Talat Halman tartışmayı açış konuşmasında: “Çağdaş edebiyat ile eski edebiyat arasında bir köprü kurmayı amaçladık, söyleşinin amacı bugünden geçmişe doğru bakmak olacak,” diyor. Gerçekten her zaman tartışılması gereken bir konu.
Sonra Hilmi Yavuz sözü alıyor ve diyor ki: “Cumhuriyet dönemi edebiyatı aslında Osmanlı’dan, geçmişten kalan ne varsa hepsine bir tür karşıtlık olarak baktı.” Hilmi Yavuz’un bu karşıtlık görüşü Cumhuriyet Dönemi Edebiyatına yöneliktir. Yani geçmişe duyarsız sayılan, geçmişle karşıtlık içinde bulunan Cumhuriyet dönemi edebiyatıdır. Bir devrin edebiyatı biraz soyut bir kavramdır. Edebiyatı kişiler yaratır. Ama bu yazarların isimleri açıklanmıyor Açıklansa o yazarların hayatlarını inceleyeceğiz, eserlerini okuyacağız, eğitimlerini ve ideolojilerini ele alacağız, kaç kişi olduklarına bakacağız, böylece bu karşıtlığın psikolojik ve sosyal nedenlerini anlayacağız. Cumhuriyet dönemi edebiyatçıları Hececiler mi? 7 Meşaleciler mi? Garip’çiler mi? Nazım Hikmet gibi solcu şairler mi? Ahmet Kutsi Tecer mi? Hatta Necip Fazıl mı? Tanpınar mı? 1940’larda tanınmaya başlayan Kemalettin Kâmi gibi, Ömer Bedrettin gibi daha yerli bir şiire yönelen şairler mi? Behçet Kemal mi, Yahya Kemal mi? Bilmiyoruz.
Hilmi Yavuz konuşmasında, biraz sonra Victoria Holbrook’tan yapılan bir alıntı için düşüncesini söylüyor. Alıntı şu : “Divan edebiyatı Cumhuriyet döneminde görünmez kılınmıştır”. Holbrook demek istiyor ki, Cumhuriyet dönemi siyasetiyle, ideolojisiyle, eğitim kurumları ve dünya görüşü ile Divan edebiyatını görünmez kılmıştır. Holbrook’un yargısı Cumhuriyet dönemi edebiyatına değil, Cumhuriyet Devletinin genel kültür politikasına yöneliktir. Hilmi Yavuz : “Holbrook’un yargısına kesinlikle katılıyorum” diyor. Yani Yavuz’un hedefi aslında, yalnız Cumhuriyet dönemi edebiyatı değilmiş, Cumhuriyetmiş. Olabilir. Cumhuriyet’e hücum etmenin moda olduğu bir devirde bunda şaşılacak bir şey yok. Ama bir dönemin edebiyatını kınamakla, o dönemin politik-ideolojik yapısını ve kültür politikasını kınamak iki ayrı şeydir. Edebiyattta işin içine kişilik girer, sanat kişisel bir yaratmadır. Kınanacak, eleştirilecek artık kişilerdir. Yazarın eserindeki kişiselle sosyalı ayırmak da zor bir iştir.
Hilmi Yavuz bununla da kalmıyor, biraz sonra bir resmi edebiyat sorunu atıyor ortaya: “Resmi edebiyatın divan şiirini dolaşıma sokmamak konusunda özel bir çabası oldugunu düşünüyorum:”. Bu üçüncü yargıdan anlıyoruz ki, Cumhuriyet döneminin bir resmi, bir de resmi olmayan edebiyatı varmış. Hilmi Yavuz’un eleştirisi biraz evvel ifade ettiği gibi tümü ile Cumhuriyet dönemi edebiyatına değil, dönemin resmi edebiyatına imiş. Ben bu ifadeleri çelişkili buluyorum. Acaba Hilmi Yavuz bütün Cumhuriyet dönemi edebiyatını mı, Cumhuriyetin resmi edebiyatını mı, Cumhuriyetin genel kültür politikasını mı hedef alıyor? Hilmi Yavuz her halde mikrofon karşısında, hazırlıksız konuştuğu için bu karışıklığa düşüyor.
Burada Talat Halman haklı olarak soruyor:. “Yani Mehmet Akif görünmüyordu, Yahya Kemal görünmüyordu, Faruk Nafiz görünmüyordu, öyle değil mi?”
