Home revue || dergi || review écrit DÜNYEVİ ŞİİR (1/5)

DÜNYEVİ ŞİİR (1/5)

61
0
  1. Nesnelerin “Derin Anlam”ına inanmamak, dünyevi şiirin özelliğidir.

Şiir karşıtları, ortalıktaki şiirin, hatta edebi olanın, bir içe dönüş, kendine kapaklanma, derinlik sarhoşluğu olduğunu söylüyorlar. Şiirin aptalların uğraşı olduğunu söyleyecek kadar ileri gidenleri de var.

Oysa ben de en az onlar kadar, yaşamın derinliği dediğimizde yaşamın dışından söz edip etmediğimizi merak ediyorum. Sanki bu yaşam olmayan başka bir yaşam, ve belki de bu yaşamı ıskalayan… Ateşi yakan değil ateşi seyrederek hayallere dalan kuruntu sahibi bazı kimseler, hastalık, endişelilik, vesvese… Ya da sinsilik ve bönlük… Öte dünyaya ruhlar alemine geçenler, bir hortlak…

Şiir bunlarsa, -şiir demekle aynı zamanda tüm bir şarkı sözlerini, Bediüzzaman Said Nursi’nin ahenkli mecazlarını yahut şu Ezel dizisinde olay olan Tuncel Kurtiz’in acayip laflarını (Ramiz Dayı ve Kerpeten Ali konuşması-izle), İbrahim Sadri’nin sekizyüzbin satan şiir kasedini (Şiir Patladı- Hürriyet/23.05.1999), akıp giden günleri duyguları ve olayları hep yerinde söylenen tumturaklı sözlerle birbirine bağlayan tüm dizi film diyaloglarını birden kastediyorum- gençler, yani canlılık için, haklı olarak pek de uygun olmamalıydı.  Hatta biraz da korkutucu.

Ama öyle değil işte, bunları seviyorlar.

Çünkü halk kendi konuşmalarına, hiçbir tutarlılığı bulunmayan edimlerine ve hatta hiç bir tutarlılığı bulunmayan gerçek doğaya (bu tutarlılığın özenle vurgulandığı belgeseller hariç) belirgin hiçbir ilgi beslemez.

O, yalnızca bu tek düze ve zır saçma hayatını sahte bir bilgelik şeklinde yeniden bir araya getiren; davranışları arasında iyicil veya kötücül sahte iç bağlantılar kurarak, ona bir giriş gelişme ve sonuç, bir bütünlük bahşeden hikayelere kulak kabartır. Estetik olan bir şeye; Derin Anlam’a.

Varoluşunun ve gözle görülemediğine inandığı yüce mahiyetinin tıpkı din tarafından tanıtlandığı gibi edebiyat tarafından da tanıtlanmasını ister ve de bu mahiyet kuşkusuz yaşamdan daha estetik bir şeydir. İşte şair  dindeki bu estetiği yakalamalıdır! Oyy!! Nedir bu estetik: tabi ki de açık olmayan çok kapalı olan bir şey. Böylece, kendi ruhunu göremediği gibi, ve tanrıyı da, sanatı da apaçık göremeyeceğini söylerler ona. Haz bu kapalılıktadır. Şeyh uçmaz mürit uçurur ve de neticede işçiler genç ölür. Şairler de onları tanrıların katına gömerler. Bu.

Böylece halkın ruhu, her yerde yaşam üzerine kapsamlı ve genel bir bakışın yaratılmasını teşvik eder gibidir: ahlak, yasalar, din, töre, edebiyat… Bu, yaşam üzerine basit, kısa, kapsamlı genel bir bakışın var olduğuna (hatta mümkün olduğuna bile değil var olduğuna) duydukları inançla bir ve aynı şeydir. Onlar için kutsal kitap bunun kanıtıdır.

Yine de… Her şeye rağmen doğal olmayan güçlü bir “anlama” arzularının var olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu arzu gücünü nereden alır? Pek de günlük yaşamlarından alıyor gibi değilse de …

Ama anlama arzusu tam da orada, işlerin karıştığı saçma günlük yaşamlarının üzerinde belirir. Yaşama onu aşan bir anlam yükleme çabası, çılgın bir yaşama yetersizliğinin sonucu olarak orada doğar. Din de buradan doğar, edebiyat da, gündelik yalan da… Ve özlem ve düşüncelilik de… Düşüncesizlik de… Hepsi de açık’lıktan değil, yaşamın kaba yetersizliğinden ve insana kapalılığından doğar.

