Home revue || dergi || review écrit DÜNYEVİ ŞİİR (2/5)

DÜNYEVİ ŞİİR (2/5)

7
0

Dünyevi şiir yaşamın “Derin Anlam”ına inanmasa da, Anlamını tanır; Tepe tepedir.

Şimdilerde tüm bu yazılanları destekler görünen bir görüş epey revaçta; şiirde anlam’dan tüyme! Yaşama onu aşan bir düşünce yüklediğinizde, bu yaşama karşı ve ölüm lehine yapılmış bir hiledir aslında ve yaşam bu “yüce”yi size sağlamadığında hemen sızlanmaya başlarsınız- hile devam eder…Vınn.

Birisi size “yaşam anlamsız olduğu için benim şiirim de anlamsız” diyorsa, şiir (ya da adamın teki) ufaktan budünyadan tüyüyor demektir. Önce yaşama yüce bir anlam verir, sonra da gerçekleşmediği için öfkeden delirir. Yaşamın ve onun anlamının “hiç” olduğunu söyler, birbiriyle ilintisiz, büsbütün manasız şeyler yazıklayıp durur. Son çarenin bu sayıklamada olduğunu, şiirinin bu dünyadaki şeyler nasıl ilgisiz ve hayal kırıklığıyla dopdoluysa öylece alakasız, saçma ve hayal kırıklığıyla dolu sayılması gerektiğini yinelemek bu şiirin kavuştağıdır.

Peki ama, “aykırı”olduğunu ileri süren bu tanrısız derbeder, sıradan fanilerin fark etmediği bir şeyi mi fark etmiştir? Evrendeki ilgisizlik ve çelişkiyi mi?

Hiç de değil. Çelişki, genel kanının aksine, öncelikle sıradan dindarın ölçütüdür ve ilk önce din tarafından tanınmıştır. Bu nedenle karşıtlığın ve çelişkinin ayırtına varmak, hatta olağanüstü bir berraklıkla ve zeka ölçüsünde ayırtına varmış olmak, o kimseyi henüz dinsel olanın, efsanenin alanından çıkarmaz. Tam tersine henüz tam da orada, zavallı vaizin işe başladığı yerdedir. Esas Seçim bundan sonra başlar (Esas Olağanüstülük) .

İşte bu yol ayrımında, dindar olan “ müteşabihden tefvize” zıplar,  ve çelişkiyi açıklama yükünü tanrıya havale ederek ahenksiz olandan, alakasızdan pat kurtulur. Bundan sonrası fikri ense…

Mistik olan, kavrayış gücünden tanrı lehine el çekmiştir, peki ya öteki, derbeder? Öteki de tüm bir yaşamın zaten akıldışı ve saçma olduğunu, bilinemeyeceğini filan ilan ederek, kavrayış gücünü abartılı bir “duyular” ya da “sessizlik” tahayyülüne kurban eder. Kurtuluşu aklı hepten yere çalmada bulur. Ama yine de derbederin gerçekte bir din düşmanı olduğunu düşünmemiz için fazla sebep yok. Sezgi, duyu, kaygı, adrenalin, korku, Huxley’in kapıları, LCD kafası, algı, imgelem hepsi; kavrayış gücünü terk ettiği oranda her şey mistiktir, dinseldir aslında. (İşte de saf sezgicilik  ve din, çoğu kez birbirinden ayrı, hatta karşıtmış gibi görünen yollar izliyor ama adres aynı, akıl kumkumasında olduğu gibi.)

Akıl dışılığı seçmiş gibi görünen bu kimselerin gerçekte bir ergen çocuk edasıyla aklın güçsüzlüğüne isyan eden asıl akılseverler; akıl karşıtlığının ise yüreklerindeki önleyemedikleri açıklık arzusunun bir isyanı olarak, aklı hepten yere çalma çocukluğu olduğunu bilmem kanıtlamak gerekir miydi? Bana kalsa yirminci yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran tüm bir akıl dışılık edebiyatı, aklın hayal kırıklıklarının tarihidir derdim. Ama bu kimsenin serinkanlı seçimi değil elbet, aldatan sevgiliye (zavallı akıllarına) duyulan kindir.

Yine de tüm efkarına rağmen  bu “hiç” de, en az dinsel olan kadar zevkli bir hayat sürer, yenilgisinde zaferi bulur. Keyifle arkasına yaslanır ve şu ahenk yoksunu dünyanın kendisine sağladığı kaçamağın tadını çıkarır: “Boşşş her şey boş”

Gerçek bir aykırınınsa böyle tatlı kaçamaklara yetenekli olduğunu hiç görmedim. Çünkü, dalgacının ve dindarın aklı yadsıması aklın sadece bir yarısının işi. Akıl kumkumasının saçmayı yadsıması ise öteki yarısının… Gerçek bir aykırı ise tatlı kaçamakları kıvıramayacak, zaman zaman denese de eline yüzüne bulaştıracak, her seferinde en sonunda akıl ile saçmanın, kafasının tamamının, yani çelişkinin, yani budünyanın  spiraline takılı kalacaktır.

