Yer : Urla’nın Özbek Köyü
Radyo yok, telefon yok, gazete dergi Hak getire! Köyü ilçe merkezine bağlayan yol derseniz, atlar, eşekler bile yürürken tökezliyorlar. Allah’tan Arabacı Arap Yaşar’ın beyaz beygirlerin çektiği bir arabası var. Hastasını, sağlamını, devlet dairelerinde görülecek işi olanları Yaşar taşıyor Urla’ya. Akşamüzeri de getirdiklerini toplayıp köye dönüyor. Ben köylülerin yalancısıyım, yol bazen iki saat bile sürüyormuş.
O sabah Özbek Köy İlkokulu’nun bahçesini dolduran çocuklar, bağrış çağrış oradan oraya koşturup oyunlar oynarken, bıyıkları yeni terlemeye başlayan delikanlılar, gözlerine kestirdikleri kızların üzerine sevda öyküleri kuruyorlarmış. Tam bu sırada Öğretmen Haşim Ataman Bey, iki gözü iki çeşme avluya girmesin mi? Girmiş de gidip bir kıyıya çökerek başını iki avuçlarının arasına gömmüş. Çocuklar merak ve şaşkınlık içinde öğretmenlerinin etrafında toplanmışlar.
“Ne oldu öğretmenim? Neden ağlıyorsun sen?”
Sözcükler zar zor çıkıyormuş öğretmenin ağzından:
“Atamızı yitirdik!”
“Hangi Atamızı?”
“Mustafa Kemal Atatürk’ü!”
Öğretmen Haşim Bey ağlar da, öğrencileri durur mu? Okul bahçesi birden sızlanışlarla, haykırışlarla inlemeye başlamış. Sesleri duyan köyün ahalisi birer ikişer bahçeye koşmuşlar. Köy Muhtarı Adem Efendi Öğretmen’in yanına sokularak:
“Şimdi biz ne yapacağız?” diye sormuş. “İngilizler, Fransızlar, hele hele Rumlar bizi dilim dilim doğrarlar namussuzum!”
Haşim Bey ilkin çöktüğü yerden doğrularak gözyaşlarını kurulamış, sonra da yüksekçe bir yere çıkarak:
“Korkunuz olmasın!” demiş. “Atamız bizi en umulmadık zamanda selamete ulaştırdı. Bize bıraktığı mirası sonsuza kadar koruyabilecek gücü ve metaneti de emanet etti!”
O gün Haşim Bey derslere ara vererek öğrencileri evlerine göndermiş. Ertesi gün Urla’ya gidip gelen Öğretmen:
“Pazar gününe kadar okul yok!” demiş. “Pazar sabahı okulda toplanıp, Büyük Kurtarıcıyı uğurlayacağız. Sen Hasan, sen Ferhunde ve sen Fitnat, sizlere vereceğim şiirleri ezberleyerek törende okuyacaksınız!”
Haşim Bey daha sonra Fitnat’ı yanına çağırarak:
“Kızım!” demiş. “Sana verdiğim şiir biraz uzun. Senin bu şiiri ezberleyip okuyacağına güvenim var. Hem de hiç hata yapmadan, hiç duraksamadan!”
13 Kasım 1938 Pazar günü, köyde ne kadar insan yaşıyorsa, yaşlısı genci, çoluk çocuğu okulun bahçesinde toplanmışlar. Haşim Bey konuşmaya başladığında, gözyaşlarından ıslanmadık mendil kalmamış. Hatta bazı kadınlar beyaz yemenileriyle kurulamışlar gözlerini. Sıra Fitnat’ın okuyacağı şiire geldiğinde, annesi Fatma Hanım düşüp bayılmasın mı?
“Bire kadın gidiyor, bire koşun kolonya getirin!” derken Fatma Hanım kendisine gelmiş. Gelmesine gelmiş de, susturabilirsen sustur kadını.
“Gitti!” diye ünlüyormuş. “Yeri göğü titreten, mavi gözlü Paşamız gitti! Biz onsuz nasıl ederiz, nerelere gideriz?”
Annesi ayılıp sustuğunda Fitnat şiiri okumuş. Şiir şu dizelerle başlıyormuş:
“ATAM İÇİN!
