum.

linki buraya da ekleyeyim:

https://docs.google.com/document/d/1cyg1gM2ZVFNamlocSEznzg8SOOJEeNwbai6bosrlX5g/edit?hl=en

01.02.2011

•    Saliha Nilüfer:

Şerif Mardin’le başladık. az önce aldığım çıktıya göre (28 sf) ne olur ne olmaz facebook da kapatılabilir:) hala konunun açılabilecek kimi başlıkları var, “düşünce dünyamız” (dendi de, var mı böyle bir yekvücut oluşum yoksa amorf, yönünü ne… doğuya ne batıya layıkıyla dönememiş bir malzemeen ibaret mi?) ile sansürün şekillenişi mesela.

şahsen başka bir soru tın tın etmekte konuşmanın bir yerinden beri, ısrarla: pekala, kolları sıvadık iç sansürü aşmaya gayretlendik, dış sansüre kılıç kalkan, sonra? Donald kuspit’in tabirlerinden çalarak söylersem, “ayna ayna dünyevi duvardaki ayna, sanat yine yeniden en doğru din olabilir mi?”insan ve sanat eseri arasındaki kayıp, olmayan iletişimi kurabilir mi? yoksa daha da mı artırır?

kurabilirse nasıl?

bütün yollar bu sorulara yanıt arama çabasına takılıyor benim açımdan , “çağdaş sanat manifestoları”, ve “ücra”yı da edineceğim en kısa zamanda…

•    Reha Yünlüel:

“Doğumunun 100. Yılında Jean Genet” iç. Açık Radyo [22 (16?).12.2010]

http://www.acikradyo.com/default.aspx?_mv=a&aid=27628

http://ia700303.us.archive.org/30/items/Genet16Aralik2010/Genet20101216.mp3


•    Bay Perşembe

orada en çok eğlenen, şenliğin tadını çıkaran Burroughs bence. elinde ses kayıt cihazı kaosun sesini almaya çalışıyor. çocuk heyecanı ile oradan oraya koşturuyor.isyandan beklentisi yok, kargaşayı seviyor.

02.02.2011

•    Leon Felipe:

Türkiye Çingenelerinin konuştuğu dilin grameri Sanksritçe’den geliyor. Eftalitlerle beraber Adriyatik göç güzergahını kullananlar ve Macaristan ile Romanya’daki Çingenelerin gramereri de aynı. Zazaca Persçe kökenli bi dil yapısına sahip. Ma…trak ama Chicago’da Bahai camisi vardır. Evanston’dadır bu ve bekçisi İranlı bir çingenedir. Bahailer malum katledildiler. Chicago’da baya uzun kaldığımdan beat kuşağından hala yaşayabilmiş bi kaç kişiyle tanışmıştım. ” Esrar” kelimesini çok seviyorlardı. Tabi okumaya meraklı ender Amerika gençliklerinden evrildiklerinden bu kelimenin sırların çoğulu anlamına geldiğini kendilerince keşfetmişler bundan da keyifle söz etmişlerdi vaktinde. ABD sansürün anavatanlarından biridir öte yandan. Halen devam eden ciddi bi mekanizmaları var. Ne gazeteciler ne de onlardan hiç haz almayan Spartakistler FBI korkusu olmadan bir cümle edemiyorlar. Bilmiyorum hiç işittiniz mi? Bir belgesel vardı. Porto Rico’nun tam bağımsızlığı için çabalayan dört kadın dışarıdan bakıldığında eski tarz, tuğla, grotesk, çatısında baykuş heykelleri, gargoyle bulunan dört katlı, etrafı çimenlerle kaplı; dışarıdan seyredildiğinde “hoş yapı” denilebilen bi yerde kimseyle karşılaşmadan, konuşamadan ki buna gardiyanlarda dahil; otuz senedir hapisler. Sansürü; toplumsal yaşam geometrisini Simmel’in formalizmindekince bir yaptırım ve cezalandırma kuvveti olarak gören iktidarlarca hırsla kullanılması Ginsberg’i heyecanlandırmıştı. Fakat sadece heyecanlanmak ve eğlenmekle kaldılar. Aile kültüründen bireysel özgürlüğe geçişi sağlam bir düşünce kıskaçına aldı gerçi Beatnikler ve 68’in kökü oldular. Ortada ağır, hantal devletle gençliğin narin, atik çekişmesi vardı.

•    Leon Felipe:

SaliHa Nilüfer’in sözünü ettiği “ne doğuya ne batıya” elimizi uzattığımız ktaplarda bizi uğraştıran ” düşünce dünyamız” sorgusu hayli önemli.

Şerif Mardin mesela hangi ekolden beslenerek “Jön Türklerin Siyasi Tarihi” beş ciltini yazdı? Neredeydi bunu yazarken? Kütüphanelerimizin durumu içler acısı. Chicago üniversitesinin kütüphanesinde bulup okuduğum kitapların çoğu burada yok. Sansür ve okurluk! İktidarın halk kütüphanelerine bakışı aşikar. Bir sürü kütüphanecilik bölümü mezunu işssizken, halk kütüphaneleri kapalı. Kitaplar çürüyor. Piccadilly’deki kütüphanede milyonlarca kitap varken ve bunların yarısına elinizle değebiliyorken bizde kütüphanelerde illa zoraki bir araştırmacı belgesi istenmekte. Bunu edindiğinizde kitabı isteyerek arsızca fotokopisini çektirebiliyorsunuz. Rafların arasında dolaşarak kendinizi ummanda hissetmek gibi bi şansınız yok. Burada devletin kendi vatandaşına “okumasın” diye bir zoraki yaptırımı mevcut.

Renan’dan sıkça bahseder Edward Said. Şarkiyatçılık meselesinde önemlidir tabi bu filolog. Renan için ham gerçeklikten kopartılarak öğreti düsturlarından oluşma bir deli gömleğine sokulması halinde şiirsel bir dönüştürücülük kazanacaktır doğu dilleri. Ham gerçeklikten kopartmak.

Ardındakini aramak. Saliha Nilüfer’in eğer yanlış anlamadıysam sorusu,

insan sanatı kendine benzetebilir mi? Kendisi kadar çelişkili olur mu? Ya dek dayanıyor bu sual. Tuhaf.

•    Leon Felipe:

Bi de tabi çok önemli; İstanbul lehçesi. Anadolulu sanatçılar bu ağza kavuşabilmek için uğraşırlar. Ahmet Haşim gibi leyli meccani diillerse ne fransızcada ne de türkçe de ki Ahmet Haşim’le baya baya “arap” diye dalga geçilmiştir istanbul entelijensiyasında; muvaffak olamayan çokça şair vardır. Öncel olarak bakarsak türk edebiyatı şiir üstüne kuruludur.

Nazım Hikmet bu yüzden kendine verdiği ad ile bile önemli bir köprüdür. Reha’nın suali bu nedenle çok kıymetli. Saliha Nilüfer’in ki de keza ağır bir soru. Türkiyede, osmanlıdan, enderundani gelen bi adet belki de ama neyse sesin tınısı çok dert ve önem taşımıştır. Sansürden bahsederken misal derdini güzel ve sesi ahenkli Azmi gibi şairlere Osmanlı hanedanlığı boyunca bazı önemli addedilen sarayın hoşuna gitmiş şairlere hanedandakiler ulema sınıfındandırlar demiştir. Ulema olduktan öte artık sözünü esirgemeyebilirsin. Şimdi gün içerisinde dikkat ediyorum tasavvuftan ziyade Allah’a yakarmayı iş edinen şairler pek muteberler. DEvlet katında onlara türlü kazanç kaynakları sunuluyor. Haliyle hepimizin bildiğince; ki ben onlardan biriyim; işi gücü düşünmek ve şiir yazmaktan başka herhangi bi mesleğe sahip olamamış insanlar devlete yahut hükümranlığa yakın durmadıkça aç bilaç öleceklerdir. Kendi üstümden örneklemem gerekirse ki mapus yattım, askere gitmedim, alınmadım; üniversiteden defalarca atıldım. Bursum iptal edildi. Sırf muhaliflikten mi acaba bunlar? Tabi ki diil. Reha soru yaz demişti. Benim sorum şu: Nasıl? Bu denli batı eğitimli kişi nasıl kendini ” geoid bir dünya yaşasın ibn-i khaldun” diye gömer ve sadece seyreder.

Bizim entelijensiyamızda bir temaşa vardır. Evangelino Misailidis’in “Temaşa-im Dünya ve Cefa-kar-ü Cefakeş” ki ilk türkçe romandır Karamanlı harfleriyle yazılmıştır; anlattığı gibi sadece bi temaşa halindeymişiz gibi gözüküyor bana.

•    Leon Felipe:

Chicago kütüphanesindeki Türkiye bölümünde okuduğum Türkçe kitapların çoğu Türkiye’de yasaklanarak toplanılmış ve yakılmış, imha edilmişti.


•    Leon Felipe:

Ergun’un sorusunda Türkiye’de unutulmuş bir Fethi Naci var. Eleştiri. Doğu toplumlarında özellikle bizim ki kadar sonradan kendini toparlamaya uğraşanlarda kötü bir şey addediliyor. Bırakın yapsınlar. Diyen bi kesim var. Hiç olmamasından da…ha iyidir diye yıllar boyunca tiyatroda müşfik kenter oynadı. Genco Erkal’den bahsetmiyorum bile. Ama can sıkıcı. Yani Haldun Dormen’ler Nejat uygur’lar var. Türkiyede neredeyse her üniversitenin bir tiyatro, oyunculuk bölümü mevcut. Binlerce oyuncu yetişiyor her sene. Tabi burada bir şeytansılık da var meleksi tavır da.

Burada bir kanondan bahsedilebilir. Ergun’un sezdiği çok doğru.

Sinema, tiyatro, babadan oğula geçen opera anadan kıza geçen bale ve orkestra müzisyenliği sadece kanon diil nepolizmdir öte yandan.

Kısaca yalçin küçük.

Fakat bu gereklidir de. Ayrıca tüm dünyada böyledir. Mozartın babası sokak serserisi diildi. Deleuze’ün babası fırıncı olmamıştı.

Düşünce pratiğine kendine yabancılaşarak bakabilenler daha akla aykırı analitik fikirler üretebilerek yaratıcı olabiliyorlar. Şerif Mardin’in de bi yandan anlatmak istediği tartışmamızın başlangıcında buydu: Aykırı kalabilmek. Bunun için tabi burjuva olman gerekir en azından.

Yoksa kaybedersin bahiste kendi sözlerinin anlamını.Kaybettirirler.

Anlamı kaybettirmekten çok anlama yeni bir kılıf vererek gerçeği unutturmaktan yana tavır sergileyen muhafazakar bir kalkan var toplumun önünde. Bir yandan ” likert scale” öte kenardan kısıtlayıcı sansür. İkisini bir arada özgürlük adı altında menfaatten çok sansürü insanların özgürlüğünü ve fikirlerini tehdit eden düşünceleri koruyan bir mekanizma olarak öne süren yapı mevcut.

•    Saliha Nilüfer:

Leon felipe, soruyu sesli düşünerek, şöyle sorabilirim yeniden,

İnsan ve sanat eseri arasında post sanatla beraber kopan iletişim (baudrillard’ın tabiriyle hayat olmaya soyunan, günlük yaşamı mistikleştiren post sanatla kaybolan ilüzyon) yen…iden tesis edilebilir mi? Sansür bu meselenin neresinde? (-ön koşulu, bu denklemin bir bileşeni, pratikte engel, sıfır etkeni)

Sanata bugün esasen oynadığı ayrıştırıcı rolden farklı birleştirici rol atfedilebilir mi? Sanat bir zaman sahip olduğu “dünyevi din” tahtına yeniden kurulabilir mi? Okur-yazar- çizer-biçer-takip eder- hatmeder kesim için bir eylem platformu /birleştirici bir eylem platformu/ olarak sanat düşü olası mı? Sanatsal eylem sanatın önüne geçmeli mi? Sanatsal eylem nedir? İçin’siz bir kavram var mı? Sanatın eylem bileşeni ve karakteriyle (yukarıda üç aşağı beş yukarı hemfikir olup farklı yollara dağılabilme potansiyelinin altını çizdiğimiz) modern dervişin içsel duruşu çelişir mi? Aynı zamanda hem sürrealist hem toplumcu gerçekçi hem bir başka şey olunamaz mı? Kaotik çağın sanatına ne tekabül eder? Gündelik kaosun sanat eserlerinde kaotik bir tarzda yeniden üretilmesi bir sanatsal yanıt mıdır? john cage sanat biçimlerimizle yaptığımız anarşistçe nefes almaktır demiş, sadece nefes almak yeter mi? nefes olmak? ve vs…

sanat ve iletişim…

sansür bunun epey pratik, mekanik, dolaylı bir yerinde bana kalırsa.

konuyu dağıtma eğiliminde olduğumun sinyallerini baştan beri vermekteydim.

bunun için affola:))

not: biliyorum bir kitap oylumunda, hatta hayat hacminde sorular. 🙂


•    Leon Felipe:

‎”Sanatsal eylem sanatın önüne geçmeli mi?” Allende şöyle yazar: Simsiyah bir piyanonun üstünde beyaz bir katırı sadece ülkemde görürsünüz. Kendi kelimelerinizle oynamayınız. Modern derviş yoktur. Eline kamera almış tv’lerde feryat eden bedavacılar vardır. Gerçek üstücü “olmak” diye bi husus aptalcadır.