Hilmi Yavuz’un cevabı, eskilerin deyimiyle biraz muğlak, şöyle: “Yani bunu resmi edebiyat anlayışı bağlamında (görünmez kılınma biçimi) olarak yorumlamak daha doğru olur. Bunlar bir anlamda şiirleri ile dolaşımda idiler. Ama bunlar resmi edebiyat söyleminin, ya da resmi Cumhuriyet edebiyatı söyleminin mümkün oldugu kadar dışında bırakılmaya özen gösterilen ve bu anlamda belki görünmez kılınmaya çalışılan şairler olarak alımlanmalıdır..” Bu kesinlikten uzak, yumuşak ifade Hilmi Yavuz’a daha çok yakışıyor. Bu şairler görünmez kılınmamış da “ belki”ve“mümkün olduğu kadar” “görünmez kılınmaya çalışılan” şairler imiş
Sonra sözü Turan Güven alıyor. Duru ve yalın bir ifade ile şu fikri ileri sürüyor:
“…ben Divan şiirinin Osmanlı İmparatorluğunun, ya da Osmanlı Devletinin çöküşünden çok önce zaten gündemden kalkmaya başladığını görüyorum… Yani çözülme, bir bakıma zayıflama, ya da bağların kopmaya başlaması daha önce başlıyor.” Hilmi Yavuz’un bu yoruma cevap vermesini beklerdim. Çünkü, Güven’in görüşü kendi görüşü ile çelişiyor.
Güven Turan’ın görüşü doğru. Daha 1860’larda Tanzimat devri yazarları Divan edebiyatını, en hafif deyimiyle dışlıyorlar. O edebiyatın artık hayatını bitirmiş olduğuna inanıyorlar. Namık Kemal gibi, Şinasi gibi, Ziya Paşa gibi şairler, hayatlarının bir döneminde, gerçi kaside ve gazel yazmışlar, ama bunlar artık klasik edebiyatın kasideleri ve gazelleri değil. Namık Kemal, bir yazısında kasideyi yerin dibine batırıyor: “…bin yalan, yüzbin hezeyandan mürekkep, istidalarla rütbe ve maişet dilenmek” (Tanpınar, 1942:258). Namık Kemal Divan edebiyatının “efail ve tefailinden” o kadar ümidini kesmiş ki, birkaç yazısında hece veznini tavsiye ediyor. Abdulhak Hamid’e bir mektubunda bunu açıklıyor: “Şiirde safi Türkçe yazmak kimsenin elinden gelmez. Manzum söze o kadar hevesin var; bir kere de tabiatını bizim parmak hesabile bir şey yazmaya sevket, bak ne güzel parlak oluyor. Ben tecrübe ettim, niyetim bu yolda bir eser meydana koymaktır” (Tanpınar 1942:.268). Namık Kemal bu görüşünü başka bir mektubunda tekrar ediyor: “Bu hale göre Vasıf, eğer temâyülat-ı mucidânesini evzân-ı acem yerine (yenilikler yaratan eğilimlerini Acem vezinleri yerine) parmak hesabını iltizam derecesine götürebilseydi, milletimizde meşhur ve muktedir bir şair olurdu” (Tanpınar, 1942:262). Ebuzziya Tevfik’e bir mektubunda ise Divan edebiyatının artık öldüğüne işaret ediyor Namık Kemal: “Edebiyat-ı atika ile aramızda dünya kadar bir kabristan peyda oldu.”(Tanpınar 1942: 274). Namık Kemal’in Eski edebiyat dediği Divan edebiyatıdır.
1870’lerden sonra Divan edebiyatının yaşama gücünü kaybettiğini o dönemi yaşayan şairlerimiz de belirtiyor.. Yahya Kemal şiire Muallim Naci hayranı olarak başlıyor, onun gazellerine nazireler yazıyor. Yani bir divan şairi olmaya özeniyor. Sonra diyor ki: “Tevfik Fikret’in Rübâb-ı Şikeste’si elime geçti, yeni şiir beni bu defa kuvvetle sardı. Muallim Naci’yi hatta Abdülhak Hamid’i, Recaizade Ekrem Bey’i maziye intikal etmiş gibi görürdüm” (Yahya Kemal 1943:100). Yüzyılın başlangıcında Yahya Kemal Divan edebiyatının son temsilcilerinden kopmakla kalmıyor, yeni bir şiir diline yöneliyor, bir Türk destanı yazmaya başlıyor, bitiremiyor. Konusu destana çok yakın olan “Akıncılar” şiirini yazıyor.
Şiir her zaman söyleyişin, yani dilin hükmü altındadır. Özellikle divan edebiyatı dilin ve sesin estetiğine dayanır. Ahmet Mithat Efendi, Divan edebiyatı dilinin artık eskimiş ve ölmüş olduğunu çok açık söylüyor: “Kalem sahiplerine şunu sormak istiyorum. Bizim kendimize ait bir lisanımız yok mu? Türkistan’dan bir Türk, Necid’ den bir Arap, Şiraz’dan bir Acem getirsek, bizim karma lisanımızla yazılan en güzel parçayı bunlara okusak hangisi anlar? Şüphe yok ki hiç birisi anlamaz. Bu parçayı bize okudukları vakit biz de anlayamıyoruz’’ (Levent : 141). Ziya Paşa ise, edebiyat kitaplarında okuduğumuz “Şiir ve İnşa” makalesinde bizim edebiyatımızın halk edebiyatı olduğunu ileri sürmekteydi.
