Home revue || dergi || review écrit dere ile dereotu

dere ile dereotu

6
0

Çok gururlu, hatta kendini ulaşılmaz boyutta ve derinlikte sayan bir dereydi. Yazın suları biraz azalsa da, kış aylarında yağan yağmurlarla kabına sığmaz, çevresindeki tarlalara taşardı. Bir tek balık izin  almadan sularında yüzmez, çok yükseklerden getirdiği temiz ve besleyici nimetlerden yararlanamazdı. Çocukları çok sever, özellikle yaz aylarında donlarına varıncaya kadar soyunup sularına dalan erkek çocuklara bayılır, ola ki birisi akıntıya kapılıp bir batıp bir çıkmasın, çocuğu usulca çekip kıyısına savururdu. Herkes çocuğun kendi çabasıyla boğulmaktan kurtulduğunu sanırdı ama o ne yaptığının ayrımında hem akar hem şıkır şıkır gülerdi.

Çevresindeki yüksek dağlardan süzülerek gelen suyu, çok temiz, berrak ve ışıltılıydı. Hatta bazı köylü kadınlar, omuzlarına attıkları testilerini getirip onunla doldururular, birbirlerine:

“Dün derenin suyuyla bir bulgur pilavı pişirdim, adam olsun çocuklar olsun, parmaklarını yiyeceklerdi nerdeyse!” derlerdi.

“Ya ben!” diyordu başka bir kadın. “Geçen gün bu derenin suyuyla bir kuru fasulye pişirdim, kaynanam bile: ‘Aferin kız!’ dedi. ‘Kedi olalı bir fare tutmuşsun!’ Kız daladiken dilli karı dedim kendi kendime. Yıllar sonra da olsa pişirdiğim bir yemeği beğendin ya, ölsem de gam yemem artık!”

Köylüler arıklar açarak, aşağı yakadaki bağlarını bahçelerini derenin billur sularıyla beslerlerdi. O sultaniye üzümlerin dili olsa da konuşsalar. Birer altın demeti gibi sallanan salkımları oluşturan üzüm taneleri, birbiriyle güzellik yarışmasına bile girerler:

“Deremizin sularıyla güneşimiz olmasa, bu kadar tatlı, bu kadar güç ve heves yüklü olur muyduk biz?” diye sorarlardı.

“Ey bağ bahçe!” diye çıkışırdı Dere onlara. “Güneş olmasa da ben yeterim size. Bozkırda, çölde güneş çok ama hani nerede üzümler, nerede balıklar, nerede çocuk cıvıltıları?”

Güneş Dere’nin söylediklerine dudak bükerek gülümser, kendini bir dere ile kıyaslamaktan erinirdi.

Bir bahar sabahı, Dere uyandığında ne görsün? İnce, cılız, üflesen uçacak bir ot tanesi gelip kurulmamış mı kıyısına?

“Sen de kimsin?” diye sormuş Ot’a. “Ne zaman gelip kaykıldın kıyıma? Ben seni istiyor muyum bakalım?”

Ot gülümsemiş:

“Benim adım Dereotu!” demiş. “Dere olan her yerde biterim. Hatta adımı bile dereden alırım ben!”

Yüzü asılan Dere:

“Başka dere mi bulamadın?” diye sormuş. “Seni davet eden mi var?”

“ Ben davet beklemem!” demiş Dereotu. “ Dere isen beni bitirmek zorundasın!”

Dere’nin en tepki duyduğu şeymiş zorunluluk. O özgür, yalnız ve boyun eğmez bir varlıkmış. Nazenin yapılı ve bitkin görünüşlü bir ot parçası karşısına dikilmiş, adeta kafa tutuyormuş ona.

“Bana baksana!” demiş. “Azgın sularıma buyurursam, bir çırpıda koparırım tutunduğun yerden seni!”

“Ben de gider başka bir yerine kök salarım!” demiş Dereotu.

Dereotu’ndan kurtuluşu olmadığını sezen Dere, onunla anlaşmaya karar vermiş. Dere olanca gücüyle akıyor, Dereotu kıyısında salım salım sallanıyormuş. Bir gün Dere’den güğümünü doldurmaya gelen bir kadının gözüne ilişmiş Dereotu:

“Adamın çok hoşuna gider, öğleyin marul salatasının içine doğrarım bu dereotunu!” diyerek koparmaya başlamış. Dereotu:

“Yapma yapraklarımı yolma!” diye bağırmış. “Ben saçlarını yolsam, hoşuna gider mi senin?

Kadın korkuyla Dereotu’ndan elini çekmiş. Yaşamı boyunca ilk kez bir otun dile gelip ona engel olduğunu görüyormuş. Oysa bu güne kadar az mı radika toplamıştı, az mı ebegümeci, şevketibostan? Tam su sırada Dere girmiş araya:

“Bunca zamandır sularımla bakracını, güğümünü dolduruyorsun!” demiş. “Bir günden bir güne sana etme dedim mi? Bırak kıyılarımı süsleyen otlarım benim olsun!”

Dereotu, Dere’nin onu sahiplenmeye kalkmasına, hem şaşırmış hem ağlamaklı olmuş. Kadın güğümünü omzuna attığı gibi hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken:

“Yaşlılık böyle bir şey zaar!” diyormuş. “İnsana dereler otlar bile konuşur gibi gelirmiş. Rahmetli annem de son günlerinde duvarlarla konuşmaz mıydı? Bir seferinde sormuştum ona: ‘Anne!’ demiştim, ‘duvarlarla konuşulur mu hiç?’ ‘Güzel kızım!’ demişti annem. ‘Sen göremezsin ama ben babamla konuşuyorum, anamla konuşuyorum. Ya on sekiz yaşında, keklik avlayacağım diye kendini vurup beni dertlere gark eden oğluma ne demeli? Arada sırada düşüme girip, ‘Anne seni çok özledim, yanıma ne zaman geleceksin?’ diye soruyor garibim!”

Günlerin işi ne? Gelip geçmek ve değiştirmek değil mi her varlığı? Dün yeşil olan yaprak bugün sararıp düşmüyor mu toprağa? Bunun adına dünyaya gelmek, yaşamak ve sonsuzluğa göçmek denmiyor mu? Bu sıralamadan hangi canlı kurtulabilir? Demek soluk alıp verirken, ayağın elin tutarken ve bir dereysen senden medet uman her varlığa güç katıp kendine de pay çıkarmakmış yaşamak. İlk günlerde Dere’nin tepki duyup dışlamak istediği Dereotu, şimdilerde dostu olmuştu. Birbirine danışmadan ne büyüyor, ne coşuyorlardı.

Bir sabah Dereotu’nun öksürükleriyle uyandı Dere:

“Ne oldu, neden öksürüyorsun?” diye sordu. “Üşüttün mü yoksa?”

“ Yok!” dedi Dereotu. “Üşütmedim de, dibimi ıslatan sularında bir değişiklik var. Eskisi kadar kolay soluyamıyorum havayı!”

Ertesi gün bir balık başını sulardan çıkardı ve Dere’ye dert yandı:

“Sen ayrımında değilsin ama!” dedi. “Son günlerde sularındaki oksijen azaldı, boğulacak gibi oluyoruz bazen!”