Ya gerçeklerin üstünde oynarsınız ya da gerçel olanları dinleyenleri seyre dalarsınız. Biraz duralım.

Eğer batılı gibi konuşacaksak o veche davranalım. John Cage etc.

Yorucu. Sansürün de yasakların da basit her tekimizin katılacağı yalın açıklaması var. “Kaotşk çağın sanatına ne takabül eder?” sualinin açımlaması yok. Kelime karmaşasından başka bir arguman yok. Evet, hoş sıralanmış sözler sizinkiler. Ama ben ne kadar bayadır; uğraşıyorum; sözü sansüre geri getirmeye Saliha Nilüfer; siz ise sansürün öte yakasısınız. Çok tesadüf ettim buna; bir şey şöylemeden uzun uzun konuşmak. Nefes almak? Nefes olmak? Bu nasıl bir tümce kendinize gelin lütfen. langue and parole….

•    Leon Felipe:

Ötesi, ben post sanat diye bir şey duymadım. Sanatın özellikle biçimi olmayacağına inatla inanlardanım. Biçrm deseydiniz belki; amerikalı ya da ingiliterelilerin sanatla ilintilerineyse kuşkuyla bakarım. İngiltereden ya da kumrusundan sanatçi sadece 70’li yıllarda çıkmıştır. BayPerşembe zaten bundan bahsediyordu: Yoruyorsunuz beni hanım efendi. Kelimelerle didiklenecek kadar kabir yok ortalıkta.

03.02.2011

•    Saliha Nilüfer:

‎???????????

•    Saliha Nilüfer:

bana bir demagog muamelesini layık görmüşsünüz, canınız sağolsun. kavramları yersiz, yanlış, kendime göre kullanıyor olabilirim… kelimelerin ardındaki duruşu anlamaya çalışmanızı rica ederim. ben okuduklarıma böyle yaklaşmaya çalışıyorum….

bazı şeyleri verili kabul ettikten sonra sorulan sorular onlar,aşma çabası, yetinmeme.

söylenenleri anlamaya çalışıyorum, sorularım da samimi, laf kalabalığı değil, bunu böyle anlamanızı rica ederim.

söyledikleriniz ıskalıyor düşündüklerimi ki bu da çok normal. burası facebook, kimse birbirini tanımıyor, misal tanımak için, konuştuğum insanların ürünlerini alıp takip etmeye çalışıyorum iki gündür.

zannettiğiniz gibi hanımefendiye “layık olacak” ciddiyette biri değilim.

derdim polemik değil, zamanım da yok böylesine.

selamlar

•    Leon Felipe:

Benim sersemliğim özür dilerim. Dün biraz öfkeliydim saçma sapan laflar ettim. Dediğiniz gibi facebook burası ve imtina etseniz bile geri dönüşümü yok.

•    Reha Yünlüel:

bence germeye gerilmeye yok. alıp veremediğimiz düşüncemiz olsun. kurtardığımız bir şey de yok üstüne üstlük. anlamaya çalışma çabamızı burda yakalanan “büyü”yü kaybetmeden devam edelim. yoksa ne ki, çek kuyruğunu gitsin! hangimizin polemik…lere saçacak zaman lüksü var ki? selâm sevgi

•    Özcan Türkmen:

Otosansürü konuşmak, belirleyici toplumsal tabuları konuşmak değilse nedir? Kendisini ölümle, işkenceyle, tecritle, yalnızlıkla, hastalıkla, delilikle cezalandırabilecek denli yaygın, güçlü ve acımasız bir toplumsal bedenin karşısında iyiden iyiye ezilmiş hissetmese, özgürlüğünü daha en başından feda eder miydi birey? İktidar, toplumun tabulara olan gereksinimini, kendisine duyulan bir gereksinim halinde topluma tekrar dayatabilmek derdiyle tabuyu örgütleyip kurumsallaştırır; ancak tabu, toplumsal ölçekte kök salmıştır. Tabunun işlevi nedir o halde; tabu öncelikle kimler tarafından, neden, nasıl var ediliyor? Bunu anlayabilmek adına elimizdeki başlıca araçların karşılaştırmalı toplumsal tarih ve psikanalitik kuram olduğunu düşünüyorum. Otosansür, modernitenin sahibi olan toplumlardan ziyade bizim sorunumuz olduğu için kendi toplumumuzun özgül tarihine bakmalıyız önce.

Yeni Çağ’dan itibaren, yüzyıllar boyunca, Dünya’nın geçirdiği büyük paradigmal dönüşümlerin, modernitenin dışında kaldık. Bu kırılma noktasının en yalın ifadelerinden birisi, 16. yüzyılda yaşamış olan Köroğlu’na aitti : “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu”. Eski zaferlerin yerini askeri başarısızlıklar, toprak kayıpları, ekonomik bağımlılık, nihayet I. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra da Anadolu toprağının açık işgali aldı. Cumhuriyeti kurduktan bunca yıl sonra, bugün bile donanımsızlık, dışa bağımlılık ve Dünya’dan dışlanmışlık yüzünden gelecek kaygısı ve çözülme, asimile olma korkularıyla yaşıyoruz. Bu korku ve kaygılar, yüzyıllar sürmüş tarihi depresyonla birlikte travmatik bir şiddetle bastırılarak toplumun bilinçdışına itilmiştir.

Orta Çağ sonrasında olup bitenler, sükunetle ele alınamadı; tersine, ateşli ve inkarcı bir refleksle karşılandı. Örnekse, politikaya damgasını vuran “bölünme korkusu”, Anadolu’nun heterojen etnik yapısının da etkisiyle, bahsettiğim korkunun yeni bir kılıkta toplumsal bilince çıkmasından başka bir şey değil. Bastırmanın şiddetiyle doğru orantılı olarak karakteri sertleşen savunmanın yanına güç olarak çağıracağı şey, elbette geçmiş gücünün göstergesi saydığı zaferleridir. Bu zaferleri sağladığı düşünülen manevi güçler (dini birlik, etnik birlik, bölgesel birlik) yüceltilerek yeniden çağrılır. Bu çağırma esnasında, çağrılan manevi güçlerin kutsallığının pekiştirilmesiyle birlikte, geçmişe atfedilen birliğin kendisi de arzuyla karışıp mitleşir ve tabulaştırılır. Birliğin bunca hassas bir konuya dönüşüp bunca vurgulanmasının başka dayanakları da var kuşkusuz: Tarihsel göçün beraberinde getirdiği kimlik karmaşası, yakın göçebeliğimiz, Anadolu’daki yerleşikliğimizin görece kısa tarihi, ulus-devleti geç ve güç kurmamız, bu sırada ve onu izleyen yıllarda yaşanan travmalar… Birlik, bir anlamda bizim hala sağlam bir zemine oturttuğumuz, daha doğrusu hangi zeminler üzerine oturması gerektiğine dair uzlaşıma varabildiğimiz bir konu değil.

Birlik ülküsüne ilişkin tabunun lügatinde “ihanet”, en büyük suçtur. Bu suçun kapsamı ise, yine bastırmanın şiddetiyle orantılı olarak, son derecede geniş tutulur. Yazmak, mesela, başlı başına kuşku duyulacak bir eylemdir; çünkü yazı, bize “ötekinin egemenliği”ni hatırlatır. Ötekinin egemenliğini hatırlamamak, unutmak, küçümsemek (kalem güdük, gülünç bir kılıçtır!), tanımamak, buna karşılık geçmişimizin, sözlü-sazlı kültürümüzün içinde esrimek isteriz; çünkü sevimsiz gerçekliği bir anda değiştirmek gücünden mahrumuzdur. Gene de nostaljik bir tutkuyla çağırırız o gücü; futbol karşılaşmalarını “Ölmeye, ölmeye geldik”, “Avrupa, Avrupa duy sesimizi!” vb. tezahüratlarla geçmiş fetihlere, akınlara benzetiriz. (Hakem, olmaması gereken bir öğedir orada; uyguladığı kurallarla “ratio”yu, başka bir deyişle “mertliğin bozulduğu” o İbnelik Çağı’nı temsil ettiği için onu en kaba biçimde yuhalarız).

Birey, cezalandıran tabu karşısında öylesine yalnızdır ki birey olarak özgünlüğünün ve farklılığının ifadesini, eşdeyişle özgürlüğünü tabuya, yani toplumun kendi bekasının yegane yolu sayıp ürettiği idealler ve yasaklar dizgesine feda eder çoğunca. Feda ediş genellikle bilinçdışıdır; çoğu kez neyi feda ettiğimizin farkına bile varmayız. Böylece aslında tabunun safında yer alırız; tıpkı bu yazıyı okuyan birilerinin yazılanları anlamaya çalışmaktansa derhal defansa geçeceği gibi.

– Reha Yünlüel’e beni Şerif Mardin’in bu yorumundan ve bunun etrafında gelişen tartışmalardan haberdar ettiği için içten teşekkürlerimle –

•    Leon Felipe:

Facebook’un ki ben faça defteri demeyi yeğ tutarım; devlete bilgi kaynağı olduğu malum. 5651 numaralı kanunun 6. maddesinde herhangi bir web sayfasını, bloglar da dahil; kullanınca devletten hem izin almanız gerekiyor hem de sizinle beraber… bu sayfayı kullananlarla ilgili tüm “trafik” diyorlar; erişimi olanları sayfayı kapatma tarihinden üç ay önce ulaştırma bakanlığına “şu şu benimle beraber bu sayfayı kullanarak biri diğeriyle yazıştı” jurnalinde bulunmanızı şart koşuyor. Yapmazsanız on bin lira para cezası var. Ki bu yasalar 1934 yılından kalma. Ufak tefek değişiklikler yapmışlar. Bu bana Eşber Yağmurdereli’nin bir sözünü anımsattı. Yasa ve yasak. Aynı yapı. Öykü ile olay örgüsü aracılığıyla kendini duyurmakta ısrar eden bir yapı. Coşkuyu, arzuyu sanat biçiminde dile getirmenin tek yolunun ona nesnel bağılılaşık bulmaktan öteye geçemediği bir dil. Rachovsky adında siyah birliklerin komutanı çar yanlısı, Dreyfus olayları sırasında Fransızlara yardımcı olan aşırı sağcı bir

yahudi düşmanının yazdığı” Sion Bilgelerinin Tutanakları” isminde kitap vardır. Bu kitapta yaşlı bilgeler basın özgürlüğünü ortadan kaldırmak istemekte ancak müstehçenliği teşvik etmektedirler. Liberalizmi eleştirirken çok uluslu şirketleri desteklemeye devam etmektedirler etc.

19.yy Fransasında üretilen bu metin Avrupa’yı kat edip Hitlerin eline dek ulaşır. Sansürün mesela “kavgam” ya da Marcel Ussan’ın ağır faşizm kokulu saldırgan, yahudilerin kendilerini övdükleri seçilmiş kavim hikayeleri, sansürlenebilir mi? Böyle bir okuma olanağı olmasaydı Hitler olur muydu?

05.02.2011

•    Murat Üstübal:

Tartışmaları ilgiyle izliyorum, elbette yer yer mesele dağılıyor gibi oluyor ayrıntılarla ya da başka istikametlere dallanıp budaklanmalarla. Ama elbette bu da sansürsüz serbest bir düşünce ortamından kaynaklanıyor-bu güzel. Çünkü dallanıp …budaklanmaların bizde konu çerçevesinde nasıl bir açılım sağlayacağını bilemeyiz, biraz da zihin ötesi, zihinlerarası bir şey bu. o yüzden her yaklaşım önemli ve değerli.

Saliha’nın post sanatla ilgili bağlamı arada kaynamasın diye yazmak istedim. aslında Saliha’nın Donald Kuspit’in sanatın sonu ve sonrası için kullandığı postsanat kavramını kullanması ilginçti. Çünkü Kuspit bu tespiti yaparken Duchamp’ın pisuvar’ı sonrası değişen değiştiğini düşündüğü konjunktüre uygun bir açımlama getiriyordu. Gerçi Kuspit Duchamp’ı fetiş sanatın yani kurumsallaşan sanatın temsilcisi olarak görüyordu ve sanatın duchamp-sonrası yani postsanatta nasıl olabileceği konusunda bir ufuk sağlıyordu. Bana kalırsa, Duchamp’ın pisuvarı kurumsal sanat eleştirisini bizzat kurumsal olanın içinden yapmasıyla değerliydi. Çünkü kurumsallığın dışından bir eleştiri getirmek kendini öteki kılıp bir eleştiri getirmek kurumsallığın sınırlarını gevşetmeyebiliyor, belki içerden bir eleştiri ya da ayna tutma çok daha etkin olabilirdi ki etkili de oldu. Kurumsallığın getirdiği sansürün içeriğe ve sanatsal geleneklere aksi tutum sergileyen anlayışlara yönelik olması meselenin aynı zamanda politik de olduğunun en büyük ispatı. Sanatsal ya da güncel politik fark etmiyor.