Her şey susmuş bu gece, her taraf taş kesilmiş. Dimdik dolaşan başlar, hep yerlere eğilmiş. İhtiyar, genç, okullu, bütün ulus ayakta. Alevlerle tutuşmuş bir mahşer var sokaklarda…”
Şiir tam yetmiş altı dize. Fitnat şiiri ara vermeden, elinde yazılısı olmadan, büyük bir coşkuyla okuduktan sonra, sınıf arkadaşlarının arkasına gizlenerek ağlamaya başlamış.
Tarih: 05 Eylül 2012 Çarşamba.
Yer : Özbek Köy
Aradan yetmiş dört yıl geçmiş. Fitnat Hanım bu uzun şiiri bana da okudu. Hem de hiç ara vermeden, kekelemeden. Bu sefer ağlayan, ben oldum! Soruyorum:
“Şiiri kim yazmış acaba?”
“Çok araştırdım, lakin bulamadım!” diyor. “İzmir Kız Lisesi’nde okuyan bir kız yazmış dediler bana!”
Yılların işi ne, gelip geçmek değil mi? Gün gelmiş Fitnat köyün en güzel, en alımlı ve akıllı kızı olmuş. Elinden her iş geliyor, bağ bahçe, dağ taş demeden çalışıyormuş. Fitnat’ın çalışkanlığı ve elde ettiği başarılar, köyün tüm kızlarına emsal olmuş. Henüz on dört yaşındayken, etrafında onca delikanlı dolaşır, yarım ağızla laf atar ve ağızlarının payını alırken, sen kalk köyün en yakışıklı, en acar delikanlısına tutul. Niyazi, tez zamanda görücüleri göndermiş. Fitnat’ın anası babası ilkin ırın kırın etmişler. Kız duvarların gerisinden, kapı aralığından anasının babasının olumlu yanıt vermesi için dua ederken, babası:
“Kız çok küçük!” demiş. Demiş demesine de, ertesi gün Fitnat annesinin yanına gizlice yanaşıp:
“Kız anne, babama yalvar yakar, beni Niyazi’ye versin!” demesin mi?
Sonunda annesi Fatma Hanım Adam’ı kandırmış. Nişan günü Niyazi Fitnat’ın koluna altın bilezikleri sıraladığında, bir haftadır yüzü gülmeyen, somurtup oturan Adam’ın dudakları hem titrer, hem biraz yayılır olmuş. Düğün günü gelip çattığında, Köy’ün Muhtarı:
“Kızın yaşı küçük. Ben bu nikahı kıyamam!” demiş.
“Ne edeceğiz şimdi?”
“Urla’ya gidip mahkemeye dilekçe vererek kızın yaşını büyüteceksiniz. İki de şahit ister mahkeme!”
“Yalan söyleyemem!” demiş birisi. “Sonra ahrette nasıl hesap veririm?”
“Burada yediği nanelerin hesabını kime verecek acaba?” diye sormuş köyün Gülderen Halası.
Öteki iki tanık kabul etmişler. Paranın gözü kör olsun! Para hem bu dünyayı, hem öteki dünyayı satın almıyor mu? Mahkeme ilamını alır almaz düğün dernek kurulmuş. Köyün bütün ahalisi üç gün boyunca kuru fasülye, etli nohut, bamya, keşkek, bulgur pilavı, yoğurt, cacık yiyip içmekten az kalsın mide fesadına uğrayacaklarmış. Biter mi? Yemek üstüne yenen baklavalar, kalbura bastılar, bol badem içli irmik helvaları!
Fitnat Hanım:
“Altmış dokuz yıldır aynı yastığa baş koyuyoruz!” diyor. “Yastık bizden usandı, biz birbirimizden usanmadık!”
Evlendiklerinden tam yedi yıl sonra ilk çocuğunu kucağına almış Fitnat Hanım. Kayın validesi Niyazi’ye:
“Bu kız kısır oğlum!” diyormuş. “Boşa bunu, sana başka bir kız alayım!”
“Hatice’yi doğurduğumda, on gün kaynanamın ağzını bıçak açmadı!” diyor Fitnat Hanım. “İlk aylarda çocuk mu benim çocuğumdu, ben mi çocuğumun çocuğu bilemedim. Bir yaşına geldiğinde kızımla oyunlar oynamaya başladık. Bir gün annem: ‘Çocukla çocuk oluyorsun!’ diyerek beni payladı. “ Kız sen gari evli barklı bir kadınsın, çocukla çocuk olmaya sıkılmıyor musun?”
Sıkılmasına sıkılıyormuş ama Adam’a da sırılsıklam aşıkmış. Sonraki yıllarda çocukları sıralamış Fitnat Hanım: Hatice, Necla ve Aysun!