Dönemin Eski edebiyattan uzaklaşan şair ve yazarları yeni bir edebiyat arayışındadır.Tanpınar, bu yeni edebiyat konusunda Namık Kemal’in görüşlerini şöyle yorumluyor : “Namık Kemal tenkitlerinde yeni bir edebiyat peşinde idi. Bu edebiyata edebiyat-ı sahiha (gerçek edebiyat) diyor, bunun şark mübalağasından, hayallerinden, feerik cennetinden uzak olmasını istiyordu. Aynı zamanda bu edebiyat büyük beşeri mevzuları terennüm etmeli idi’’(Tanpınar 1942: 17-18) Tanpınar ilave ediyor: “Eski tarz, bir iki beyhude canlanma tecrübesine rağmen can çekişiyordu » (Tanpınar 1969: 280).
1892 yılında, edebiyat tarihimizde Türkçü’ler ve Türkçeciler diye anılan bir gurup yazar, Selanik’te Çocuk Bahçesi adlı bir dergi yayınladı. Ömer Seyfettin tarafından sosyalizan bir dergi olarak kurulan ve Ziya Gök Alp’ın katılması ile daha milliyetçi bir kişiliğe bürünen, İttihat ve Terakki Cemiyetinin de desteğini kazanan bu dergide artık Divan edebiyatının adı yok.
Daha 19. yüzyılın ikinci yarısında şairlerimizin çok büyük bir kısmı Divan edebiyatını ne fikir temelinde savunuyor, ne de verdikleri eserlerle Divan edebiyatını sürdürüyordu. Bunun nedenleri üzerinde kısaca duralım:
Ahmet Hamdi Tanpınar, Yunus Emre’ye ayırdığı bir yazısında şöyle bir gözlemde bulunur: “Ne zaman Orhan Gazi’nin çehresine biraz eğilsem, orada Yunus Divanından aksetmiş çizgiler görüyorum.” (Tanpınar 1969:149). Ben bu gözleme, edebiyatla toplum arasındaki sıkı ilişkiye işaret ettiği için, çok önem veriyorum. Bu gözlemi Divan edebiyatı- Osmanlı İmparatorluğu ilişkisine uyarlayabiliriz. Divan edebiyatını besleyen en güçlü iki eğitim kurumu, Medrese ve Mekteb-i Enderun, 19. yüzyılın ikinci yarısında, artık işlevini bitirmiş, yerini Yeni Okul hareketine bırakmıştı. Bu kurumlar olmadan divan edebiyatı yaşayamazdı. Çünkü Medrese yalnız Arapça ve Farsça öğretmiyor, bir bütün olarak Osmanlı’nın güç kaynaklarını, felsefesini, din ve siyaset anlayışını, uzun yıllar alan bir eğitimle, öğrenciye ezberletiyor, hazmettiriyordu.
Asker okullarını saymazsak yeni okul hareketini, ilki 1839’da açılan Rüştiye mektepleri temsil ediyordu. Şinasi’den başlayarak Tanzimat yazarları Medreseden değil, yeni mekteplerden yetişmiştir. Namık Kemal Bayazıt ve Valide Rüştiyeleri’nde, Recai Zade Ekrem Bayazıt Rüştiyesi’nde ve Mekteb-i İrfaniye’de, Şinasi Mahalle mektebinde ve Tophanedeki Fevziye mektebinde okumuştur. Bu şairler eski edebiyatı ve Fransızcayı ya özel hocalardan veya Bâb-ı Âli kalemlerinden öğrenmişlerdir.
Özellikle klasik Osmanlı müziğinin en önemli eğitim kurumu olan Mekteb-i Enderun yüzyılın sonlarına doğru, sağlık ve zekaca seçkin olan Hırıstiyan ailelerin çocuklarını alacağına,Yeniçerilerin himaye ettiği “oğlanları” kabul eder olmuştur, 1908 senesinde de kapatılmıştır. Klasik musikiimizin en büyük ustaları Mekteb-i Enderun’dan yetişmedir. Çünkü, bu okulda müzik her sınıfa zorunlu idi.