Sanat ve sanatsal eylem birlikteliği konusunda temkinli olmakla birlikte, şunu söylemekte yarar görüyorum. Sansürün yarattığı korkudan bahsetmiştik. Bu korku nesnesiz ama nedenli bir korkudur. Sanatçı varoluşunun kaygısında ( kendi farkındalığına ve boşluk karşısında) duyduğu korku ise bu sansürün ötesindedir. Bu korku nedensiz bir korkudur. İster istemez varoluşunun izini takip eden için nedensiz korku nedenli korkuyu da kapsayacak şekilde daha derin ve engin bir korku . Lafı uzatmayayım, her türlü sansür kendi varlığını canlı tutan için kendini sorgulayan için indirgenmiş bir tahakkümdür, zorlayıcıdır ama sanatçı bunu da kendi varoluşunda anlamlandırıp ters çevirebilir. Barnett Newman, estetik edimin her türlü edimden önce olduğunu duyurduğunda buna ‘temel estetik kök’ demişti. her türlü korku ve kaygısına yönelik verdiği tepki estetik bir tepkiydi, konuşmadan falan önce diyor Newman. ve anlaşılıyor ki bu tepki oldukça da mistik bir tepki nedensizliğiyle( belki nesnesiz değil ama).. bu estetik edim sanatsal eylemimizin karşılığıdır. verdiğimiz her tepki sanatsal olduğu kadar da yaşamsaldır. modern derviş ya da benim tercih ettiğim şekliyle çağdaş derviş öyle muğlaklık anlamında mistifikasyona girişen değil, kendi doğasının karşılığı olan tepkiyi verendir, sanatçıdır. benim kastım olan mistiklik muğlaklık değil, kendi içinde üretim ve yaratım aşamalarını derinleştirip dışarıda değerlendiren.. Gerçi Kuspit Duchamp için konuşurken bu edimin hep toplumsal kaldığını söylemişti, fakat bu toplumsallığın toplumu ve kurumlarını içerden hırpaladığını söylemeden edemiyorum. fetişi fetişle yıkmak! Bilemiyorum. Temkinliyim..

06.02.2011

•    Özcan Türkmen:

Şu notu eklemeyi unuttuğumu farkettim: Şerif Mardin de Rimbaud ve Baudelaire isimlerini vermekle konuyu arka planda da olsa “modern”le ilişkilendirmiş oluyor bence. Daha sonra Borges, Lacan ve Foucault örnekleriyle de bizde daha ziyade bir …moda olarak algılandığını savladığı “postmodern”e geçiş yapıyor. O arada belki bir köprü olarak Freud’un ismi geçiyor ki Mardin’le o uğrakta da buluşuyoruz. Enteresan olan, Mardin’in bu uğrakları açmak yerine “suç”tan, “bayağılık”tan ve bu sonuncusunun karşıtı bir yerde konumladığı “ideal tutku”dan söz etmesi. Bunlar da muğlak kalıyor. “Suç”u tabuyla kolayca bağlantılandırdık farzedelim; ama “ideal tutku”ya “çağdaşlık ülküsü” örnek gösterilebilir mi ve “bayağılık” da “arabesk” mi mesela? Yazımda Mardin’in sezinlendirdiklerini açmaya çalıştım; ama mesele, kitaplaşacak önemde ve hacimdedir.

07.02.2011

•    Sibel Danende:

-I-

Reha Yünlüel’in haberiyle geldiğim bu “sansür” konuşmasına, sansürü üstten atarak başlarsam, en iyisi o olacak.

Konuşmalar nerdeyse neticeye varmış, sansüre karşı “bu dünyadan ruhsal bağışıklık “teklif edilmiş. Buna göre bir kurbağa mantıklı bulursa kanat takabilir. Giyilebilir bir giysi olarak “ruhun” teklifi, melami kılıklar da dahil, şimdinin icadı sayılmaz. Sanatın teklifinin dinin teklifiyle kaç bin yıldır neredeyse daima aynı olması, zaten artık kimi şaşırtır? Hatta bu memnun mu eder? …karanlık basınca dua çoğalırmış,

“bütün ölü şairleri gözümün önünden geçiriyorum ve pek çoğu için hep aynı     sahne canlanıyor: beyaz gecelikler içinde diz çökmüş, yatağına sinmiş ve     gizlice yakaran: tanrım ! bana bedenimi geri ver ! halkın bu çok sevdiği     palavrayı bilmediğini sanırsınız, içten içe, kendilerini bildikleri gibi bilirler.”     (S.D.)

..on yıl önce “demon kaybına” sansür demiş Şerif Mardin … bir de Murat Üstübal’ca ; bu konuda kültürel birikim oluşmaya başladığı, fakat ne kadar içselleştiğinin ayrı bir soru işareti olduğu söylenmiş…

“…varılan yer için, ondokuzuncu yüzyıldan beri insan ruhunu dip bucak eşeleyen ve onun tüm bir dolanbaçlı güvenilmezliğini, binyüzlülüğünü ve zavallılığını orta yere serip bırakan şu ruhdeşen yazın geleneğinin vardığı yerdir diyebilirim ancak.

Ve de bu öyle bir güvenilmezliktir ki, eşelenmekten didiklenmekten ve düzenli olarak pornografik bir merakla ortaya serilmiş olmaktan ötürü, “insan” kanıksanmıştır artık, insana doyulmuştur ve somut insan somut insanın ilgi ve iman alanından çıkmıştır. ama yalnızca bir fetiş nesnesi olarak, “ondan  bahsedilmek” kalmıştır geriye. insan bu ruhdeşen edebiyatın işaret ettiği şeydir artık salt gösterilen olarak kağıt üstünde varlığını sürdüren bir hayalet, bir im’dir şimdi. ondan en çok bahsedilen bu çağ, tanrıda ve başka herşeyde  olduğu gibi, ondan en uzak olduğumuz çağdır büyük olasılıkla/öyle midir yoksa hep mi öyleydi?/. ruh bilimi ve onun bir türevi haline gelmiş olan bu modern yazın geleneği sayesinde artık, misal, somut insandaki adalet istenci narsistik incinmenin bir görünümü yahut erdem kişisel yücelmenin bir yansıması olarak kolayca damgalanabilir okuryazarlığın kol gezdiği sokaklarda ve öyle ki insanın kendisini bir başkasına karşı dışavurmasının, Bertolucci’nin dediğine bakılırsa “hakiki insani yakınlığın” bütün koşulları ortadan kalkmıştır şehrin en ücra evlerinde dahi. bu kötücül edebiyatın ortaya serip desteklediği yıkım sayesinde gözyaşlarınıza aldıracak tek bir varlık bulamazsınız bundan böyle.. artık insan, bu ruhdeşen çılgınlığın korkulu projeksiyonu altında, kendini ele verebilecek bütün jest ve mimiklerden uzak kıpırtısız beklemektedir sonunu tek kişilik odasında. …” (S.D.)

.… tek büyük sansür inançsızlık, ne söyleseniz yalan artık.

Demon t e…her şey bir kendini gözetleme olup çıktı….neyi öğreneceksiniz.?

II-

Kolu aynı makineye kaptırmadıysan, karşılıklı fikir konuşmanın fazla da bi tarihi yok bizim dünyamızda ve de bu konuşmaların haleti her dönem başka .. Ben çocukken “kızgınlık” para ederdi, şimdi “serinkanlılık” “karşılıklı öğrenme belirtisi gösterme” “alçakgönüllülük” “o da bu da olabilir” “düşünmek lazım” gibi hırgürsüz tutumlar önde. Dünyaya elçiliklerden yayıldığına inandığım bir takım asılsız tutumlar ve de insanın kendikendini diplomatik temsiline dayanır gibiler. kişiler birbirine yeterince sabrederse hakikat bir gün tamamlanacakmış gibi sürgit bi hır’sızlık, ama sorsanız “hakikat” ve “maksat” tabirlerine de zinhar yanaşmayacak bi “gür” süzlük…Akademi denilen bu genel hava…asılsız. . elçilikler savaşı nasıl örterse, bu tutumlar da “kimseler arasındaki”, yabancılığı” öyle örtüyor. Bir yerde faydalı bir şey olarak “yaratıcı yabancılık” denmiş. (başka bir yerde de “kendine yabancılaşma” manasında zararlı bişey olarak “yabancılık” denmiş, bunu diyen ötekine bişey, dememiş) neyse…

Benim bildiğim, aslı olan bir yabancılığın, sırf “yaratıcı” bulduğu için sahibine kızgınlık vermemesi imkanı yok, hatta aslı olan yabancılığın kişinin kendi eline diline gelmesi imkanı yok, kendini safça tutarlılık sanır, ben çelişkiyim diye dolaşmaz ortada. Tek belirtisi içerleme ve öfke olan, “deha öncesi”, bir tecrübeden söz ediyoruz. Usulet ve suhuletle yabancılık çekilmiyor, ona gaf lazım. Yani kızgınlık, içerleme aşırılık vermiyorsa zaten yabancılık da çekilmiyor demektir, Haliyle ilk soru Şerif Mardin’e; acaba Mardin ailesi türkiye insanındaki yaratıcılık kaybından ötürü acı çekiyor mudur? Yoksa konu kendi dediğince “sırf bahislere mi “ konudur?

Yabancılığın “çekilmemesi” ; ya da “yeterince çekilmeyen yabancılık nedeniyle mümkün hale gelen yersiz empati”, tabi ki de kişiyi “susta” eder. Buna susturma ya da sansür mü demek lazım, istersek diyelim.. Bu konuşmada sansür ya da susma adı verilen bu pozisyon, nerdeyse marks’ın sınıf dediği cinsten, koyu bir “seçimlik hareket” bana göre. Yani bu hareketi seçen kimse, izin verileydi başka ne konuşabilirdi diye sorulması gereken yerdedir artık. Sansür “kensur” denilen adammış, nüfus idaresi zabıtası, gayrımenkule de değer biçip takdir eden bir kimse. O vakit sansürde, o şey sansür edilmeyeydi taşıdığı “esas bir değer” olduğu inancı, bir öz, bir töz, yani “ah bir konuşabilse” durumu vardır. Şu yanılsama dedikleri sarıklı kavuğa da benzer ki, sarığı çıkarısan dal kavuk da kalabilir..Benim düşünceme göre ise bunlar, bu sansür lafları, idealizm demişler, eskiden beri asılsızdır. Deniz Gezmiş asılmayaydı millici olurdu tezi nasıl asılsızsa, Murat Belge ram olmayaydı çok yaratıcıydı tezi de bi o kadar asılsızdır. Bir şeyin üzerinde konuşulabilecek değeri, sansüre uğratıldığı andaki değeridir. Ne fazlası ne azı. Özsansür denilen yer, dehanın hayatla birlikte takıldığı yer de olabilir, sıçradığı yer de olabilir,, dehanın ahmaklık hesabına dahil edilmesi gerekir. Burada da bir ara kızılmış, sonra “susulmuş”, reha kızgınlığa lüzum yok demiş..

Ama Bir konuşma şekli sizi kızdırıyorsa (yani herkesin olmak istediği şekliyle kayıtsız değilseniz) 3 şey yapabilirsiniz.: 1) konuşmadan çekilerek, hem kızgınlığı hem tüm konuşmayı sansür edersiniz. 2) kızgınlıktan çekilerek, kendi konuşmanızı sansür edersiniz. 3) kızgın kızgın konuşursunuz.

Ben bu konuşmalara kızgınım.

………………………………………


III- iç sansür miti

Sanatçıyı fetiş yapmayalım denmiş, bir şey fetiş olmayacaksa hareketin yasasına tabi olmalı senet yapıp telif almalı ada yemeklerinden tatmalı…ama bu yasa halen Sir Newton un etki tepki yasası mı? İç sansürün okur üzerinden sanatçıyı etkileme’si denmiş, …kendini bu dünyanın dışında görenlere has bir ”etkileme-etkilenme” “sürüklenme-iteklenme” “yoldan çıkma” hikayesi…kara iktidar ve de yarı dilsiz sömürge yerlisi subalternler olarak “D&R okur” ve de “sanatçı” adlı bazı mücerret kimseler… bu iç sansür miti yeterince fetiş.

Oysa sansür yoktur,

“Fakat bir hareket yalnızca özlemin (özlemi yaratan koşulun) keskinliğinde sınanabilir… farklı davranışlara düşüncelere yol açan  başka başka özlemlerin” (S.D.).

Nedeni değil, özlemini gösterin bana, demiş, sanatçınızı madun eden onun çıplak özlemini; keskin rekabeti … ve rekabet her zaman marksın dediği rekabettir, yeterlice vahşi.. O sanatçı olmak zorunda ! adının koyulduğu gibi.

“Bütün zamanların iyice açılmış kanatları üzerinde duran” bu şey, az sonra “yeni ruhsal şiiri” de yazacağına göre, neden dünya nimetlerinden biraz paralanmasın? “tanrı niçin insan olmuştu ki? “

Düşünce kendini yücelte yücelte en sonunda “madunu” konuşturabileceğine de inandı mı, bu işin sonu işçi sınıfını psikiyatra götürmeye varır diyenler var.?. bu madun hikayesi gerçekte olup biteni anlamaya değil, anlaşılır kılmaya yarayan bi tv öyküsü gibi…,

sansürsüzlük eğer, beleşçinin beleşçi olduğunu açıkça söylemesi anlamına geliyorsa, bu imkansız.

Bi de, Che Guevera’nın hikayesinin bir sürüklenme olduğunu söyleyenler var, adına ruh denilen düşüncenin son durumu bu.

IV- kötücül hayal gücü miti

Güçsüz hayal var mıdır, güçsüz de olsa kendine has düşünceleri olmayan bir insan? ama “zayıf düşünce” vardır. mesele yakası açılmadık hangi konuyu ele alma lüksüne sahip olunduğu mu, bazılarına bazı milletlere bazı konular ikram bile edilmiş olabilir? Dostyevskiyi dosto.. yapan delirmiş hayal gücü mü? yazdıklarının hiçbirini hayal ettiğini kabul etmeyecektir, onu delirten dehası ve budünyaya bağlılığı yüzünden,.. hastadır.. kardeşine yazdığı mektuplarda etmemiştir de, ironik sözcüğü onu çileden çıkarır.