“Çok istedik ama!” diyor Fitnat Hanım, “Bir türlü oğlanı beceremedik!”
“Bunca yıl sonra!” diye ekliyor. “Adam hala elimi tutar, gözlerimin derinine bakar ya, ilk günkü gibi yüreğimin duvarları yıkılır, kanım coşar, umurum düze iner!”
1958 yılında, çocukların eğitimini bahane ederek İzmir’e taşınıp, küçük bir ev bularak başlarını sokmuşlar.
“Biz genişliğe alışmışız!” diyor Fitnat Hanım. “Bu ev bana mezar gibi geldi!”
Sonraki yıllarda köyde bıraktıkları bazı tarlaları satarak İzmir’de büyücek bir ev almışlar. Evin altında da kocaman bir mağaza varmış. Niyazi Efendi burada bakkal dükkanı açmış.
“Biz!” diyor Fitnat Hanım, “İzmir’e taşındığımızda annem karalar bağlamıştı. Babam Ethem Erol ise dağlara çıkmış, on gün düze inmemiş. Daha sonra İzmir’e yanımıza geldiklerinde onları üç gün burada tutamadık!”
“Köyümüz, köyümüz!” diye sayıklamaya başladılar.
Fitnat Hanım’ın annesi Fatma Hanım, Çeşme’nin Karaköy’ünde doğup büyümüş. O vakitler Karaköy kalabalık bir yermiş. Şimdilerde bu köy bir harabe görünümünde. İçinde üç kişi ya yaşıyor, ya yaşamıyor.
“Yaz aylarında Özbek’e gidip yine bağ bahçede çalışarak, kışlık erzağımızı tedarik ediyorduk ama!” diyor Fitnat Hanım, “Adam İzmir’de kalıyordu, benim aklım da adamda!” Nasıl kalmasın? Evlerinin tam karşısında çok güzel ve tek başına yaşayan bir kadın oturuyormuş. Gündüzleri bütün gün uyur, gece oldu mu kuyruklu bir araba gelip onu alırmış!
İzmir burası, ne ararsan bulursun bağrında. Niyazi Efendi bir gece arkadaşlarına uyarak Basmahane’deki barlardan birine gitmiş. Tam masaya otururken, tam çevresini ter ve losyon kokulu kadınlar sarar ve:
“Yanınıza oturabilir miyiz tatlım!” diye sorarlarken, Niyazi Efendi’nin tepesine bir kadın gelip tünemiş. Başını kaldırıp baktığında ne görsün, karşı komşuları Sevgi Hanım değil mi bu kadın?
“Sen ne arıyorsun burada?” diye sormuş kadın. “Gül gibi karın, çocukların evde seni beklerken, bu batakhanede ne işin var senin?”
Niyazi Efendi verecek yanıt bulamamış, az sonra da kalkıp kendini sokağa atmış. Sevgi Hanım ertesi gün, sen kalk Fitnat Hanım’a olanları anlat:
“Kocana mukayyet ol Hanım!” demiş. “O yerler size göre yerler değil. Bir daha görecek olursam komşu momşu demem, kocanın ayaklarını kırarım!”
Niyazi Efendi’nin ayaklarını, Sevgi Hanım’ın kırmasına fırsat vermemiş Fitnat Hanım.
“Ben becerdim!” diyor. “Adam üç gün yataktan çıkmadı!”
Niyazi Efendi’ye boyunun ölçüsünü aldıran Fitnat Hanım’ın karşısına, bu sefer kızı Aysun çıkmasın mı?
“Kız anne!” demiş Aysun. “Ben de süslenip püslenip bar kızı olacağım!”
Birden tepesi atan Fitnat Hanım, kaptığı gibi oklavayı Aysun’un peşinden koşmaya başlamış. O odadan bu odaya seğirtirlerken:
“Kız sen benim başıma bela mı olacaksın?” diye bağırıyormuş annesi. “Senin de bacaklarını ikiye ayırırım!”
“Tamam, tamam anne!” diyerek annesinin ayakucuna çökmüş Aysun. “Vallahi de, billahi de bar kızı olmayacağım!”
“Çok istedim okuyup öğretmen olmayı ama!” diyor Fitnat Hanım, “bizim köyde ilkokuldan başka okul yoktu. O zaman yatılı okullar da çok azdı. Seksen tane sınava girsen, en büyük başarıyı elde etsen, yine de hatırlıların çocukları alınıyordu okullara. Ne öğrendimse, kendi kendime öğrendim. Sonraki yıllarda her hafta bir roman okudum. Sen Kuyucaklı Yusuf’u okudun mu?”