Çünkü aklı hepten yadsımak, ister dindarlıkla ister LCD kafasıyla,  deneyimi yadsımaktır. Çünkü deneyim, ancak çatışmanın (akıl ve akıl dışı arasında sürüp giden) devam etmesiyle mümkündür. Hem aklın hem akıldışının, hem insanın hem tepe’nin, yani budünyanın sürüp gitmesiyle. Eğer deneyimi tetikleyen şey meraksa elbet. Malzemeden çalan bu kimselerinse deneyimleyebilecekleri tek şey kendileridir artık, tasavvuf ya da meskalin.

Buradan yazılan bir şiirse, kim ne derse desin önünde sonunda aykırı değil,  sürüp giden palavrayla uyumludur.

Böylece gerçek aykırı, akli olanla saçma arasında sürüp giden bu sürekli yer değiştirmenin, çatışmanın ortasında kalır: gündelik dehşet ! Bu nedenle de deneyime açıktır, her şeye de müsaittir, dikkati korku dolu deneyimi yüzünden çoğunlukla ayaktadır ve sürgit aklın hokkabazlıklarıyla avunmak elinden gelemez… Sür git rüyanın hokkabazlıklarıyla da…  Dünyevi şiirin bir laboratuar çalışanına saygısı vardır, her biri farklı olan mucizevi kar kristallerine de, plana ve rastlantıya da. Dehşetin  ortasında kalır, dehşete boyun eğer. Yazgı, der buna, “İnsanın Yazgısı” .

Gerçekte aykırı olan (kimseler) bu dünyanın akla aykırılığını usluca teslim edip de açıklık isteğinden feragat etmiş kimseler değildir. Dikkat edilirse, bunlar zen rahipleridir ve sadece insanı terk etikleri için ağaçla uyumlu gözükürler. Ama bir türlü ağaca dönüşmeyi başaramadıklarını hatırlatmama, bilmem gerek var mı?

Öyleyse gerçek çılgınlığın, deliliğin, münzevilik, TERK, olduğunu düşünmek ve münzeviyi yüceltmek için elle tutulur bir sebep yok. Aykırının çekip giden olduğunu söyleyen tüm bir edebiyat yanıltmacadır. Gerçek aykırı, kendi doğasına, hem akla hem akılsızlığa, çelişkiye yapışık kalır. Şu yeni moda insana, akla kayıtsız dalgacılığın, yani insandan vazgeçişin, iddiaların tersine dolaysızca uyuklama-sistem kuzuluğuna yol açtığını söylüyorum.

İnsanlığın tarih öncesi dönemine ait ne kadar destan varsa, Gılgamış’tan Alp Eren destanlarına, Homeros epopelerinden yoksulların savunucusu Katilina’nın Çiçeron’a karşı verdiği savaşa ve oradan Spartaküs’e kadar, hep iki tür kahraman olmuş: Göğe çekilenler ve ipe çekilenler. Birincilerin, yani Tanrılardan kut almış olan soylu kişilerin giriştiği maceralarda olay genellikle kahramanın evi terk etmesiyle başlıyor, yolculuk ekseninde devam ediyor ve sağ- salim bir insanı kamil olarak eve dönüşle yahut göğe çekilişle son buluyor. İkincilerin maceraları ise destandan çok tür olarak trajedilere konu… Çarmıh.

Münzevilik, delilik ya da budünyayı terk, soylu kimselerin genç oğullarına bahşedilmiş bir tarihi bir arketip gibi. Bu, tarihte, ödül vaadeden tehlikeli yolculuktan sadece kendisini bularak dönen kahraman prototipidir. Joseph Campbell Kahramanın Yolculuğu adlı eserinde soylu kahraman arketipini etraflıca inceler. Ayrıca Monomoyth adını verdiği ve bir kahramanın yola çıkışı, inisiyasyonu ve geri dönüşü olmak üzere üç ana başlık ve 17 olay düzleminde incelenebilecek bir mitin, dünyadaki bütün mitlerin atası olduğunu savunur. Burada bizim açımızdan önemli olan ise şudur: kahraman yolculuğa çıkmasına neden olan ödüle (arzu nesnesine) asla ulaşamaz, ulaşılırsa bile ondan vazgeçilmelidir, vazgeçilmezse bu ödül kahramanı için tam bir kâbusa dönüşür. Bu hemen hemen Simurg’un öyküsüdür ya da Ağrı Dağı Efsanesi, Ahmet ile Gülbahar… Hepsinde macera bir “arayış öyküsü” olarak noktalanmalı ve öylece kalmalıdır. Sonunda ise bulunan yalnızca daima tek bir hakikattir; arzu nesnesinin imkansızlığı. Bu imkansızlık herhalde çok acıtmasın diye olacak, “aradığın şey aslında sendedir” gibi Muhiyiddin el Arabi tarzı bir saçmalıkla süslenerek de sunulabilir. Ya da Trotsky’nin “sürekli devrim”i yahut da  Ursula Le Guin’in pek severek tekrarlayıp durduğu şu söz gibi: “Devrim yapılmaz, devrim olunur”. Bütün bu sezişlerde insana olağanüstü renkli gelen büyüleyici bir felsefe bulmak mümkün elbette, ama bu daha çok kullanılan dilin büyüsü. Ya şöyle söylenseydi: “Hiçbir farenin labirentteki peynirle beslendiği görülmemiştir, ancak bunların zamanla diğerlerinden daha zeki fareler haline gelmesi mümkündür.” Buna ne derdiniz? Devrim değil de kader mi?