Zayıf olan hayal gücü değilse ya? ya yayılan dert “zayıf düşünce” ise, nesnesiyle zorunlu bağlarından kurtulmuş aşırı serbest her tür düşünce, sırf hayal? kötücül hayalden başka bişey okumuyoruz son on yıldır. Nazi propagandacısı Goebbels’in yüksekten atan; “kırdaki dilimiz bir yalandı. Berlin’e, dört milyon canın metropol ritmiyle atıp durduğu yere geldiğimizde, kahve gömleklilerin dili, anlamını bile bilmedikleri bir konuşmayı tek kelime sektirmeksizin köşebaşlarında konuşabiliyorlardı artık” (S.D.) dediği dilden başka bişey…..olaysız geçen hayatların kötülük ve de adrenalin tutkusuyla tutuşan hyperaktif dilinden başka …tv dizileri internet her yer çinçin karagümrük güzellemesi, çinçine de TOKİ’nin girdiğini ben yazayım, polisin Celal Temizöz’le anlaşmalısının da.. anti kahramanlar alayına senet le girdi, o dediğiniz çinçin’i Yüksel Işık anlatır, otuz yıl önceydi, ama “ruh” hep efsane arayacak, çılgın yaşama yetersizliğinin sonucu olarak.

Deha ise, sakince “de te fabula narratur” demişti.

Ben müslüman olsam dehayla ilgili bu kötücüllük şartını hıristiyanlık propagandası sayardım şu dünyada başka mesnedi kalmadı bıktım.



•    Murat Üstübal:

Sibel Danende’nin uzun şikayet mektubunu güzel bir katkı ve açılım olarak algılıyorum. Elbette, katılabileceğim çok yer var katılamayacağım bir çok yerin yanında. Kızgınlık hareketlendiricidir, yaratıcıdır. Kızgınlık insana eyleme geçme dürtüsü verir. Peki bunlar içerde mi oluşuyor dışarıda mı diye soruyorum en başta. Dışarıda verilmiş bir hükmün içerideki sonuçları değil midir bu, ve ayrıca içerideki sonuçların dışarıda da bir yansıması olacağı anlamına gelmiyor mu bu? İşte o yüzden modern ile çağdaş arasında bir ayrım yapma ya da tercih etme ihtiyacı hissetmiştim. Sibel’in kast ettiği ruh önermesi içkinliğine gömülü bir ruh takviyesi. Ya da daha eski ruh göndergeleriyle kurduğu bir koşutluk: dinsel ruh miti. Halbuki işte tam da bu nedenle modern dervişlik değil de çağdaş dervişlik demiştim ben. Modernin humanistik ve kapalı öznesini değil, çağdaşın içeri-dışarı, aşkın-içkin arasındaki alışverişini tekrar canlandıracak hareketli bir özne.. elbette dışarıda olacak üretime içeride de karşılık verecek bir özne. Ama şunu da ihmal etmemek gerek modern olanı tarihsel bir kategori olarak okursanız böyle bir ayrıma gidebilirsiniz, eğer moderni hala vuku bulan ve daha bir süreğen bir ölçüt olarak ele alırsanız modern dervişlik de denebilir pekala. Aslında derviş kelimesinin göndergesi de tarihsel. Ama bunu yeni bir üretimin içinde algıladığınızda onu da farklı işlevselliklere sürükleyebilirsiniz. Aslında kavramın kendisi burada sansürleyen olabiliyor aidiyetleriyle. Ve aslında Sibel Danende’nin dediği yetersizlikler ve güçsüzlükler sansürün belirginleşmesini sağlayan olabiliyor. Evet, böyle bir acziyetin sansürün ön koşulu olduğu düşünülebilir. ya da ön koşulu değilse de eğer bu bir acziyetse bunun ortaya çıkışının sansürün zemin bulmasına aracı olduğu, kolaylaştırıcı olduğu. Ama burada bir sorun var. Aslında sansür yok diyoruz değil mi? yani danende’nin düşüncesi sansürün olmadığı temelinden hareket ediyor. O halde, en temelde bizi sürekli zayıf düşüren ne? Sansür ve onun arkasındaki iktidar oyunları yoksa zayıflığımızı yaratan ne? İnsanın doğa ve madde karşısındaki zayıflığı mı? İnsanın zaafiyeti düşüncesi tam da idealist bir yaklaşım değil midir? Aslında asıl mithosu ya da dinsellliği yaratan o mithos olmuyor mu o zaman? ‘Zayıf düşünce’ şikayeti ‘salt okunur’ olamaz diyorum ben de. Zayıf düşünce bir şeylerin sonucu olmalı sadece iktidar dışı değil iktidar içi de bazı şeylerin.. Aynı zamanda ‘zayıf düşünce’ zayıf düşünce ortaya çıkan bir şey olmalı. Ve buradaki konuşmalarda dillendirilen ‘kayıtsızlık metafiziği’ bu siklusun dışına çıkma denemesi, deneyimi olabilir. Yoksa dünyanın dışına değil.. bir nihilizm aritmetiği değil bu benim kafamda.. hatta din dışı bir şeylerden bahsettiğimi özellikle söylemiştim. Ben şunu diyorum aslında basit olarak iç ve dış diye yapılan her tür ayrım, sansürü onaylar. Ayrıca, dış diye algılanan yapılardaki üretim-tüketim ilişkisini kıramaz. oraya nüfuz edemez ve pasifleşir. ‘kayıtsızlık metafiziği’ iç-dış arasında bir ‘ölüm katılığı’ şartlanmasına gitmeden sınır ihlalleriyle bu döngüyü kendi kontrolüne almaya çalışabilir (mi)..

hastalarıma baktıktan sonra devam edeceğim.. ya da onlar bana baktıktan sonra 🙂

•    Murat Üstübal:

olgu ve özneler arasında maddi ve manevi rekabet alanları olduğu elbette kabul edilebilir. zayfı düşünce’yi bu rekabet ortamının ürünü olarak okumak da mümkün. fakat, sorun da burada başlamıyor mu? maduniyet ve muzafferiyet bu rekabet orta…mının ya da yarışmacı zihniyetin bir sonucu olarak çıkar çıkmaz, muzaffer olan’ın kuralları işlemeye başlayacaktır, kuralı işleten bir sistem diğer bir sisteme kendini devreden bir çağbozumuna kadar ayakta kalacaktır demektir. bu çağbozumuna kadar muzafferin hakimiyeti ve değerlerinin madunun değerleriyle ve direnciyle karşılaşması sansürün başladığı andır. elbette sansür bir anlamda yabancılaşmanın durdurulduğu yer de olabilir, üstelik bu durdurma hem iktidar tarafından hem de madun tarafından gerçekleştirilebilir. İkisi de birbirinin demon’u olarak farklı farklı alanlarda ‘sızıntıları’ engellemek için bloke edebilirler birbirlerini. İşte bu bloklaşmayı kırmak bir özlemle olur yabancılaşmanın kendini yaratıcı yabancılaşmaya bıraktığı empatik yakınlaşma evresiyle ki bazıları bu özleme arzu da derler. Peki bu arzunun kaynağını nerede arayacağız biz? Arzunun dipsiz kuyusu yeni ruhsal şiirde değil elbette. yine o eski oyunlara dönmek çözüö olmayabilir. Ama ruhun dışarıda kat edeceği yol moral motivasyonla sağlanıyor demektir eğer bir özlemden bahsedebiliyorsak. Suç’u yaratan iktidarın öteki olarak gördüğü tüm demonik öğelerse, ahlakı yaratan da madunun öteki olarak gördüğü demonik ögelerdir.İşte bu ikisinin arasındaki çatışma ve çarpışma alanında hem dış hem de iç sansür alanları bulunur, erotik alandır burası ve asla pornografikleşecek durumu yoktur bu erotik alanın.fakat burada madunun mağduriyetine rağmen adaletin temini niye güçleşmektedir? yasanın olmadığı yerde adalet yasaları iptal eder gibi bir şey dedirtmişti godard bir filminde. Adaletin tesis edilemediği noktada yasalar niye fesholmuyor sorusunun yanıtı mecburi bir şekilde güç ilişkilerini işaret etmekte. Güç ilişkileri sadece iktidarı içermiyor tam onun karşısında yasa duvarının sağlamlığını perçinleyen madunun konumlanışını da içeriyor. iktidar-madun, meleksi-şeytansı ilişkisi gücün hiyerarşisini oluşturmakta. Bu oyunu bozanı ruhdeşici olarak görmüyorum tabii ki. o sınırları delik deşik edecek ruhsal üretimi koyuyorum oraya ki bu da mecburen değişim arayan madun tarafından gerçekleştirilecektir; madun bu gücü maddi ilişkilerini yeniden düzenleyecek özleminin, arzusunun fethinden değil üretiminden almak zorunda olacaktır sanırım.. çünkü her fetih bir tüketimdir yeni ruhsal şiirden kastedilen buysa buna elbette modern bir klişe olarak katılmak mümkün görünmüyor..


10.02.2011

•    Reha Yünlüel:

http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/bir-arti-bir-basin-aciklamasi/


//1994’ten bugüne sürdürdüğümüz katışıksız bağımsız gazetecilik faaliyetimizin yayınları olan Bir+Bir’in ve selefi Roll’un ve elbette Express dergisinin okurları gayet iyi bilir ki, “İstiklal Marşı ile dalga geçer şekilde uygunsuz şiir” yazmaya niyetlenecek olsaydık dize seçimimiz çok başka olurdu. Bizim yaptığımız küçük bir şakaydı, okurlarımızla aramızda bir şaka. Zaten söz konusu “İstikbal Marşı”nın başında şöyle demiştik: “Çıkar çıkmaz çıkan neşriyat olarak ocak sayısını neşredemedik, telafi mahiyetinde ocaklı bir marş verelim.”

Okurlarımıza Mehmet Akif’in kalıplarıyla yazılmış bir özür mektubuydu –hepsi bu. Dalga da vardı tabii. Kendimizle dalga geçiyorduk ve bu dalgaya en müsait kalıp olarak aklımıza Mehmet Akif’in dizeleri düştü. Ayrıca, okul sıralarından geçmiş herkes bilir ki, İstiklal Marşı’nı tornistan etmek sıradan bir espridir. O sıradan espriyi okurlarımıza küçük bir tebessüm olsun diye yapmıştık. Sonrası tam bir şaka oldu. Ummanı gösteren bir katre.//

dış sansür-iç sansür açısından önemli bir paragraf… “iç sansür nasıl oluşuyor”u gösteren.

tabular, kutsallar, dokunulmazlar listesi.

o’nun hizâsı ile benim hizâm. hizâlarımızı hizâya sokanlar.

kime göre neye göre…


•    feeling the blanks / ekşi sözlük

okuyorum ama iyice okumam vakit alacak -eger iyice okumayi gercekten istedigime kendimi ikna edebilirsem. su ana kadar okudugum kisimda (saniyorum 30 sayfa civarinda) surekli olarak iktidar denen bir dusmanla mucadele eden insanlar gordum. mucadelenin yontemleri ve dusmanin nitelikleri cok farki olabilir. dusman elbette cok buyuk oldugu icin korun fil tarifi hesabi bazen kuyruk, bazen hortum, bazen de govde ile alakali bir takim teshisler goruyorum ama filleri neden sevdigimiz hakkinda bir kisma henuz rastgelemdim.

ne demeye calisiyorum? iktidar sanki bizim disimizda bir unsurmus gibi davraniyoruz. hepimizin birer gotu var ama yokmus gibi davraniyoruz; benzer. iktidar biziz. iki kisinin oldugu yerde iktidar vardir. bu tartismanin yurudugu grupta da bir iktidar ve haliyle (acik, kapali) bir iktidar mucadelesi var.

ben iktidarin niye ve nasil sekillendigini aciklamaya calismak yerine -ki buna benim bilgim yetmez- iktidarin turleri ve iktidarin rahatligina nasil da kendimizi verebildigimiz uzerine bir iki sey soylemek isterim. insan topluluklari iktidarlasabilme acisindan bakinca fraktal ozellikler gosterirler? yani uzaktan bakinca bir ulke (ne mutlu turkum diyene), biraz yaklasinca bolge (afedersin dogulu), daha yaklasinca sehirli (corum’dan adam cikmaz), daha yaklasinca koylu (asagi pinarcik’tan kiz almak bize yakismaz) ve daha da yakinda sulaleli (bu gulpinarlarin da huyu kurusun) oluruz. bizi benzerlerimizle birarada tutan seyin rahatligi degil mi iktidari yaratan sey?

ismini hatirlamiyorum, bir kisi “alman ogrenciler o kadar ozgurlerdi ki kendi polisleri vardi” demis. alman ogrencileri bence yarragi enlemesine yemisler eger vaziyet bu idiyse. ha keza yenidogan’da ‘ibne’ olmak kolay miymis, onu bir de yenidoganlilara sormali. o fil kadar buyuk iktidardan kacarken kendi iktidarini tahakkum araclarina (polis olur, dil olur) varana kadar kurmak aslinda sorunun iktidar mefhumuyla degil iktidarin kimde olduguyla alakali oldugunu gosteriyor.

dagildim. gitmek istedigim yer iktidarin kimde oldugu meselesi degil iktidari nasil yarattigimiz da degil, iktidarin bize ne verdigi. burada tanriyi yaratmis insanliktan bahsediyoruz, iktidarin kralini biz yaratiriz, ustayiz bu konuda. ustaligimiz da iktidarin ekmegini yemeyi sevdigimiz icin var. ‘benzerlerimizle bir araya gelip’ yarattigimiz iktidar aurasinin icinde yasarken faydalandigimiz et ve sut ile bireysel iliskimiz bizi bu ic sansur konusunda cozume ulastiracak.