(O halde edebiyat ve yaşam arasındaki yaygın ilişki şimdiye kadar hiç masum bir yansıtma ilişkisi olmadı, daha çok bir yok sayma, inkar… Büsbütün ideolojik ve tepetaklak.)

Akhilleus’un basit bir davranışı olarak ırzına geçip öldürdüğü Troikas’dan sadece Homer (tragedya) bahseder. İlyada bir trajedidir. Truva filmi ise bir din. Film, Akhilleus’un ruhunu araştırır ve insanın bir hayvan olarak, kendinden değil türün gelişiminden kaynaklanan sebepsiz içgüdüsel davranışına bir türlü inanamadığından, “makul” bir açıklama bulamadığı Troikas’ın ölüm sebebini senaryoda gizler.

Öyleyse ortalıkta dolaşan şiir, halkın ruhsal yaşamıdır. Halk onu eşelemekte ileri gittiğinizde, size pek yüz vermese de.

Halkın bugünkü ruhsal yaşamının filolojik, antropolojik, psikolojik, politik ya da hukuksal yönden kavranması gerektiğini ileri süren pek çok değerli düşünce olabilir. Ama bunların hepsi de dilbilimcilerin ya da tarihçilerin uydurduğu palavralar. Ben şimdi bir kez daha,  o’nun (ruhsal) yaşamının yalnızca dinsel (teolojik cüce mi demişti?) yönden anlaşılabileceğini ortaya atıyorum : kaygının ve korkunun bekleme odası olarak ümitli din… Efsanelerin ilmileşmesi-bilim-politika-ölüm-öte dünya-mutlu son… Hepsi.

Faust tanrıya öyle çok öyle çok inanıyordu ki, sonunda bunun için ruhunu şeytana sattı demiş Goethe. Büyülü dine ya da büyülü sanata… Basitçe yaşamına inanmak isteyen halkı, yaşamdan fazlasına inandırmak şeytanlıktır sahiden de.

Nesnelerin Derin Anlam’ı, yaşamın kendisi yitinceye  kadar insanın hizmetine koşulmasından başka ne?

Derin anlam, imgelerin imgesi, süs, burkulmuş laf… Açmaz, örter. Din de… Ve büyü dolu şiir de…

Dünyevi şiir ise  yüzeydedir.

 

2) Dünyevi şiir; ruhun keşfini yönetenlerin ilkesi, hareket edişi ve canlılığı ise kendi ilkesi olarak tanır.

Derler ki Atina’yı yöneten asıl ilke, yöneticilerin asıl başarısı yani, şiire (sofizme) duyulan nefreti kökleştirmeleri değil, tam tersine şiiri (dünyevi şiiri, Homer’i) basitçe ikinci plana atacak denli, ruhun keşfiydi. O güne kadar yaşayan sıradan biri ruhunu bedeninin ikizi olan ve ölüm anında, ölüme yaklaştıkça bedeniyle birlikte solup gidecek, ve ölüm anında yokluğa yakın ya da duman gibi havada dağılmak üzere tek nefeste dışarı çıkacak bir gölge gibi düşünüyordu.

Yöneticiler ise, tam tersine ruhun beden soldukça yetkinleşecek ve ölüm anında ise neredeyse cisimleşerek başka bir şehre göç edecek güçte olduğunu öğrettiler. Başka türlü düşünülürse ölümün bir iyilik olduğunu umduracak sebepler gösterdiler halka.

Şiir işte tam da burada, yeni duruma ayak uydurmuş olabilir mi? Gerçek Umudun (yani canlılığın ve hareket edişin) tükendiği bir zamanda; fabrikalarda, işliklerde ve bedenin tüketildiği her yerde, tıpkı burç takvimleri, gelecekten haber veren kahinler, tarih ve öteki büyülü tüm ruhsal şeyler gibi, yitirilenin yerini almış olabilir mi yani? Bence evet.