İmparatorlukta Divan şairini besleyen, teşvik eden, mükafatlandıran başka bir kaynak Osmanlı Sarayı’dır. Osmanlı’nın patronaj sistemi Divan şairlerinin kan damarı, geçim kaynağı idi. Küçük, ama çok önemli bir araştırmasında değerli tarihçimiz Prof. Halil İnalcık bu konuda şunları yazıyor: “Bir eser veya kaside sunan yazara patronun inayeti türlü biçimlerde kendini gösterir. Sultan, mesleğine göre, münşi ise katipliğe, ulemadan ise müderrislik, kadılık gibi bir ilmiye mansıbına veya vakıf hizmetine tayin eder; asker ise timar, zeamet veya hassına terakki verir, kaside sunan şairlere caize, çoğu zaman gümüş akça (nadiren altın sikke) olarak veya yünlü ve ipekli hilat verilirdi. Caize 1000 ile 3000 akça arasında değişirdi” (İnalcık:19, 28). Mevlânâ Muzaffer’e 10.000, İdrisi’ye 50.000 akçe caize verilmiş. (Inalcık: 82-83) Zavallı Sultan Abdülhamid’in hazinesi Düyun-u Umumiye borçlarının faizini ödemeye bile yetmiyordu, nereden bulup da caize verecekti? Hoş artık Sultan’a kaside yazan da kalmamıştı ya! Sultan, artık güçlü sevgili olmaktan, çevresinde şairlerin döndüğü güneş olmaktan çıkmış, sevilmeyen, nefret edilen hükümdar olmuştu. Böylece divan şiiri yalnız maddi desteğini değil önemli bir sembolünü de kaybetmişti.
Dahası var. Divan edebiyatına ölümcül darbeyi asıl Osmanlı İmparatorluğu’ndaki büyük sosyal değişim vurmuştur. Divan edebiyatının inanış ve semboller dokusunu oluşturan tasavvuf, Müslüman İlm-i kelamı, efsane ve menkabeleri, mefhumları ve mazmunları yerini Batı’dan esen güçlü bir pozitivist dünya görüşüne bırakıyordu. Bunlara bağlı olarak insanların giyim kuşamı, gelenek ve görenekleri, eğlenceleri de değişiyordu. Nedim’in aruza pek uygun düşen “Gülgüli kerrakeli, mor hareli” güzelleri İstanbul’da yeni kılıklara girmişlerdi; genç delikanlılar “Civan kaşı sarık » sarmıyorlardı. Sâdâbâd ise kurumuş ağaçları, çekilmiş suları ile bir harâbâbâd olmuştu. Ve yeni alafrangalar, Beyoğlu’nun café chantant’larında bira içerek eğleniyordu.
Tartışmacılar Türkiye Cumhuriyeti’nin okullarında Divan edebiyatınin yeri üzerinde de durmuşlar.. Konuşmacılardan Güven Turan’ı ayırırsak, kalanların hemen hepsi liselerde divan şiirinin “ kasıtlı bir şekilde, çarpıtılarak okutulduğunu, bu okutmanın divan şiirine zararlı bir egitim olduğunu ileri sürüyor.
Hiçbir memleketin klasik edebiyatı liselerde üç yıl boyunca okutulmaz. Bu edebiyatlar özel enstitülerde, üniversitelerde okutulur, öğretilir. Güven Turan liselerimizde üç yıl divan edebiyatı okutulduğunu belirtirken de haklı. Ben Sivas lisesinde 1937-40 yılları arasında okudum. Lise ikinci sınıf edebiyat kitabımız tümden Divan edebiyatına ayrılmıştı. Bütün bir yıl Divan edebiyatı okurduk. Hocalarımız da işlerini ciddiye alan, bize bu edebiyatı öğretmek ve sevdirmek için ter döken insanlardı. Babam İdadi mezunu olduğu için Arapça ve Farsça bilirdi. Ben Fuzuli’yi, Nef’i’yi, Nedim’i daha lisede iyi anlardım. Ama gene de Divan edebiyatını sevemedik. Başka bir toplumun edebiyatı idi ve o toplum artık yoktu. Sevgililerimize “kıl belli”, “nokta ağızlı” demek bize de, sevgililerimize de gülünç geliyordu.
Cumhuriyet döneminde Divan Edebiyatı, yalnız liselerde okutulmakla kalmamış, üniversitelerimizde de okutulmuştur. Bu edebiyat, İstanbul ve Ankara Üniversitesi’nde (o vakit iki üniversitemiz vardı) konunun en büyük ustaları tarafından okutuluyordu. Ankara’da Ferit Kam ve Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbulda Ahmet Ateş, Ali Nihat Tarlan Divan edebiyatının en büyük otoriteleri idi. Bu profesörleri atama ve işten çıkarma yetkisi Milli Eğitim Bakanının elinde idi. Divan edebiyatına Cumhuriyetin köklü bir ideolojik karşıtlığı söz konusu olsa, bu öğretim kurumlarının programından bu edebiyat çıkartmak pek de zor olmazdı. Divan edebiyatının iki değerli antolojisinden biri 1934 yılında, öteki 1943 yılında yayınlandı. Yazarlar, Fuat Köprülü ve Necmeddin Halil Onan, Cumhuriyet Üniversitelerinde profesör idiler.