dervis benzetmesi vardi bir yerde; dogru ama dervislik super bir mekanizma oldugu icin degil dervisligin temelinde o et ve sutten vazgecme yattigi icin. dervis uzerine hirkasini gecirip bir lokma ile taban teperken yaptigi sey kendi aramak degil kendini kaptirdigi o toplumsal tahakkumden uzaklasmak oldugu icin sonunda iyice ‘ipini kopariyor’, dervis oluyor. yaratilmasina katkida bulunmus olsun ya da olmasin, icine dogdugu ve kendisinden beslendigi / kendisinin besledigi iktidari terkedip cani isterse sokaklarda iseyerek ismini yazabildigi bir azatliga ulastigi zaman aklindan belki de zaten gecmekte olan ama o gune dek “lan komsu ne der”, “kankalara da ayip olmasin” diye ic sansure ugrattigi her seyi agzindan dokebilecek hale geldiginde dervis olacak. oysa olacak olan ve bizi konusmaktan alikoyan, ic sansurumuzu yaratan sey kankalara olan ayip veya komsunun sinirlenmesi degil bizim komsu gozunde bir hayvan, kanka gozunde bir amcik agizli olmamiz degil yarin bir gun kapida kaldigimizda komsunun penceresinden balkonumuza atlama sansini kaybetmek veya kankalarla birlikte sosyal hayvanligimizin tadini cikaramayacak olma riskimizdir. yani iktidar diye bahsettigimiz sey esasen bizim cikarlarimizla orulmus kendi kozamizdan baska bir sey degil. serif mardin’in mahalle baskisi bahsinde uzerinden gectigi seyin de bu oldugunu dusunuyorum -okumadim, o tartismadan tamamen uzagim bu arada.

ozetle “iktidar bizim baskalarina ne kadar ‘muhtac’ oldugumuzla alakali bir mefhumdur” demeye calsiiyorum. benim sikim tasagima denk oldugu icin (bu yazdiklarim o grup icinde “hayvana bak” veya “vay cahil esek” diye algilansa da umrumda olmadigi icin) bunlari bu uslupla soyleyebiliyorum soylediklerim hic de matah seyler olmasa dahi. ayni seyleri belki daha uzun veya kisa ama illa ki baska kelimelerle de soyleyebilirdim. biraz da alintiyla falan herhalde grubun konusma cizgisine ters dusmeyecek bir sekle burunurdu.

amacim grubun yapisini ve/veya dilini asagilamak veya kendimi yuceltmek degil; sadece uslubun ortamla bagini gostermek istiyorum. orada yazilanlari yazicidan cikarip okuyanlar olmus: okurken (tuvalette mesela) “hassiktir lan” demediniz mi hicbiriniz? dediyseniz eger sizi bu hassiktiri gruba karsi cekmekten alikoyan sey bu grubun yarattigi mikroiktidar alani olmasin?

“internet”, demissin, “sansurun kirildigi yerdir belki de”. dogru. internet bizi anonimlestirebilen -ve ismimizle, mahellemizle, sirketimizle, ailemizle- “ayip olur”lu o baglarimizi koparabilen guzel bir arac. nickname diye bir sey var, kullanalim diyorum reha 🙂

ben buyuk biraderle mucadeleden coktan vazgectim. ciger filmlerimin, parmak izlerimin, iris paternimin ve muhtemeldir ki genlerimin bile kayit altina alindigi bir ortamda yasiyorum, calisiyorum. buyuk biraderle mucadele fikrinin bile anlmini kaybettigini anladigim zaman uzeriem bir ferahlik geldi. maci 5-0 geride goturuken rovasataya kalkan orta saha oyuncusu gibiyim; iktidarla iliskim estetik duzeyde yani :)) kendimi tabii bunu soyleyince (yonetmenin isaretiyle) o pozisyonda bir pozisyonda bulan pornocu gibi hissettim. o bakimdan, yukarida yazdigim her seyi ayni zamanda ‘iktidarin icinden’ gibi okuyabilirsiniz. ya da okumazsiniz; nihayetinde hepiniz facebook’ta adi sani belli insanlarsiniz canim. niye diyesiniz bunu?


•    Ergun Tavlan:

iç’le dış birbirine mi karışıyor ne? inşallah ben yanlış anlıyorumdur.

iç sansür derken kastettiğimiz “öz denetim” oluyor, köşeyazarlığı jargonunda “otosansür” denen şey.

şimdi, sözkonusu dergi (bir+bir) bir otosansür uygulamsına mı gitmiş, oraya mı meyletmiş? öyleyse, evet, buna iç sansür diyeceğiz.

yok, eğer D-R’ın yaptığı şeyden söz ediyorsan, o şeye “dış sansür” diyoruz.


•    Reha Yünlüel:


evet iç, evet oto sansür.

biz demek isteseydik onu da derdik ama bizimkisi “şaka”ydı diyor ya… öbürünü diyemediği için işi “şaka”ya vuruyor. o “şaka”ya vurulan, “okurları arasında” bir şey oluyor. basın açıklamasına konu oluyor. “dış sansür” olmasa, “iç”i de olmayacak. “dış”ı dikkatdışı bırakan “iç” çark ediyor. “çevir kazı yanmasın” yapıyor. gerek var mı? ihtiyacı? yanan bir kaz mı var ki?! “sen bunu oyle algılıyorsan ben ne yapayım” diyeceği yerde kendini savunmaya alıyor.

hesaba katılmayan “dış”ın hizası, “iç”i dize getiriyor. “biz hizâdayız zaten” deniyor.

“dış sansür”ün görünür olması gerekmiyor. yakın bir tehlike arzetmesi yeterli. “yakın bir tehlike” arzediyor. mahkeme kapısı, tehdit, korkutulma…

en iyi ihtimalinde, “mahkeme kapısı”na döşek hazırlanıyor.

d&r’ınkine girmiyorum bile… onunki ic mi dış mı karışıyor. bir yanında iç bir yanında dış.

ya da ben öyle okuyorum. yanlış okuyorum.


“iç sansür” üretim aşamasında söz konusu olabileceği gibi üretim sonrasında da kendini gösterebilir. diye düşünüyorum… örnek veriyorum.


//İSTİKBAL MARŞI’NIN SÖZLERİ ise şöyle imiş:

Çıkar çıkmaz çıkan neşriyat olarak ocak sayısını neşredemedik, telâfi mahiyetinde ocaklı bir marş verelim. (Güfte: M. Arif Hersoy, Beste: Lodos Ali Bandosu, Makam: Oh Mammy, Oh Mammy Mammy Blue, Oh Mammy Blue…)


Korkma, sönmez bu ocaklarda yan yatan şol mecmua

Sönmeden bünyelerde tüten en son şua

O bizim kafilenin yıldızıdır, parlayacak,

O bizimdir, o bizim kafilenin ancak


Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı okur!

Kahraman tayfana bir gül! Ne bu surat, bu homur?

Sana olmaz dökülen emeklerimiz sonra helal…

Hakkıdır, Abdal’a tapan tayfanın kafiye bozmak


Men ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi takvim bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Gevşemiş jel gibiyim, gendimi salar, koparım.

Kırparım dağları, enginlere sığmam, dalarım.


Kim bu cennet derginin uğruna olmaz ki feda?

Şükela fışkıracak sayfaları sıksan, şükela!

Canı, cananı, bütün varımızı alsın da Buda,

Etmesin tek Bir+Bir’den bizi dünyada cüda.


Okuduğun yerleri “yazı!” diyerek geçme, tanı:

Düşün altındaki binlerce anlık zamanı

Sen Bir+Bir okurusun, sitem edip üzme tayfanı

Ocakta çıkmadıysa çıkamadı, anla mecmuanı.//

kaynak: http://www.gazeteport.com.tr/KULTUR_SANAT/NEWS/GP_850621


11.02.2011

•    Ergun Tavlan:

evet, derginin açıklamasını bir kaz çevirme eylemi olarak okursak, bu, senin “üretim sonrasında kendini gösteren iç sansür” dediğin şey oluyor.

böylece, iki tane (“üretim aşamasındaki iç sansür” ve “üretim sonrasındaki iç sansür”) nur topu gibi konumuz oldu.

girseydin keşke d&r konusuna da… çünkü esas mesele o. iç sansür bir ‘sonuç’ sonuçta.

•    Reha Yünlüel:

d&r’ınki ne olabilir:

a. ticari bir kurumun sansürle falan alakası satışlarıyla, ticari itibarıyla olan alakasıdır. küçük bir dükkân değil ki bir kurum neticede. yani yansıma bir sansür. dış sansür’ü iç’selleştiriyor; iç’selleştirirken dış sansür’e bürünüyor. dış sansür’e vekâlet ediyor.

b. bunlar neticede yalnızca ticari kurumlar değiller. medyatik güç olarak menfaatlerinin zedelenmesini istemiyorlardır. emir kuludurlar. d&r’ın kendi yönetimine gelene kadar “ana kumanda” düğmeye basmıştır, “ana kumanda”dan birileri uyarmıştır. a’da söylenenler o zaman “ana kumanda” için geçerlidir. doğan holding’in şu vergi denetimleri akıldan çıkmamalı.

d&r için daha da komiği:

c. istikbâl marşları karışmıştır! burası türkiye!

:)))

//Her esprinin altına adımı yazmayın

Cem Yılmaz, bazı internet sitelerinde kendi imzasıyla yayımlanan ‘İstikbal Marşı’yla ilgisinin olmadığını belirtip, ‘Her enteresan esprinin altına CMYLMZ yerine adınızı yazsanız daha güzel olmaz mı?’ diye sordu

08 Şubat 2011

GÜLCAN TARIMOĞLU

Ünlü komedyen ve oyuncu Cem Yılmaz, internet sitelerinde yer alan “İstikbal Marşı” esprisinin kendisine ait olmadığını söyledi.

Daha önce de benzer uyarılarda bulunduğu halde hâlâ birçok yerde kendi adının yazılmasından rahatsızlık duyduğunu belirten “Dolaşımda olan ‘İstikbal Marşı’ bütün uyarılarımıza rağmen CMYLMZ imzası ile yayınlanmaktadır. İlgili yazı ile bir ilişkimiz yoktur.  Politik ya da degil, komik ya da değil, her enteresan esprinin altına “CMYLMZ” yazmak yerine adınızı yazsanız daha güzel olmaz mı? Olur” şeklinde konuştu.

Önce de kızmıştı

Yılmaz daha önce de yine internet sitelerinde “Cem Yılmaz’ın çocukluk anıları” başlığı altında dolaşan esprilere de kızarak, “Cem Yılmaz’ın çocukluk anıları’ diye espri yayınlayanlar, o esprileri bir daha okuyun. Evet ben çocuk oldum, ama hiç salak olmadım” diye tepki göstermişti.

İşte sitelerde dolaşan İstikbal Marşı:

Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak

Dönmeyip Amerika’da, arlanmaksızın yaşayacak.

O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,

Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak.

Çalma kurban olayım hepsini, ey hırslı çakal

Gariban halkımada bir pul, bırakacak kadar al

Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal

Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemal

Ben ezelden beri aç yaşadım, aç yaşarım

Hangi hükümet beni kurtaracakmış? Şaşarım

Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım

Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım.

Yaktığın yerleri orman diyerek geçme, tanı

işten at, doldur kadroya yatanı

Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı

Satılmadik o kaldı, durma satıver vatanı.

Dalgalanın sizde dolar gibi şimdi ey suçlular

Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular

Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar

Hakkıdır Garip yasamış vatandaşın da gülmek

Hakkıdır ezilmiş milletimin aydınlık bir İstikbal…//

http://magazin.milliyet.com.tr/her-esprinin-altina-adimi-yazmayin/magazin/haberdetayarsiv/08.02.2011/1349616/default.htm


•    Reha Yünlüel:


yukarıda adı geçen pınar selek’li üstübal şiiri:

//Pınar Selek’le dijital tuşlamalar

Beraat! Akıl ederek basmayıF5: davranış güncellemesi,
duruşmayla yeniliği baştan yırtanhazlediş
F5: yamuğun iç açılarında yürüyüş eğiren eylem kökü

duyabilirim beni ondan ayıran suç beyi, uyarabilirim
uyamam, ataya âtıl basıncı liyâkatladozajlayabilirim
mesleki cazibeyi bâtıl kılacak kifayeti basabilirim amargide
beynime basılınca nabız tutabilirim beynamaz,

hayır, çünkü hayra alamet
alamet! çünkü farikası erkil ataya dönüş

hıyaneti baştan refreşleyebilirim, bilirsin röfle verenim
öz verileyebilirim atanın ölümünü, bölümünü mersiyeye
zati sunguru şapkaya tıkıp içinden feminist
feministin ideayla zumlanmasından post-feminist
büyütüp uyuşturabilir nefs ile nefisi dilimin kenarı

Ctrl+c Pınar Selek’le bir dakika, günler sonrasına sıra,
sırası mı yargı bağımsızlığını sıraya koymanın ara (on dakika)
yanısıra bir kelam kırmayı başarmak,
dilini uyuşan kenarından salyayla ısırmak,
Pınar Selek’le her saat başı, idama tahakküm olmak
hakkımı halkımdan alamamak haklımdansa hiç
geçinememektense emekli olmak erken tahayyülden
yeniden hizaya sokulmak şeriatın kestiği parmakla
rüyayı görüp yememek aşırıya çıkma kabusunda

mental retarde bir mimetik olmaya özenenlere hitap:
tutanak okunurken gözlerinizi klavyeye çevirirseniz
tuşlayışını fark edebilirsiniz mülkün temelinin

bakıyorum da Capslock olma zamanı
ilan ediyoruz failin tecrübesini
saati sorup duran erbabın zamanı tanrı da
müvekkilin süresi azrail mi hızır mı
caps are lock
and time is over
Cleanhandsoverthesecondhand:
temyiz dolabında kilitli mümeyyiz

AltGr+€ : bedenin değerini pekiştirmek adına
avroya geçmeliydi tüm sinir kavşakları
(silinmeli nöronların ritmi bellekten
avroyu seçmeli parmak kaldırtan refleks
serbest bölge değildik şuurumuzda)

bundan böyleyim gölgesel olarak tacir
aslıma hayır kurumuyum hatırlı muhacir

grafiksel olarak imayım dilin imanında
vaziyeti tersten ayıran hoyrat Shift
kaydıkça kayırılan gayya kayranın
link verdikçe dikkati dağılıyor
öte beri biliyor kürsüdeki ezberi
kalem kırılsa da kelam kırılmaz.