Ona doğrudan doğruya halk tarafından biçilen işlev, dinin işlevi ile aynı sayılırdı. Yoksunluğu çekilen bu şeyi, kendi canlılığıyla üretemediği bu ahengi, canlılık ruhunu, şair, din, tarih ve yazılı olan her şey onun yerine üretsin istedi. Şiir de din gibi ruhlara hizmet ettiği ölçüde tanınacaktı. Bedenin tükenişiyle birlikte sönen gerçek umudun yerini alacak ikinci bir din, ruh üflemesi, aşk yerine aşk şiiri, seyahat yerine seyahatname, facebook, twitter, arkadaşlık siteleri, forumlar, tartışma programları, saçma yaşamı stilize eden tüm bu sözcükler, palavra… İşte böyle.

Üstelik böyle bir şiiri okuyan şüphesiz kendini kuru kuruya hayatı (bu kupkuru hayatı) yaşamaktan daha büyük bir zevke adamıştı: ölüp gittikten sonra (bu dünyada cansızken) romansı ve aşkı yaşayabilmek, pek çok heyecanı tadabilmek ne sonsuz bir zevk! Dahası hepsi kafada yapıldığı için bu suçlar yüzünden ölüme mahkum edilmek tehlikesi de yok.

Ve de diyelim ki halkın sizde beş bin yıldır görmek istediği bu şairane tutumu en başından benimsediniz (bunda şaşırılacak bir şey olmadığını söylememe gerek kalmadı sanırım, şiir dedikleri bu), o zaman da sizi, halk tarafından derhal başınıza yerleştirilecek parlak bir çelengin beklediğini zannetmeyin sakın. Halkın kendine iyilik etmek (canlılık bağışlamak) isteyen şairler karşısında haklı ve mesafeli bir tutumu vardır. Tanrı ve onun diniyle yarışa giren bu şair karşısında, halkın şüphesini de ciddiye almak gerekir. İçlerinde kendini tutamayıp bu ruh üfleme işini tanrının cennetini hiçe sayar şekilde çok ilerilere götürenler de olmuştur, karmakarışık şeyler yapabilirler ki, onların halkla işleri daha da zordur. Bazen de halkın gözünde hiç ummadıkları biçimde gülünç durumlara düşebilirler:

Derler ki Schopenhauer zengin bir sofra başında intiharı övmeye başladığında, mutfakta buna gülüşenler olmuş.

………………………………………………….

Neticede işte, tüm bu iyilikler ne işe yarar ki? Sadece en büyük iyilik olan ölümden onları biraz daha uzaklaştırmaktan başka.

Hem böyle içtenlikli bir şair bulmak gerçekten de zordur. İçlerinde kendi yazdıklarına iman etmiş, kendisiyle ilgili karanlık düşünceleri olmayan kaç tanesini bulabilirsiniz ki? Bütün ölü şairleri gözümün önünden geçiriyorum ve pek çoğu için hep aynı sahne canlanıyor: beyaz gecelikler içinde diz çökmüş, yatağına sinmiş ve gizlice yakaran: Tanrım! Bana bedenimi geri ver! Halkın bu palavrayı bilmediğini sanırsınız, içten içe, kendilerini bildikleri gibi bilirler.

Bedenin insana ihaneti (tarihin dışına düşmesi), işte bu hayal kırıklığı ve onunla gelen kin, şiiri nasıl okutuyorsa halka, şaire de öyle yazdırır: Dualar içinde!

Burada, şairin “göksel bir nimetmişçesine sunduğu yeryüzü ekmeğinin”, yani “ruh”un da  artık,  tüm canlılığını yitirmiş-bir meta-olduğunu bilmem hatırlatmak gerekir mi? Böylece şairlerin halka olan inançları, zamanla, halka olan uzaklıklarının kusursuz bir göstergesi haline gelir -bkz. İsmet Özel-.

Ama popülizm demişler, “halkçılık” zor meseledir, her zaman aynı biçimde cevaplayamam. Süslü üniformalı bir posta dağıtıcısın halk üzerindeki etkisi Eflatun’dan fazla ise, Eflatun part-time posta işine mi girmelidir? Gülünç mü geldi? Bana gelmedi. Jean Paul Sartre “Biafra’lı bir aydın olsaydım roman yazmaya devam etmezdim” demiş (nerede demiş ?).

Öyle zaten, kimse devamlı yazmak zorunda değil. Yazmazsam ölürüm diyenler yüzünden de birileri ölebilir ve de Sartre’ın yaşamı Biafralılar için zaten iyi bir yanıt.