Konuşmacılardan Hilmi Yavuz’a göre, Necmeddin Halil’in ders kitaplarında olumsuz davranış çok hakimmiş, halbuki ders kitabı dışında yaptığı çalışmalarda Divan şiirine karşı çok büyük saygı ve sevgisi varmış. Necmeddin Halil Bey Hocamdı. Bildiğim kadarı ile Onan’ın tek bir ders kitabı vardır: İzahlı Divan Şiiri Antolojisi” Bunun dışında ders kitapları olduğunu ve başka çalışmaları bulunduğunu ben bilmiyorum Belki vardır da ben görmemişimdir. Hilmi Yavuz bu ders kitaplarının ve ders kitabı dışındaki çalışmalarının neler olduğunu bildirirse, gerçekten çok mutlu olurum. Çünkü, Hocamı severim.
Konuşmacıların Abdülbaki Gölpınarlı için de bir yorumları var. Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Divan Edebiyatı Beyanındadır” adlı kitabı yazarak bu edebiyatı yerden yere vurmasını Cumhuriyet döneminde yaşanan « bir dramatik çelişki » olarak yorumluyorlar. Bu çelişkinin Cumhuriyet dönemine bağlanması, bence doğru degil. Gölpınarlı Hoca söz konusu olunca, bu tümden kişisel bir çelişkidir. Gölpınarlı hocamdı, ondan üç yıl divan edebiyatı okudum. Bektaşi Tekkesinden yetişmişti. Sonra Mevlevi oldu, daha sonra sosyalist oldu. Gene Mevlevi olarak öldü. Kabına sığmayan, coşkusuna sınır olmayan, her zaman yeni arayışlar içinde olan bir büyük zeka idi. Gölpınarlı Hoca, neye inanmışsa samimi idi. Ve inancı gibi yaşardı. Divan Edebiyatı Beyanındadır, Baki Hoca’nın sosyalist döneminin kitabıdır. Bu döneminde Hoca’nın Türkiye Gizli Komunist Partisi başkanı Şefik Hüsnü’ye yazdıği bir mektup ele geçmiş, Hoca, Şefik Hüsnü’nün yayınladığı Yığın dergisini koltuğuna alıp dağıtırken yakalanmış ve Örfi İdare Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Abdülbaki Hoca kendi dünyasında yaşardı. Kimseye de eyvallahı yoktu. Cumhuriyet dönemi politikasına selam sarkıtacak bir insan değildi. Her akşam Tepebaşındaki bir lokantada rakısını içer, Salacak vapuruna biner, o korkunç hafızasının yardımı ile vapurda kitaplarını yazmaya devam ederdi. Divan sahibi son mistiklerimizdendir.
Tartışmacılar Divan edebiyatı ile Cumhuriyet dönemi şairleri arasındaki ilişki üzerinde de duruyorlar. Onlara göre, Divan edebiyatından, gerçek anlamda yararlanma iki önemli şairle gerçekleşmiştir. Bunlardan biri Asaf Halet Çelebi, öteki Behçet Necatigil’dir.
Asaf Halet Çelebi, babasından Arapça, Farsça ve Tasavvuf felsefesi öğreniyor. Galatasaray’da okuyor. Bir Mevlevi Dedesinden klasik muzik dersleri alıyor. Ömrü, mistik bir dünyanın gizemi ıçinde geçiyor. Yazdığı üç gazelin Divan gazellerinden hiç farkı yok. Öteki şiirlerinde ise Hind olsun, Müslüman olsun, Hıristiyan olsun mistik dünya görüşünden alıntılar yapıyor, onlara göndermelerde bulunuyor, bu felsefeden semboller kullanıyor. Ama bu şiirlerinde Asaf Halet Çelebi büyük bir şair olarak görünmüyor. Mistikliğinin dışında Türk şiirinde önemli bir yeri olduğuna inanmıyorum. Bunun için Çelebi’nin Divan edebiyatı ile ilişkisini pek önemsemiyorum.
Behçet Necatigil’e gelince, O gerçekten büyük şair. Divan şiirini iyi bildiği belli. Ondan faydalanmış. Değerli tartışmacılar, Necatigil’in Şeyh Galip’ten bir şiir sembolünü alıp kendi şiir dünyası içinde çağdaş bir sembole çevirdiğini belirtiyorlar. Bu sembol, “Ateşten denizleri, mumdan kayıklarla geçmek”. Şeyh Galip’in divanında ve Hüsn-ü Aşk mesnevisinde bu sembolü aradım, ama bulamadım. Bu eserlerde kelime dizinleri olmadığı, beyitin aslını da bilmediğim için bulamadım. Behçet Necatigil Divan edebiyatından ustaca faydalanıyor; alıntılar yapıyor, semboller yakalıyor, bu edebiyata göndermelerde bulunuyor. Tartışmaya alınan Divan edebiyatı alıntısına ben başka örnekler de ekleyeceğim. Necatigil’in Düşe kalka hasta-yı gam ( Necatigil C.II:303) alıntısı Şeyh Galib’in bir beytindendir. Şeyh Galib bu beyitte desti ve ayak kelimelerinin çift anlamı ile oynayarak, nefis bir tevriye kuruyor:.