Zaten insanlık ütopyaları insanlığın olağanüstü birikmiş kaygıları karşısında daima zayıf kalır. Daha ilk adımda kendi imkansızlığını, dünya dışılığını ele verir gibidir: uzakta çok uzakta bir ada. Ütopya diliyle bile umut kırıcıdır; Yunanca “yok/olmayan” anlamındaki (ou) ve “mükemmel olan” anlamındaki (eu).

Diyeceğim, cennet olarak ütopya dünyevi şiirde geçmez, dünyevi şiirin konusu değildir, sanıldığının tersine dinin konusudur. Ütopya, halkın kuru toprağa (ölüme) duyduğu özlemin bir ifadesi olarak geçmiş ya da gelecek (ruhların) yaşamında vücut bulur. (Tanrı niçin insan oldu ?)

Öyleyse, ütopik şairlerin dengesiz ve ölçüsüz insanlar olduklarına dair yaygın kanı hiç de haksız sayılmaz. Onlar demiyorlar mı: “biz bütün zamanların iyice açılmış kanatları üzerinde duruyoruz” diye. İyi de nasıl ? Şair de öteki her şey gibi kendi zamanına yargılı değil mi? Ya da… Tanrı niçin insan olmuştu?

Yine de en yaygın düstur vaizinkidir: önemli olan iyileşmek değil, dertleriyle yaşamak. Oyy. Vaiz derdi ilerletmekten vazgeçip derdini yüceltir, derdini sever ve eski ahit’in mezmurlar olarak da bilinen bölümüdür bu. (Vai.1: 2 ) “her şey boş, bomboş, bomboş!” diyor…

Neitzche (Çılgın) ise iyileşmek ister. Dertten kurtulmak için kavrayış gücünden kurtulmak… Bir süre kendini eğlenceye verir gibi… Sevinçli bilim, onun dehşetinin acı alayla maskelenmesinden başka bir şey değildir. Böylece Motzart’ın kayıtsızlıkla savurduğu acı kahkaha onu da büyüler. Bu kahkahada akılda bulunmayan bir üstüngörü olduğunu sanır. Salome, dehşetin içinde kalmaya yüreği dayanmayan Nietzche nin “sonsuz dönüş” karanlığından az önce, bu şen bilim dalga motoruna nasıl da sarılmış olduğunu, Silvaplana gölü maceralarında açık yüreklilikle  takdim eder.

Neitzche’nin karanlık ve dalgacılık arsındaki bu bitmeyen gelgiti bana insanın kayda değer yazgısını anlatır. İnsan evrende ağaçla, taşla, kuşla, makineyle, ölümle (insandışılıkla) çevrelenmiş olmakla, bu insandışılıkla baş edebileceği yetiler de geliştirir. Aklın yetmezliğinin yarattığı hayal kırıklıkları, öğrenilmiş çaresizlik, dökülen kan, yenilgiler, temkinlilik miti, hepsi birer tortu bırakacaktır usun altına(ya da ÜSTÜNE): o bunlara anımsamalı algı, sezgi, duyu, duygu adrenalin, korku, kaygı, esrar, bilinçaltı, kolektif bilinçaltı vs dese de hepsi önünde sonunda havsalanın tanınan bölmeleridir, hiçbiri yeterince altta değildir, hatta sık sık üstündedir. İnsan bunları Gılgamış’tan Homer’den beri tanır. Aklın akıl dışına  ayak uydurması, şekil değiştirmesidir. Aklı bunlardan ayırmak ve yüceltmek, yahut bunları akıl’dan üstün saymak bana göre acayip. Havsala, leğen, tüm bunların çelişkili toplamıdır, budünyamdır.

Bu yüzden şiir de havsaladan (kavrayış gücünden) başka bir şeyle yazılamaz.

İnsan keskin bir koku aldığında izini sürer bir köpek gibi,  yolun kanalizasyona çıkması konu dışıdır.

İnsan acıyı anlamaz, sadece yarayı kurcalar merakın uzun sopasıyla. Buna hekimlik de denir işe yaradığında.

Vs…

 

(*) İtalikler Albert Camus’nün Sysphos Efsanesi’nden akılda kalanlar.