“Okudum!”
“Ya Reşat Nuri’nin Feride’sini? O romanı okuduktan sonra bir ay bizim evde Feride dolaştı. Çünkü Feride olmam zor değildi!”
Fitnat Hanım aynı zamanda bir öyküler, fıkralar biriktiricisi.
“Herkes incik boncuk biriktirir!” diyor, “ ben yaşanmışlıklar biriktiririm!”
Bana birkaç tane anlattı, kahkahalarımızı bütün Özbek duydu. Size de anlatmamı ister misiniz?
Üç beş arkadaş, sonradan zengin olmuş bir arkadaşlarına gezmeye gitmişler. Halılar, koltuklar, konsollar. Ya Avrupa’dan gelmiş olan tablolar, ki birinin içinde mavi kuşlar bile uçuyorlarmış. Beyaz önlüklü hizmetçi kız salona girmiş:
“Hanımefendi!” diye sormuş. “Kahveler şeritli mi olsun, kaytanlı mı?”
“Şeritli yap!” demiş ev sahibi.
Kahveler gelmiş ama kahve değil bulaşık suyu mübarek.
“İsterseniz fincanlarınızı kapatın” demiş ev sahibi. “Bizim aşçıbaşı çok iyi fal bakıyor!”
Aşçı Kadın’ı çağırmışlar. Kadın içinde telve diye bir şeyin kalmamış olduğu fincanlara bakarak:
“Karşıdan gelir neferi, içinde yoktur eseri!” demiş.
Bir başka öykü:
Çocukluk yıllarından beri arkadaşlıklarını sürdüren, yaşları seksene, doksana erişmiş üç arkadaşmışlar. Birinin adı Nuriye, ötekisin Şerife, üçüncüsünün ise Hayriye . Bir gün Şerife Hayriye’ye:
“Kalk kız, Nuriye’ye gezmeye gidelim!” demiş.
“Bugün olmaz!” demiş Hayriye. “Haber salalım da yarın gidelim!”
“Neden?”
“Hazırlıksız yakalamayalım kadını. Bize bir şeyler ikram edemezse, göbeğinden çatlar!”
Ertesi gün üç arkadaş Nuriye’nin evinde buluşmuşlar.
“Sizi Allah gönderdi!” demiş Nuriye Hanım. “Son günlerde yalnızlıktan korkar oldum. Azrail insanı yalnız mı yakalar acaba?”
“Gelmeye görsün!” demiş Şerife Hanım. “O, yalnız, kalabalık ayırt etmez!”
Sohbet bu minval devam ederken Nuriye Hanım mutfağa koşmuş ve birer fincan okkalı kahve yaparak konuklarına ikram etmiş.
Akşam olmuş, konuklar evlerine gitmek üzere sokağa çıkmışlar. Nuriye Hanım boş fincanları götürmek için mutfağa girdiğinde bir de ne görsün, konuklarına ikram etmek için hazırladığı börekler, çörekler, irmik helvaları, lokumlar, akide şekerleri masanın üzerinde durmuyorlar mı? Nuriye Hanım dövünmeye başlamış:
“Nasıl unuttum? İki gündür kan ter içinde kalarak hazırladığım ikramlarımı, hangi cehenneme dalarak unuttum?”
Şerife Hanım ile Hayriye Hanım tıngır mıngır evlerine dönerlerken:
“Aşk olsun!” demiş Şerife Hanım. “Bizi bir acı kahveyle savdı. O da kahve olsaydı bari. Çamaşır suyu gibi bir şeydi!”
Hayriye Hanım:
“Hangi kahveden söz ediyorsun sen?” diye sormuş.
“Nuriye’nin bize çıkardığı kahveden!”
Hayriye Hanım şaşkın şaşkın bakmış arkadaşının yüzüne:
“Biz ne vakit gittik Nuriye’ye?” diye sormuş. “Ben beş senedir onun yüzünü görmedim!”
Fitnat Hanım’ın öyküleri bitmez ama benim zamanım bitti. Kız kardeşim İmren:
“Hani bakkala gidecektin?” diye sesleniyor bana. “Akşama yiyecek ekmeğimiz yok!”
Fitnat Hanım:
“Hadi git ekmek al!” diyor. “Sonra gelirsen sana daha beş, on öykü anlatırım!”