Gehi zir-i serde desti (el ve testi) geh ayağı (ayak ve kadeh) koltuğunda
Düşe kalka hasta-yı gam der-i lutf- ı yare düştü.
Necatigil’in başka bir şiirindeki “Olmaya devlet cihanda Atatürkü duymak gibi” (Necatigil C. II: 70) dizesi Kanuni’nın meşhur beytindendir.
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Necatigil, Fuzuli’den de iki alıntı yapıyor. Biri “Devrile nevbet bekleriz”. ( Bunu ben tırnak içine aldım, Necatigil almamış.) Bu, Fuzuli’nin şu beytinden alınmadır:
Kârbân-ı râh-ı tecridiz hatar havfın çekip
Gâh Mecnun gahi ben devrile nevbet bekleriz (Necatigil C.II:308)
İkinci alıntı şudur: “Bir gül açılmaz yüzün tek”. Bu alıntı Fuzuli’nin meşhur Su kasidesindendir. Beytin tamamı:
Suya virsün bâğban gülzârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su.
Necatigıl’in şiirinde adaşı Necati’den, (C III:129) Mesihi’den (I:325) alıntılar da var.
Ancak Necatigil, şiirinde yalnız Divan edebiyatından değil, halk şiirinden, halk hikayelerinden ve Tekke edebiyatından da esinleniyor, onlardan alıntılar yapıyor, onlara göndermelerde bulunuyor.. Bu alıntıları alt alta yazıyorum:
Yunus Emre: “Bir hastaya verdin ise, bir yudum su verdin ise” (Necatigil C. I:243).
Aşık Paşa: “Acı dirliğim isteyen tatlı dirilsin dünyada”. (Necatigil C III: 243)
Abdal Musa:. “Karıncaydı devenin, tepip oyluğun ezen.(C.II.134). Dizenin aslı: “Bir karınca devenin tepti uyluğun ezdi”
Tevfik Fikret: “Hayata neş’e güneştir, melal içinde beşer çürür bizim gibi.” (C.I :79)
Karagöz oyunundan: “Giderlerdi dollaba dilber seyrine.” (C.I:213)
Bir tekerlemeden: “Ben sana küstüm küserek.” (C.II:265)
Dede Korkut destanından: “Deli Dumrul kuru çay üstüne zorlu bir köprü kurdu.” (C.II:71)
Karaca Oğlan’dan:. “İncecikten yağan kar, tozuyordu Elif diye, adını Elif koydum. (C.I:98)
Bu liste uzatılabılir. Behçet Necatigil şiir geleneğimizin bütün kaynaklarından çok ustaca faydalanmış. O şiir geleneklerinin sembollerini, dizelerini alıp çağdaş bir dünya görüşüne ustaca mal etmiş. Ama Necatigil’in şiiri, dili, estetiği, din anlayışı, ideolojisi ve dünya görüşü ile Divan şiirimize en uzak duran şiirdir. Necatigil, çağdaş Türk toplumunda zor geçinenlerin, perişan olanların, ölüm ve yokluk korkusu çeken umutsuzların şairidir.
Bence, Divan şiirinin çağdaş şairlerimize etkisini asıl şiirin ahenginde, müziğinde, estetiğinde aramak gerekir. Divan şiiri harflerin, kelimelerin, dizelerin sesi ile büyük bir şiir geleneğidir.Yoksa, mistik dünyası, sanat oyunları, sembolleri ile filan değil. İsmail Habib’in deyişi ile, Divan şiiri seslerden muhteşem bir saray kurmuştur. Divan şiiri inşad edilirdi. Bu büyük sesin müziği, o şiir yüksek sesle inşad edilmedikçe, Aruzun takırtısından kurtulup, dizenin iç ahenginin zevkine varılmadıkça, tadını vermez. Ben Divan şiirini ancak Abdülbaki Gölpınarlı’nın sesinden dinledikten sonra sevdim ve Nedimperest oldum
Yahya Kemal şiir dilini, Divan edebiyatındaki Türkçenin yüzyılların ahengini taşıyan dizelerinin yardımı ile kurabildiğini kendisi söylüyor. Daha ne söylesin?. Yahya Kemal’i şiir geleneğimizin neresine korsanız koyun, onun şiirindeki müzik, kuşkusuz divan şiirinin etkisidir. Yeni bir şiir dili ararken Yahya Kemal şu dizelerle yolunu bulmuş:
Geçti Gâlîb Dede candan yâhû.
———
Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.
———
Bugün şâdım ki yâr ağlar benimçün
——–
Göklere açılmasın eller ki dâmânındadır. (Fuzuli)
———
Şemşîr gibi rûy-i zemine taraf taraf
Saldın demür kuşaklı cihan pehlevanları
Aldın hezâr bütgedeyi mescîd eyledin
Nakûs yerlerinde okuttun ezanları. (Baki’nin Kanuni mersiyesinden.)
