Merakı şaşırma isteğine dayananı bu dünyada trajik bir son bekliyor: Bıkkınlık.
Bu Kipling’in pornografik kırkayağı evet.
Ve de öz-bilinç yüzünden değil, “öz” yüzünden. Ben ve ben, hiç konuşmadan, birbirimizin izini kitaplarda sürebiliriz. Evet sürebiliriz (ne bıkkınım ki bütün davranışlarımız, ve de şu yazdıklarım dahi standart çevrime dahil). İnsandan nefret etmek için bundan daha iyi bir sebep bulunamaz (benim sakin mizantropim).
Ama önce… Belki “an”dan, an’lık olandan ve de “ani” liğin yüksek erdeminden, erdem demeyelim de yahut (gerçekten de lügattir erdem) çözüme elverişliliğinden dem vuracaksındır. Samimiyet dedikleri cinsten bir “anilik”. Şaşırmak isteyenin ideal sahnesi, tek gıdası olarak “AN”. Yine de derim ki; kendisini kuran bir saatli bomba ile, kurulmuş olan arasındaki tek fark, işleyişe ilişkindir. Aynı fabrikadan çıkarlar, böylece ben yine şaşırmam.
(Üstelik “yıkımsever” için “ani” olanın daha yıkıcı olduğuna duyulan inanç, bir varsayımdan öte gitmez. Bu konuda 17’nci yüzyılda, “giyotinin insancıllığı” üzerine yazılmış birkaç makale tavsiye edebilirim)
İnsanın bu kırkayaklığa yatkınlığı (genetik mirası) hazzın bütün olanaklarını ortadan kaldırır. Bu analizde, mutluluk gibi haz da, sözcük oyunları lügatine girer. (Bunu örneğin kusursuz görünen Marki dö Sad (Marquis de Sade) hazcılığının eksikliğini ortaya koymak için de yazmak istiyorum çünkü kurbanları hep aynı biçimde acı çekiyorlardı)
Böylece hazzın tek bir olanağı kalmıştır artık: İTİRAFLAR.
Modern ruhdeşen edebiyatın insan için, ama “insan” için bir hazza dönüşmesinin tek kaynağı belki de budur. Gizlice ve kimsecikler duymadan, kendi izini orada sürmek… orada, bütün alçaklıklarını iğrenç ve sinsi varoluşlarını ikiyüzlülüklerini bencilliklerini apaçık ve nedenleriyle birlikte ortaya seren roman kahramanlarının arasında gizlice kendini gözetlemek. Ama bu asla günah çıkarmak için değil. dö Sad’a katılırım bu noktada: insanın yaradılışında pişmanlık yoktur. Sadece başkalarını olduğu gibi kendisini de gözetliyor olmaktan aldığı basit haz… pornografik haz.
Ve de elbette buna, edebiyatın (gözetlemenin) sağladığı bir tür “beraat” hakkını da eklemek gerekir. İnsan orada, bütün o aşağılık varoluş biçimlerinin arasında kendini bir kez daha ve bütün gerekçeleriyle en sağlam şekilde olumlama fırsatı bulur. Açıklıkla ortaya serilen benzerlerinin arasında kendi kötülüğünün adeta türün bir özgüllüğü olduğunu ayrımsar ve bu ona, davranışlarına getirilen bu en sağlam açıklamanın da yardımıyla, kötülüğün doğallığını yeniden bağışlar.
Gerçekte bunun herkes çaldığı için tartıdan çaldığını söylemekte abes görmeyen mahalle kasabının basit bulduğun davranışından bir farkı yoktur. Kasap da aynı metotla düşünür ve kendini yadırgamaktan kurtulur.
İtirafta (edebiyatta), sanıldığının aksine, kişinin kendinden nefret etmesini engelleyen bir şey vardır: herkes kötü ise kötülük bir haktır o’nun için de, paradoksal olarak o kötü değildir artık. Hatta kendi kötülüğünün ayırdına vararak, bir tür kendilik bilinci saydığı o zavallılara özgü ayrıcalığı kazanır. ***
Bu yüzden beşeri bilimleri okuyan insan ahmakça, ama en ahmakça bir şekilde, kendini üstün sayar diğerlerinden. İçlerinde daha yetenekli olanları ise bu bilgiyi kendisine en faydalı olacak biçimde kullanır: tanrılaşır.
Çünkü tanrılaşmak bir itiraf olarak edebiyatın sağladığı “günahsızlık” varsayımına yaslanır: “Hep böyleydi hep böyle olacak, insan hep alçaktı hep alçak kalacak… O halde ben de alçağım, ve de kendi alçaklığımın kaçınılmazlığında günahsız bir allahım…
İtiraflar…
İtirafın (edebiyatın) bir insanı değiştirebileceğine hangi ahmak nasıl inanır acaba? Şu saçma yasanın adında geçtiği gibi geçmez “itiraf ve pişmanlık” sözcükleri yan yana. İtiraf eden pişman değildir. O bir ayrıcalıktan yararlanmaya çalışıyordur, olsa olsa bir ödül bekliyordur. Yeni bir yüz arıyordur, kızarmayacak.