Murat ÜSTÜBAL //

iç. ücra, S. 39 / Ocak-Şubat 2011, s. 6.

•    Murat Üstübal:

Aslında benim de bir istikbal marşım vardı; istiklal marşının ses rezonansından faydalanıp eleştirel bir marş yazıyordum, adı da aynıydı istikbal marşı yani…. Kaybettim sanırım bulamıyorum.. Daha bitmemişti zaten, son taşınmamın getirdiği… düzensizliği düzene dönüştüremedim henüz..

Bu arada Hüsnü Mübarek etti. Yetkilerini de orduya devretti.İktidarın yeni kapitone düğümü orduyla atılmış oldu böylece.. Anarşi ve entropi iktidarın temel kaygısı. Onların anarşi dedikleri sakın demokrasi olmasın diye soruyorum ben de? Engellemek istedikleri anarşi değil de demokratik yeni yapılanmalar olmasın.. Ve iktidar Mübarek’ten aldığı temsil yetkisini orduya vererek kendisiyle halkın arasına yalıtım malzemesi olarak orduyu çekmiştir bence.. Bakalım nedir göreceğiz hep beraber..

12.02.2011

•    Murat Üstübal:

Hüsnü mübarek etti derken istifa etti :).. diye yazacaktım..


•    Reha Yünlüel:


‎//Berlin diktatörlüklere karşı / Elif Türkölmez – Radikal

Beni sessizliğe mahkum ettiler. Görmemeye, düşünmemeye, film yapmamaya mahkum ettiler. Beni gerçeğin katı dünyasına mahkum ettiler, artık rüyalarıma sizlerin filmleriyle bakacağım.” Bu sözler 61. Berlin Film Festivali’nin jüri üyesi İranlı yönetmen Cafer Panahi’ye ait. İran mahkemesi tarafından 20 yıl boyunca film çekmesi yasaklanan yönetmen, Farsça kaleme alıp Berlin’e gönderdiği açık mektupta “Diktatörlüklerin hayalleri de yasaklayabileceğini gördük” diyor.

Festivalin ikinci gününe Panahi’nin 2006 yapımı ‘Ofsayt’ı ve Arjantinli yönetmen Paula Markovitch’in yarışma bölümünde gösterilen ‘El Premio’su damga vurdu. Yönetmenin hayat hikayesinden izler taşıyan ‘El Premio/The Prize’ Arjantin’deki diktatörlük rejimini küçük bir kızın gözünden anlatıyor. Paula Gallinelli Hertzog’un canlandırdığı Cecilia adlı karakterin annesiyle birlikte ‘onları arayan adamlar’dan kaçıp, bir sahil kasabasına sığınmasını anlatan filmde örgün eğitimini Türkiye’deki bir devlet okulunda tamamlamış herkes kendinden bir şeyler de bulacaktır. ‘İstikbal Marşı’na tahammül edemeyenlerin, Cecilia ve arkadaşının bayrağa ve ülkeye övgü düzen bir şiiri okuldan dönüşte kumlara yatarak kıkır kıkır okudukları sahneyi görmelerini dilerim. Kumlara yatıp kıkırdamaktan daha güzel ne var?

Bu arada ‘El Premio’ bir Arjantin hikayesi anlatıyor ancak Arjantin yapımı değil. Yönetmen Markovitch basın toplantısında filmin neden Arjantin yapımı olmadığı sorusu üzerine, Arjantin’de film yapmanın çok zor olduğunu, film yapmak isteyenlere bin tane zorluk çıkarıldığını anlattı. Sonra burukça ekledi: “Üstelik ben bile artık Arjantin’de yaşamıyorum.” Mısır’da yaşananlar hakkında bir şey söylemek istemedi ama faşist rejimlerin dünyanın her yerinde insanları yıldırdığını, fakat bazı şeylerin artık değişmeye başladığını söyledi. “Umutluyum” diye ekledi. Çocuk oyuncuların harika bir iş çıkardığı filmin ardından Panahi’nin ‘Offside’ı izlendi. Festival başkanı Dieter Koslick ile ünlü Alman yönetmen Volker Schloendorff’un da katılarak Panahi’ye destek verdiği gösterimde alkış kıyamet koptu. Aynı zamanda Panahi sineması üzerine bir de konferans gerçekleşti.//

kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1039714&Date=12.02.2011&CategoryID=138


13.02.2011

•    Sibel Danende:

Olsun istikbal marşını tersten söylemesinler(söyletemezsiniz),  yine de sansür yok derim ben,

çünkü “cehalet” var.

Kafatası içi düşünmenin hesaba katamadığı birşey olarak, hakiki “cehalet”: Bilmiyoruz!

“Hakiki cehalet” olarak cehalet, konuşmanın üzerindeki  “sansür” tümüyle kalktığı halde, onaltı saatlik mesaisinden sonra katıldığı komite toplantısında hiç konuşmayan alman planya işçisi adalwen’in sosyalist martov’a söylediği şey olabilir mi: “Aklıma bir şey gelmiyor ”

Buna iç sansür mü derdiniz, çok derinlerde çok katmanlı bir ketlenme? Yahut da  “çok şeyler gelebilirdi aklına” ama, önce sosyalist martov’un adalwen üzerindeki mikro iktidarı mı kalksındı? Ya da …”konuşacak bir şey yok”, harbiden de?  Trafik polisinin yaya üzerindeki etkisi “düdük” arketipiyle ilgili olabilir, toplumbilimci psikanalistin ya da sanatın düdüğüyle uyandırılacağı bir kabus?  Yahut da bir uzvun (bedenin) bundan diyelim  2000 yıl önce yitmiş olmasıyla?…şimdi de yerini otomobilin aldığı?  Hangisini konuşmaya yatkınız?

Şindi okuduğum kitapta bu durum, haftada altı  gün ve 48 saat, bir ayakkabı fabrikasında çalışan işçi-yazar Charley Boyadjian’ın  lafıyla şöyle:

“Pazarları da çalışacak gönüllü kolaylıkla bulursun. Eminim ki kimi zaman, bütün bir yıl boyunca yedi günün yedisinde de çalışmaları istense sonuna kadar çalışırlar….Dahası mesai dışında başka işlerde çalışan insanlar bulursun, bazen zorunluluktan, bazen yapacak başka işleri bulunmadığından…Biraz fazla mangır, ıvır zıvır için… bu dönem ırkçılık karşıtı bir komitedeydim ama bir yığın ırkçı eğilimim vardı… Düşünsel olarak hiçbir şey yapamazsın, bu gücü kendinde bulamazsın, bu yüzden fazlasıyla otoriter olursun… iktisat tarafından zapt edilen hayatımın idamesi için gerekli acımasız bir sürü düşünce….”

İnsan dili… orada sizi beklediği kör bir karanlıkta düğümlenmiş mi? Bilincin dibinde mi?…inip onu çıkarmanız mı gerekiyor?

Özgürlük orada sizi hazır bekliyor mu?  Orada maskesi düşürülecek yada çekip çıkarılacak  bir şey olarak…  tüm özgürlüklerimiz?  Bilincinizin altında öylece duruyor sanırsınız.

Ama orada bir şey yok, çünkü hakiki cehalet var; gerçekten de henüz bilincin altında ya da üstünde olamayan, ama iktisat tarafından zaptedilmiş hayatların altında, “hakkında hiçbir şey” bilmiyor olduğunuz  şeyler olarak… tüm özgürlüğümüz.  (üçüncü ayağın ya da altıncı parmağın yapabileceği şeyler olarak…)

Sizin sansür dediğiniz bu engeller, (düşüncenize değil),  öncelikle bastırılmış, çarpıtılmış ya da henüz hiç varolmamış (denenmemiş) insan deneyimleri ve yaşantıları önüne dikilmiş durumdadırlar. Marşlar kelimelerle yazılmaz ve de  istiklal marşı olarak ırkçılığın bir sansür türü olduğunu sanırsanız da, ırkçılık halen gerçekten de karın doyurur.

Çünkü başkasının ekmeğini yemek halen karın doyurmanın tek biçimidir ve de irili ufaklı avantajlı ya da mağdur edilmiş pek çok kavim, pek çok özgür düşünceli insan böyle doyar.(murat üstübal, “zaaf mı gösteriyorlar yani” diye sormuş, bence genelde hayır, sadece gerçekliğin iflah olmaz ilkesi yüzünden…  zehir zekalı genç katibe ne diye mhp’li olduğunu sorduğumda şöyle dediydi: “bir gün herkes alacağını alıp köşesine çekildiğinde, elimde çük gibi zeytin dalıyla kalmak istemiyorm”… ya da kürt tarım işçileri karadeniz de yerli emek gücünü sahiden böler )

…böylece  ırkçılık bu dünyada halen tesviye kadar gerekli bir bilgidir ve anti sansür olarak özgürlük bu vahşi gerekliliği görmezden gelerek, ya da hafifseyerek, ırkçıdan bile daha cahil olan çok bilmiş sözlerini sarfeder: “istikbal marşı!!!”  Yahut da ekşisözlük’den yazan arkadaşın dediği gibi, öykündüğü mahalleye bile sokamayacağı şiirler için sansürsüzlük dileyip durur.

“Bilmiyoruz” olarak özgürlük ise,  ırkçılığın gereksizleştirilmesi hareketi sırasında…karın doyurmanın ortaya çıkan yeni  türlü biçimleriyle seyreden,..  Irkların şimdiden ne olduğunu bilemeyeceğimiz bazı hareketleridir. Sansürlenmiş değillerdir, icat edilmeleri gerekir. Şimdi Bilmiyoruz! (ergun tavlan’ın “biz kapısı” dediği şey güzel, ordaki bilmiyoruz)

Anti sansür olarak özgürlük  bir bakış açısı teklif edebilir…peki ya manzara?

Üçyüz yıldır tüm sosyal bilimler  sanatlar  kendi yöntemini psikanalizin yöntemine dayandırdı ve de ruhu kurcalamaktan başka bir işleri yok. Bir de toplumsal engele sansür deme hali … İkisi at başı gidiyor. Niye ki? Çünkü bu sansür şüphesiz freud’un sansürü.

Çünkü anti sansür kendi çözümünü, artık hepsi ruhun kurcalanmasına dayandırılmış olan sanatta felsefede sosyal bilimlerde bulur, devrimin divan ve koltuğa indirgenmiş tuhaf dilinde, kurulu düzende. Tıpkı psikanalizin, bir devrim içerirmiş gibi  duran kompleksin çözümünü, önce kendisi için değerli kılması ve bir normalleştirme hareketiyle aile içinde sahneye koyması gibi, o da kendi çözümünü önce kendisi için değerli kılar ve akademide sahneler. Şerif mardin bilmiyorlar/bilmiyorum demez, devamlı doğu-batı der, sansür der.. islamın cahilleştirdiği topluluklar der.. neden? Çünkü istediği bir şey yapmak değildir, canı sadece bir şey öğretmek ister, kaçınılmaz olarak kendi uğraşını değerli kılacak bir yoldan yürür, zihni salt zihin olarak değerli kılacak bir yoldan, psikanalizin 150 yıllık yolundan.