(Beyitlerin kimden alındığınıYahya Kemal belirtmemiş. Şair isimlerini ben koydum. Yanlış olabilir.)
Yahya Kemal şiirindeki büyük ahengi Divan şiirine borçludur. Aynı şeyi Nazım Hikmet’te de görüyorum. Vasıf’in tanınmış şarkısındaki, kalın harflerle gösterdiğim (l) harflerinin nasıl güzel bir ahenk yarattığına bakalım.
Çözülme zülfüne ey dil-rüba dil baglayanlardan
Nazım Hikmet, şiirinin ilk dizesindeki K harflerinin, ikinci dizedeki N harflerinin yarattığı büyük ritmi ve müziği ancak Divan şiirinden almış olabilir:
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır
Bir sazan balığı yüzünden kalede zincirlenen balıkçının kadını. (Şeyh Bedrettin Destanından.)
Aynı ses estetiğini, Attila İlhan da, Turgut Uyar da yakalamışlar. Ben genç şairlerimizi okurken, Divan şiirini bilip bilmediklerini hemen anlıyorum.Bilenlerin şiiri daha bir güzel, daha ahenkli, daha müzikal oluyor.
Şunu unutmayalım, Cumhuriyet dönemi, bir ulus-devlet yaratma dönemidir. Ve toplum hayatının her alanında ciddi değişimler aramıştır.Toplumsal değişim bir kültürden ötekine bıçakla kesilmiş gibi geçmez. Yeni yavaş yavaş geçmişte belirir, belli devrim dönemlerinde şekil almaya başlar. Türkiye Cumhuriyeti eğitimde, bürokraside, hukukta, aile hayatında, özellikle İkinci Meşrutiyet dönemindeki değişmelere bağlanmalıdır. Medreseler, o dönemde Bab-ı Meşihat’ın elinden alınıp Maarif Vekaletine bağlanmıştır. Kadına kocasını boşama hakkı, sınırlı da olsa, o dönemde verilmiştir, Ziya Gök Alp’ın, Fuat Köprülü’nün katılımıyla üniversite o dönemde yenilenmiştir, kadın iş hayatına o dönemde katılmaya başlamıştır. Selim Sırrı’nın (Tarcan) Medrese öğrencilerine uzun paçalı, uçkurlu donlarla beden hareketleri yaptırdığını gösteren resme bakınca çok gülmüştüm. Cumhuriyet kültürü, bir hamlede gökten düşmüş değildir. Edebiyat alanı da böyle görülmelidir.
Ebubekir Eroğlu’nun tartışma’da belirttiği gibi son yıllarda bazı önyargılar elbet kırılmıştır, ama, onların yerini yeni önyargılar almamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Divan edebiyatını görünmez kıldığı böyle bir önyargıdır. Edebiyatla pek ilgisi olmayan siyasi bir önyargıdır. Tıpkı alfabe değişiminin Osmanlı geçmişmizle bağlarımızı bir gecede kopardığı gibi yanlış bir yargı. Cumhuriyet Latin alfabesini kabul edince memlekette okur yazar oranı yüzde 7 idi. Bu oran doğuya gittikçe düşüyordu, Hakkari’de binde 4’tü. Köye bir mektup gelince okuyacak adam aranırdı. Halk tümden sözlü kültür içinde yaşıyordu. Latin alfabesi nasıl oluyor da bu yüzde 93ün kültürümüzle bağlarını koparmış oluyor, anlamak kolay değil. Alfabe değişimi konusunda,unutulan bir nokta daha var.. Türkiye Cumhuriyeti Latin harflerini 1926 Bakü Kongresinden sonra kabul etmiştir. O Kongrede Azeriler, Türkmenler, Özbekler, Kırgız ve Kazaklar gibi soydaşlarımız Latin alfabesini kabule karar vermişlerdi. O yıllarda Türkiye’deki tanınmış milliyetçi önderlerden Ayaz İshaki bu kongereden hemen evvel şunları yazmıştı: “Eğer Rusya Türkleri Latin Alfabesini kabul ederlerse, bizim Anadolu Türklerinin önüne de gayet önemli bir milli kültür meselesi çıkacaktır. Bu, büyük Türk milletinin ikiye bölünmesi, istikbalde birbirini anlamaması meselesidir.” (Başgöz. : 132) Cumhuriyet’in Latin alfabesini kabul etmesinin onemli bir nedeni de soydaşlarımızla kültür bağlarımızı korumak olmuştur..