Kendi uğraşını değerli kılacak, evet. Çünkü sansürde, “bilmiyoruz/bilmiyorum” dan ayrı olarak, benim bildiğimi ve cesaretle söyleyebildiğimi , o söyleyemiyor vurgusu hakimdir. O bilmiyor, orada biliyorlar burada bilmiyorlar; burada ben biliyorum, orada onlar bilmiyor..ya da bir divandan koltuğa yapılmış itiraf olarak ağlak bir “bilmiyorum”. Onun madunu işte  budur, aydınlanması gereken, kendisine kolonici tarafından  dışarıdan bindirilmiş bir köleci değerler manzumesinin(köleliğin bile değil, her şey bir değerler hareketidir ona göre) iç-dış sarmalında kıstırılmış bir “maraza” bir aksama, bir hastalık olarak özgürlüksüzlük! (neden geçiş halindeki bazı türlere, mesela dinozorlara hasta denmez?)… şüphesiz sanat ve plastik sanat onları yeterince kurcalarsa iyileşmesi mümkün olan bir hastalık. Her şeyin ve herkesin artık psikanalizin diliyle konuşuyor olmasının sebebi bence budur; kurulu düzene “dokunmamak” (esas sansür)… bu freud’un hasta karşısında meslektaşlarına tavsiye ettiği “konuşmadan konuşmak” olan dili ve hastayla konuşmayan kolu göğsünde bağlı “dokunmuyorum” udur. Ona göre en nazik müdahale, dokunmadan yapılandır.. Ama sadece 10 dakika gördüğü küçük hans konusunda,  “kuramsal iddialar” söz konusu olduğunda, “dokunmama”, “konuşmama”  hatta “hoşgörü” etiğinden epeyce uzaklaşabilir. Analizini yazarken ise coşacaktır. (bahsi geçen lacan’ın ikide bir psikanalizin bir konuşma etiğinden başka bir şey olmadığını söylemesi hatırlanmalı) Sanat bir konuşma değil de konuşma etiği mi? Bence berbat bir şey olarak çoktandır evet, bunun için herkes bir dildir tutturmuş, sanatın dili ne olsun??,… alaysı? Okşayıcı? yere çalıcı? Kayıtsız?…şu bu??? (onun, mardin’in mülakatında, dokunuşundaki şefkatisizliği, hatta insana hiç dokunmayışını hissetmediniz mi? Psikanaliz kültü, dili de, bir aşağılamadır, nezaketiyse yapmacık)

Ve de  analitik kategorileriniz, tutturduğunuz hiçbir dil,   sansüre uğratılmış annemin  “daha derin” gerçekliğine bir türlü nüfuz edemediğinde, sadece bir türlü nüfuz edememiş olur. Çünkü, basitçe söylemek gerekirse, sansür edilmiş böyle bir  “derin gerçeklik” yoktur.. Annemde bir şey yok !  Böylece psikanaliz (anti sansür), bu kez de varolmayan o derin gerçekliği(ruhu-annemin bastırılmış ruhunu), analizini doğrulamak ve ihtiyaç duyduğu bu şeyi yaratmak için, yüzünü zorunlu olarak hileli bir kaymayla sanat “yaratıcısı”nın kelebeğine döner, ruha, dine ve aynı anlama gelmek üzere  sanat’a. Annem artık gerçek bir hileyle bile değil, aklının bir hilesi ile karşı karşıyadır ve uygun bir sanatla maskesi düşecek !!!…ah bir konuşturulabilse !! Neyi konuşacak?

Bu dünyanın, doğanın, ağaçların ve leyleklerin, herşeyin bizi “kandırabileceği”, enayi yerine koyabileceği kuşkusu olarak, aklın bir hilesi olarak sansür.  Böylece ilk aryan istilasından bu yana hintli ve öteki tüm inisiyeler kendisini kandırabilecek her şeyin önünden çekilir, hedef küçültür, hakikatlerin tümünden vazgeçer, duyguların ve tutkuların hepsini askıya alır… Psikanalizin ileride “gerileme”, regresyon adını takacağı bu ruh halini, çok daha önceden, bir yöntem haline getirmeyi başarır. Öyle bir noktaya kadar gerilemeliyim ki, yeryüzündeki hiçbir şey artık beni kandıramasın. Bu gerileme, paranoyak düşünme tarzının  temel motifi değil midir? Kayıtsızlık metafiziği nedir?

Ama inisiye modeller önerilmediği söylenmişti…bana göre ise,  bizim neyi önermek istediğimdizden bağımsız olarak,  sansürün tek modeli inisiyedir, eğitim şart da olduğu gibi.

Ve nihayet, anti sansürün hayalindeki hayal-gücü… gizli, dokunulmamış, bastırılmış en derindeki o şeyin, asıl cevherin, şeytani kötülüğün ortaya çıkması olarak hayal gücü,…  psikanalizin “id” adını taktığı şeyden mi bahsediyorlar ?? (öncüllerimiz polinezya yerlileri) Ama insanlar ve dünya bunca zamandır bu kadar kötüyken, kötülüğün bastırılmış olduğunu da nereden çıkarıyorlar, ? Bu id’in biliçaltında bi yerde  durduğu palavrası yeterince saçma zaten.  Her seferinde en kolay ortaya çıkan o iken, kötülüğün bilincin  altında ve sansürlenmiş olduğunu neden düşüneyim?  Kötücüllük için tek bir şey söyleyebilirim: bir türlü bastırılamayan!!!

Ve de  hayalgücü bize bilmediklerimizi(bilincin dışını) göstermez tam tersine bilmediğimizin farkına varma gücünü elimizden alır. “çünkü insan, gözleri açık, yalnızca hayalgücünde erişmiş olduğu bütün bu şeyleri yapabileceğinin rüyasını görür”  bu yüzden, “muzafferane bir halde, kendi eyleme geçme gücünü engelleyecek şeyleri de hayal etmediği için, zafer sarhoşluğuna ve “deliliklerin en kötüsü olan” boş gurur’a, kapılır.”

Böylece bu ülkede çürümüş olan tüm herşeyi yine halkın, mardin’in güçsüz bulduğu şeytani hayal gücünün ayakta tuttuğunu söylemiş oldum. Çürümekte olan bedeni ayakta tutan bir zırva olarak zaptolunamayan hayalgücü. Bu işleri gören bir hayal gücünün ne denli yaratıcı olduğunaysa varın siz karar verin. Benimki şahsen yolda kalır…

Mardin de ateşin karşısında hayallere dalar, ateşi yakanların güçsüz hayalleri hakkında vs…

Bi yayın var internette gördüydüm…workers write journal…

http://www.workerswritejournal.com/

ben bunu hayal ettim.

16.02.2011

•    Reha Yünlüel:

konuya ilişkin olabilecek iki veri:

a. iskender savaşır’ın istifa dilekçesi:

//İskender Savaşır’ın İstifa Dilekçesi

Bilgi Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekanlığı ve Psikoloji Bölüm Başkanlığına,

Ocak başında yaşanan olaylar, rektörlüğün savcılık ve güvenlik güçleriyle yaptığı işbirliği göz “mahalle baskısı” metaforunun nasıl somutluk kazanabileceğine kasvetli bir örnek oluşturdu. Bunun ardından, Üniversite Yönetim Kurulu’nun pornografiden ve akademik özgürlükten söz etmeyen, yaşananları bir idare hukuku-iş hukuku çerçevesine indirgeyen açıklamaları benim açımdan yetersiz kalmıştır. Bu koşullarda Bilgi’nin bir zamanlar temsil etmiş olduğu özgür ve özgürlükçü bir üniversite idealine yakışan davranışın benim için istifa etmek olduğunu düşünüyor; bu durumun Üniversite Yönetim Kurulu’nda değerlendirileceğini umuyorum.

Çalışmalarını hâlâ sürdüren arkadaşların gayretleriyle Bilgi’nin bir kere daha kuruluşundaki ideale yakışır bir özgürlük ortamını oluşturabileceğine dair umudumu yitirmiş değilim; yollarımızın yeniden kesişeceği çeşitli ortamlarda onlarla tekrar tekrar karşılaşabilmeyi, birlikte iş yapabilmeyi ve özgürce tartışabilmeyi de umuyorum. Ama geçici bir süre için de olsa, bu kadar baskıcı bir zihniyete bu kadar fütursuzca davranabilmesi için bu kadar geniş bir alan tanınabildiği bir ortamda bulunmaya devam etmeyi kendi bugünkü koşullarım açısından uygun bulmuyorum.

Saygılarımla,

İskender Savaşır

http://www.araliktabiri.com/tr/ //

http://bilgileaks.tumblr.com/post/3324489280/iskender-savas-r-n-istifa-dilekcesi

b. iktidarın pornografisi / suat hayri küçük:

//İKTİDARIN PORNOGRAFİSİ: SAĞCILIĞIN MUKADDESATI

Estetik (sanat/edebiyat) değerleri yarar alanının dışına sürmek kadar, yarar alanına kapatmak ve gerçeklikten yoksun bırakmak, gerçeği ondan esirgemek, estetik alanla ve ideolojisiyle ilişkimizi aynı düzeyde sakatlar. Her iki tarz görme-bilme biçimi ve okuma rejimi de asal bir deneyime geçit vermediğinden, nesnedeki sanatsal ve edebi olan kendini esirger, yoksun bırakır. Bu bir eksik ya da artık olarak nesneden kopup ideolojiye dönüşür. Bu iki kutupsal uzaklık o denli fazlayla doludur ki, sanattaki eksiğe yer bırakmaz. Hâlbuki sanat ve edebiyat eserinin peçesini kaldırıp kendini bize açması; nesneyle ve bağlamıyla karşılaşma biçimimiz, karşılaşma öncesi varlık tarzımız ve sonrası için düşlerimizle örtüşme ya da çatışma oranında belirlenir. Bu etkileşim çeşitli, karmaşık ve öngörülmezliğiyle olanaklı olmaktadır.

Kulübede yaşayan bir insanın, sanki saraydaymış gibi düşünmesi ve hissetmesinin fena halde ideolojik narkoz yüklenmesinden olduğunu biliriz. Asıl düşünülmesi gereken ise, o sırada saraylarda yaşayanların bu varlık tarzına dair ne düşünmekte olduğudur? Onlara baktığında ne görmektedir? Bunu imgeleyebilirsek, yani kulübede yaşadığı halde saraydaymış gibi yapan kişiye bakan saraylının bakışına yerleştiğimizde gördüğümüz şey bizi üzmekten çok öfkelendirecektir! “Muhteşem Yüzyıl” dizisi ekseninde yaşanan tartışmalara eklemlenen “feyk mukaddesatçılar” ve “atasını sarayda arayan yoksullar”, sirenlerin ayartısına, retoriğin şehvetine boşuna kapılmayın, çünkü “orada orası yoktur!”. Ataların değeri ve anlamı elbette tartışmaya açık, ama varsayalım değerlidir ve anlamlıdır; peki sizin atalarınız sarayda yaşayanlardıysa, o dönem o sarayda kellesi vurulanlar, kuyulara atılanlar, Anadolu’da yoksulluk ve adaletsizlik içinde, saraydan sürülen atların ayakları altına alınanların torunları kim? Ya fena halde efsunlandığınız feyk mukaddesat ile atanızın celladına secde ediyorsanız? Hakikat ve adalet fena halde incinir! Ve kendisine sırtını dönen, kendisini tekmeleyen ve sevdiklerini boğazlayan bir varlık alanında sudur etmez adalet ve hakikat.

Hakikat ve adalet tutkusu irkiltir! Bu türden irkilmelerin izi, en çok da sanat ve edebiyat eserlerine yapışır, eklenir, duyumsanır. Bu yüzden, kültürel alanda olma biçimimiz, maddi kaderimiz üzerinde hak iddia eder. Bunu algılamaktan yoksun olan iktidarın “ucube”liğidir. Çünkü kendini sevmekle kendinden nefret etmenin aynı nesnede buluşması olarak iktidarın konumu duyumsamanın yolunu tıkar. Gırtlağına kadar kitsch’e batmış olan, eşikten ufka kadar yaşama karşı çalışan en genel anlamıyla sağcılık, bedenleri ve yaşamı her boyutuyla parçalayan iktidarın pornografisi her dilde ve her kostümde, diz çöktürülmüş toplumun kitlesel gücünü arkasına alarak hınçla saldırıyor. Biçimsel-estetik kategorilerin tarihsel sınırları, imkanları çelişkileri vardır. Bu yüzden sanatın ve edebiyatın erotik aşırılığında ihlal ettiğimiz kuralı ve sınırı, kuralın dışını ve sınırın ötesini yüceltiriz. İktidar kamçı kullanır ve iktidarın pornografisinde küfür tapınaklarda; adalet ve etik tekmelenirken dilde estetik aramak ağır bir suçtur.

Dünyayı anlamla doldurmaya karşı, dünyayı süslemekten (süs ve suç ilişkisi için Adolf Loos’a bakınız) öteye geçemeyen en genel adıyla sağcılığın beden ve cinsellik korkusu, onu ontolojik olarak pornografinin tahtına oturtmuştur. Sağcılığın ve iktidarın kral yolunda bilinç parçalandığından, biçim de parçalanmak istenir. Bu pornonun kutsanmasıdır; kutsalın pornografisidir. Bu çıkmaz, toplumun da çıkmazıdır. Toplumun, biçimin ve bilincin bu ortak kaderi yazının sıfır derecesini işaret eder.

Ruhta yanan ateş yıldızlarla aynı özsel doğadandır! Gök ile yeri aynı nesnenin farklı paralaksı olarak gören sarsıcı, ısrarcı ve pervasız sanat ve edebiyat, içimizdeki tanrıyı ve hayvanı, kuyruğu ve kanadı buluşturur. Bir yıkım-yaratım alanı ve biçimi olarak edebiyat ve sanat etik-politik bir sorundur günümüzde. Bir yanda çaresizlik ve sinizm olarak sanatta ve edebiyattaki kaba gerçekçilik, diğer yanda anlam ve değer bunalımında radikal nihilizme gömülen postmodern sanat ve edebiyat, fena halde en olumsuz tanımıyla ideolojinin aygıtı olarak çevrime katılmaktadır. Estetik ve ideolojinin ortak kaygısı onları birbirinin uzağına doğru iter. Kökten karşıtlığın çatışma alanında edebiyat ve sanat olarak estetik, sınıf çatışmalarının simgesel barikatıdır. Edebiyat, kurulu düzenin kutsallarına dil uzatarak yasalarını ve sınırlarını ihlal eder. Günümüzde görülmeye değer olanı görmenin koşulu, gözlerimizi tüm var olanlara bir anlığına olsun kapamaktır. Bu bir tereddüt anıdır ve bizi tekerrürden uzak tutan tüm varolanların bir anlığına paranteze alınması edimi, estetik deneyimin içinden felsefeye sarkmakla olanaklıdır. Bu anlarda görülen her şeyde kendimizi bir imge ve kavram olarak ilk kez görürüz ve yaşamın yoğunluğunu artırırız. İçine doğduğumuz dünyayı, hep birlikte olduğumuz bedenimiz ve tekin olduğumuz mekan olarak evimize ilk kez girer gibiyizdir bu edimde. Böylece, edebiyatın içinden geçerken, estetik bir deneyim yaşarken aklın karşısında olmasak da aklın dışında bir yerde olduğumuzu söyleyebiliriz. Şeylerin sınırında kendi sınırsızlığını bize açan edebiyat/sanat dinden fazlasını içerdiği için özellikle dinsel olanla ensest içinde kurulmuş olan sağcılığın korkularını tetikliyor.

Dil, şeyleri belli yollarla söylemeye mecbur eder bizi. Edebiyat ve sanat, bu mecburiyet mekânından özgürlük uzamına felsefeye tutunarak sarkar. Böylece sanat ve edebiyat algılayıcısı, düşünmediği yerdedir. Oradan olduğu yere döndüğünde artık bir asidir, isyancıdır, iflah olmaz müzmin bir ütopyacıdır. Tehdit kabilinden bir vaattir. Varoluşun isyan kipinde zuhur eden edebiyatın ve sanatın yıkım arzusu yaşama duyulan nezakettendir. Tek mümkün sadakat, olsun istediği şeye sadakat varolana ağır bir ihanet olmak zorundadır. Tek başına dahi olsa bir örgüt gibi tekinsizdir iktidar açısından. Aşkın ölçütü olan dehşet gibi günümüzde iyiliğin ölçütü de kötülüğe susamışlığımızdır. İşte bu nedenle estetik, felsefeyi ve etiği kendi nesnesinde buluşturur. Edebiyattaki bu yeni durumda, politika bir semptom olmaktan kurtulur. İnsanın ezildiği bu zamanda, dünyanın neresinde duruyoruz? sorusu, günümüz edebiyatına ve sanatına bir var olma nedeni ve varlık tarzı sunar. Öyle ki, suçun soylusu edebiyat ve tanrıdan tahtını geri isteyen sanat iktidar karşısında acz içinde eğilirken bile haykıran bir iddianın şiddeti açığa çıkar. Günümüzde edebiyat, plazalara, bankalara ve tapınaklara at süren bir süvaridir. Alımlanan ve duyumsanan bir sanat/edebiyat nesnesi bizi dilin ötesine taşır. Düşünmenin dil dışı kiplerine açar bizi. Tıpkı hakikat gibi değer de, benlik de bir yaratıdır. İşte aynı nedenlerle eylemin politik değeri de kendi içinde değil, eyleyenin telosu ve toplumsal tarihsel bağlamı ile üretilir.

Her şey, kendi etkilerinin toplamıdır. Kişilerin ne olduğunu anlamak için o somut kişilerin etkilerine bakmak gerekir. Kişi, insanın düşünceleri, istekleri ve yaptıklarından oluşur. Düşüncemizin biçimlenmesinde edebiyat ve sanat ne kadar etkin olursa, isteklerimiz ve yaptıklarımız da o denli kendimize dönük olacaktır. Yani kişi olarak ben’de edebiyat ve sanat doğrudan etkindir. Her hakikat, yaratıcısına benzeyeceğindendir ki kişiye eklenen sanat ve edebiyat deneyimi kişi üzerinden hakikate taşınır. Bu organik bir bütünlüktür. Bu bütünden her hangi bir parçanın eksiltilmesi ya da değiştirilmesi hem o parçayı hem de bütünü parçalayacaktır. Bu parçalama pornografiktir, müstehcendir ve tutkunun köklerine saldırırken yaşamı incitir.

Aynada yüzümüzü görmek kadar görememek de öfkelendirebilir bizi. İktidarın ve sağcı aklın yaşamını kuşatan ve onu her ne ise öyle olmasını sağlayan bayağılıktan beslenen tiksinti nesnesini şaşırıyor. Sanatta ve edebiyatta yüzünü görse de görmese de sağcılığın ontolojisi “bu ben değilim/ben nerdeyim” hezeyanının sırtına binmektedir. Sanat ve edebiyatta bir üslup kişilik gibidir: sanatçı işaret ettiği, işareti olduğu ya da izi olduğu gerçek şey’e kendisinden bir şey ekler. İşte iktidarın ve sağcılığın aklını ve ruhunu kemiren şey bu eklentidir. Bu eklentiyi bir eksiklik olarak, hükmetmenin ahlakı ve ideolojisi olarak sağcı akıl ve iktidar kaslarını bir dil gibi kullanmaya başlar. Bir ağaç ne kadar uzak ve parlak ışığa gözünü dikerse, köklerini o denli toprağa, aşağıya, diplere ve derinlere, yani yaşama kök salar. Ufkunda adalet ve özgürlük olan sanat ve edebiyat mevcudiyete kök salar. Bu kökler verili olana tutunmak için değil tüm eklemlerini sökmek içindir. Derinliklere, soğuk bir suya girer gibi, hızla ama çok sayıda ve çok biçimde dalıp çıkılır. Her defasında biraz daha aşağı inmiş biri olarak çıkarız dışarı. Bu derin bir yüzeydir ve bu yüzeye dalışımızın her defasında kendimizi yeniden yaratan bir hayvan olduğumuzu duyumsarız. Sanatsal edebi esin, ortaya çıkan eserde eksiktir. Ama bunun bilgisine sahip olan alılmayıcı o eksiği kendi meşrebince tamamlar. Bu durum Eco’nun “Açık Yapıt” anlayışında görülür. Tüm anlam, bilgi ve değerler dil oyunlarıyla sınırlı ise ve her dünya nosyonu belirli bir dil oyununa kapatılmış olacağından dünyayı değiştirmek için dil dışında neşet eden bir imkansızın politikasını şart koşar.

Asistemik karakteriyle felsefe, sanatın ve edebiyatın sisteme teşne olmasına izin vermez. Böylece sanat ve edebiyatta zuhur eden, meydan okuyan hakikatin sağdan bakınca ucube olarak görülmesi, sistemik olmayan kavram üretimi olarak felsefe, arzuyu düşünceye, eyleme ve dile saldırarak politikayı sanatla tahkim eder. Böylece politika, iktidarın ürettiği bir fenomen olarak bireyin haklarına indirgenemez parçasına kavuşur. Bu parçanın atmosferinde karşısındakinin gözünün içine bakamayan otistik sağcılık soluyamadığından belki de, cinsler arasıda 45 cm’lik mesafe istemektedir. Belki de bu yüzden günümüzde akıl bir boyun eğdirme aygıtı olarak çalışmaktadır. Sırtımızda şaklayan iktidarın kamçısı, ayaklarımızdan bizi mevcudiyete mıhlayan zincir, ruhumuzda bir bulantı karşısında, “özgürlüğün geleceği yoksa” ve “gelecek uzun sürecekse” varsın öyle olsun. Biz de sabahı beklemeyiz; gecenin içinde yürürüz sabaha… Belki de bu yüzden kanun dışında yaşam, cesur, dürüst ve akıl dışına sarkmayı gerektiriyor.

Emeğin sıcak öfkesinde, paçasında ve tırnak aralarında sanatın ve edebiyatın tozunu taşıyanlar; adalete ve özgürlüğe göz koyanlar; cebinizdeki taşları yoklamanın zamanıdır.

Okuma Önerileri

Postmodern Edebiyat Kurmları, Niall Lucy, Ayrıntı Yayınları

Edebiyat Olarak Hayat, Alexander Nehamas, Ayrıntı Yayınları

Edebiyat ve Kötülük, Georges Bataille, Ayrıntı Yayınları

Roman Kuramı, Roland Barthes, Metis Yayınları

Yazının Sıfır Derecesi, Georg Lukacs, Metis Yayınları //


http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=7988&pid=19&makale=%DDktidar%FDn+pornografisi

18.02.2011

•    Murat Üstübal:

tartışmanın başında şunu demiştim, hatırlarsınız:” Belli bir çan eğrisinde düşünce konuşlanıyor.. çan eğrisinin iki ucu da düşüncenin yayılımına kapatılmış.”

Ali Akay’la yapılan söyleşilerden oluşan Birleşmeyen Sentez adlı kitapta (Yky) Tard…e mevzusunda şu cümlelere rastladım:” Asıl ilginç olansa, beyinler arası mübadele ve geçişliliktir. yeni bir fikir, küçücük bir yenilik, yavaş yavaş bu süreç içinde gelişmeye ve yeşermeye başlamaktadır. ortaya atılan bir fikri takip etmek, onun “geometrik eğrisini” izlemek demektir. burada “grafik eğriler” ortaya çıkar. Bunlar bir çeşit diyagramdır. çoğalırlar ve kesişerek, dağılarak tekrar çoğalıp çoğullaşırlar. Burada en ilginç kavramlardan birisi de Tarde’ın kullandığı “yayla” kavramıdır ve bizi hemen deleuze ve guattari’ye yaklaştırır. yaylalar(platolar), her zaman “sabit olmayan dengeleri” oluşturmaktadır. eğilimleri, arzuların ve inançların eğilimlerini oluşturmaktadırlar.”

aynı şeylerden bahsettiğimizi düşündüğüm için paylaşmak istedim. işte sansür benim düşünce dediğim onun önce fikir deyip içine arzuları ve inançları da koyduğu çan ya da geometrik eğrilerinin çoğalmalarını ve açılmalarını engelliyor. mesele “bin yayla” kitabına kadar gider deleuze ve guattari’nin..



05.03.2011

•    Reha Yünlüel:

İranlı mülteci Ebrahim Hassa Nipamsarı, dudaklarını ve göz kapaklarını iplikle dikip, elindeki İngilizce ‘Ben Mülteciyim. Polis isteklerimi yerine getirmiyor” yazılı pankartla Emniyet Müdürlüğü önünde protesto eylemi yaptı.

Ahmet KORKMAZER

NEVŞEHİR- Polisin uzun süre ikna etmeye çalıştığı mülteci Ebrahim Hassa Nipamsarı, İranlı arkadaşları da eyleminden vazgeçiremedi. Polis ekipleri eylemciyi kucaklayarak polis aracına taşıdı. Dr. Şevki Atasagun Devlet Hastanesi’ne götürülen eylemcinin dikişleri alındı.

Nipamsarı’nın, yaklaşık 20 gün önce Nevşehir’e geldiği, 2 gün Emniyet Müdürlüğü’nce Polis Evi’nde misafir edildiği, daha sonra Nevşehir’de oturan bir grup İranlının evine yerleştirildiği belirtildi. Eylemcinin, Nevşehir’de kalmak istemediği, çalışmak için Antalya’ya gitmek amacıyla eylem gerçekleştirdiği ancak yasalar gereği Nevşehir dışına çıkışının yasak olduğu öğrenildi. (dha)

kaynak:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1041928&Date=05.03.2011&CategoryID=77

27.03.2011

•    Ergun Tavlan:


« dışsal & boğucu parametreler »


•    Reha Yünlüel:

“iç sansür” baba…


•    Ergun Tavlan:

ülen, o dediğin bir “sonuç”…


•    Reha Yünlüel:

“sonuç” olmayan kaç “iç sansür” var ki kurban? ama somut olayda zeki abi’nin niyetli olup olmadığına da bakmak lâzım. niyetliyse o zaman bu ilânı dönüp dolaşıp “dış sansür”ü tatmin etmek için gönderdiğini düşünebiliriz. miyiz? 🙂


•    Ergun Tavlan:

iz. evet. bu “dış sansür”ü anlamadan ‘olayı’ çözemeyiz gibime geliyor. çünkü o “muhterem baskı” yönlendiriyor her şeyi. zeki’nin niyetli olup olmaması sonucu değiştirmez: yönlendirilmiş, “hedefe kilitlenmiş” bi kere. gidip vuracak, çaresiz.


•    Ergun Tavlan:

‎”sonuç” olmayan “iç sansür” de yoktur kanımca. durup dururken iç sansür uygular mı insan? doğasına aykırı…


•    Ergun Tavlan:

ayrıca, karga, nuh’un gemisine binmeyi reddeden tek hayvanmış, biliyor muydun?



28.03.2011

•    Reha Yünlüel:

‎”dış sansür”ün görünüm biçimlerine / gömleklerine bakmak lâzım o zaman. biri birinin yansıması. görünüm biçimleri / gömlekleri, sansürleri (iç/dış), birini ötekine öncelemese dahi daha görünür kılıyor.

“sonuç” olmayan “iç sansür” yok evet ama her “iç sansür” de bir “dış sansür”ün sonucu değil belki; daha doğru bir ifadeyle o “dış sansür”ü yaratan da / kurgulayan da / farzeden bizsek hele…

kargayı bilmiyordum kurban, nerede yazıyor?

kuran’da (maide/31): “Derken Allah, yeri eşen bir karga gönderdi ki kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstersin. kabil: “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar bile olup da kardeşimin cesedini örtemedim!” dedi ve pişmanlığa düşenlerden oldu.”

•    Ergun Tavlan:

Kaynayan su içindeki kurbağa toplumları”

http://www.facebook.com/video/video.php?v=160556194003145&oid=141658182532036&comments