Bu yüzde 7’lik okuma yazma oranı, değerli tartışmacıların başka bir görüşüne de güzel bir cevap olabilir. Hilmi Yavuz’a göre Divan Edebiyatı bir elit edebiyatı değilmiş. Bu yüzde 7’nin ne kadarının Divan edebiyatını anladığını da bilmiyoruz. Böyle bir edebiyata elit edebiyatı, Divan edebiyatı veya Saray edebiyatı denmez de ne denebilir?
Değerli tartışmacılar Divan edebiyatı ve Cumhuriyet dönemi ilkişkisi hakkındaki görüşlerine Walter Andrews ve Victoria Holbrook’un kitaplarında destek buluyorlar. Bu iki kitap üzerinde yapılan çok değerli bir araştırmadan alıntılar yapmak istiyorum. Araştırıcı yıllardır Indiana Üniversitesinde Divan edebiyatı okutan, konunun gerçek uzmanı Prof.Kemal Sılay’dır. Prof.Sılay diyor ki: “Önemli olan bu edebiyatın bir ‘elit’ edebiyatı olup olmadığının taştışmasını yapmak da değil aslında. Önemli olan, bu muhteşem geleneği kendi iç dinamikleri bağlamında inceleyebilmektir Kemalizm’in doğrudan Osmanlı şiirini yok etmek gibi bir amacı olamazdı. Bunun gereği de yoktu aslında. Bu şiir Osmanlı Devletinin resmi olarak çöküşünden daha önce ömrünü tamamlamıştı bile. Burada önemli olan Osmanlı şiirinin kimler, hangi ideolojiler tararafından yok edilmiş olabileceğinin hipotezleri ile ortaya çıkmak değil, bu şiirin nasıl bir takım modern ideolojiler tarafından politik malzeme olarak kullanıldığının incelenmesidir.
Walter Andrews’in kitabında (Poetry’s Voice Society’Song) Osmanlı şiiri ve onun edebi hareketi yerine, Kemalizm’in nasıl korkunç bir politik hareket olduğunun analizini keşfediyoruz. Yazar bu kitabında Divan şiirinin sadece yüksek sınıfların ve küçük bir dinleyici grubunun şiiri olmadığını söylüyor, bu şiirin Osmanlı “toplum’unun şarkısı olduğuna inanmamızı bekliyor. Yazar, hâlâ Türkçe öğrenmeye çalışan bir Amerikalı bilim adamı olarak “Türkçe’yle” “ Osmanlıca” arasındaki dilbilimsel farkın büyüklüğüne inanır gibi görünmüyor. Bunu kanıtlamaya çalışanları kibarca nasyonalist olarak etiketliyor.
Holbrook’un (Victoria Rowe) kitabının ise (The Unreadable Shores of Love) önemli bir bölümünün ne Şeyh Galib’le, Ne Hüsn-ü Aşk’la ilgisi var. Şeyh Galib, Türk modernitesinin oldukça polemik bir söylemle yerin dibine geçirmek üzere hazırlanmış bir filmde figüranlık yapıyor sanki. (Sılay 90-93)
Görülüyor ki, Divan edebiyatı üzerindeki tartışmalarda ortaya atılan fikirlerin bir kısmı, Cumhuriyetimizin modernlik anlayışına yönelik daha yaygın bir dünya görüşüne kolayca bağlanabilmektedir. Öyle olmasa Cumhuriyet döneminin Divan edebiyatını görünmez kılmak tezi pek kolay savunulamaz. Çünkü, Cumhuriyet’in Divan edebiyatını görünmez kılabilmesi için ta 1870’lerde mezara giren bu edebiyatı hortlatması gerekecekti.
Kaynaklar:
Çelebi, Asaf Halet (2001) Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, hazırlayan Selahattin Özpalabıyıklar.
Başgöz, İlhan (2003) Türkiyenin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk. Pan kitap, Istanbul, 3. baskı
İnalcık, Halil (2003) Şair ve Patron. Doğu Batı Yayınları 5, Ankara.
Levend, Agâh Sırrı (1949) Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları. Ankara.Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Necatigil, Behçet Necatigil, Bütün Eserleri, Şiirler 1, 2, 3. Cem Yayınevi İstanbul 1981, 1982. Basıma hazırlayanlar Ali Tanyeri, Hilmi Yavuz.
Sılay, Kemal, Osmanlı’dan Sonra Osmanlı Şiiri: Göstergeler savaşı. E. Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi. Haziran 2000, S. 15. s: 88-93.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1969) Ahmet Hamdi. Edebiyat Uzerine Makaleler, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1956) XIX Asır Türk Edebiyatı Tarihi I, Istanbül Universitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları,. İbrahim Horoz Basımevi, İstanbul.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (194?) Namık Kemal Antolojisi.. Ahmet Halit Kitabevi
Yahya Kemal (1973) Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım. Baha Matbaası, Istanbul.
———————————– iç/in « Hürriyet Gösteri » S. 296 / kış (aralık-ocak-şubat 2008/2009), s. 24-32.