Ama belki tek bir şey durdurabilir insanın adımını, değiştirmezse de durdurabilir: öz-nefret…
İşte sıradan okurun (içlerinde en bilgililerinin bile) okumakla kazanamadığı şey benim aklımca budur. Ama sadece bir kişi, sadece başkalarıyla birlikte kendinden de ve aynı nedenlerle nefret etmeyi öğrenen kişi durabilir.
Yani kendilik bilinci edinmiş bir kırkayak, kırkayaklıktan istifa edemez, adımlarının ritmine hiçbir heyecan katamayacağının farkındadır, ne yaparsa yapsın haz yitik bir söylencedir… Bunu bilir.
Ama kırkayak durabilir… Durmayı seçebilir… Basitçe ve en basit yerde, görünürde herkesin durduğu bir yerde… Aynı giysilerle… Durur. “Düşkünce” evet ve de bir tek onun itirafı dinlenebilir.
Durmak bu dünya için iyidir benim aklımca, herkes durmalıdır… Artık.
Ama bir de yerinde duramayan dö Sad’ın vaziyetine bak; hercai Marki, kötülüğünü başkalarının kötülüğüne dayandırmakta çok usta! İtirafın da kötülüğün de en ustası. Şöyle diyordu mahkemede:
“Ne diyorlar benim için? Yok edin Sad’ı, kitaplarını da, yakılsın! Sadece bir manyak bu! Ama kim söylüyor bunu? Para için bedenini satan bir fahişe! Yoksul İsa’ya karşıt olarak varsıllık içinde yüzen kilise! Küçük bir çocuğu kucağına oturtmuş evinde taciz eden bir dede! Kendi bastırılmış eşcinselliğinden korkan bir erkek! Histerik bir genç kız! Şiddet düşkünü bir hümanist! Tümü de bana karşı ve insanlık adına bir linç topluluğu oluşturmuş şimdi karşımda.”
Ne kadar sağlam görünüyor değil mi? Ama biraz yakından bakarsan, başkalarının kötülüğünü gözetlerken kendine bir haklılık payesi arayan sıradan okurdan, hülleci kasaptan, gemisini yürüten kaptandan, herkes göt abi bana mı kaldı baş olması diyen politikacıdan aynı ilmekle dokunmuş gibi. Sadece usta çok usta işinde. Ama fabrika aynı fabrika.
Bugünlerde iyi kötü “dö Sad” okuru oldum işte türlü nedenlerle. Onda hiçbir duraksamaya yer bırakmayacak açıklıkta gördüğüm şu ilke: dö Sad nefret edebiliyordu evet, ama öz-nefretin zerresi yoktu hayatında.
Bütün itiraflarını araştır, bir çocuğun masumiyetiyle anlatır korkunç işkencelerini. Gerçek masumiyetin tek ilkesi suçluluk duymamak, oyy.
İnsan dediği şey kendi dışında seyreden puslu bir tarih ona kalsa. İnsan, kendi kötülüğünün tek dayanağı olarak insan ve de insanın kötülüğü!
dö Sad işte böylece günahsızdı. Kurbanlarından birine şöyle demişti seanslarından tekinde; “aslında senin kurbanın benim güzel peynircik”
İşte bu safsataya inandığı için, kendisinin bir insan olmadığına yani, onun bilgisi eksik. Duyduğu haz bu eksik bilgiden doğuyor olmalı (tıpkı şiirin bilgisizlikten doğması gibi).
Salt insandaki kötülüğün ayırdına varmakla tanrılaştığını düşünen bu bön herif… Önü sonu bir kasabın şuuruna sahipti, fazlası değil. (Üstelik ateizmin en cansiperane savunucularından olan bu adamın öykülerinde, kahramanlar adeta dinsel bir sorumluluk duygusuyla canavarca eylemlerini gerçekleştirirler. Sürekli olarak tekrarlar ve rakamsal obsesyonlar, kaç kere kırbaç atıldı, kaç kez hangi türden bir acı verildi, sıralamalar, kurbanların sayısı, vs. Apaçık ibadetleri andırırlar.) Diyeceğim, dö Sad bir tanrıtanımaz değildi, ama kendinden başka tanrı tanımazdı.
dö Sad’ın cesareti ve dürüstlüğü ise, yine de pek şaşırtıcı değil; o yalnızca eyledikten sonra itiraf ederdi (bu açıklığın ona ayrıca bir haz verdiği kendisiyle büyülendiği, tanrısallık bahşettiği kesin). Eylem anında ise kurbanlarına karşı daima ikiyüzlü ve sinsiydi. Seri katillerin şu uzayıp giden mahkeme itiraflarını hatırla, evet seri katillerin.
Böylece bunu yazarak hazzın son olanağını, edebiyatı da almış oldum kendi elimden…
Ama bunu söylemiş olmak işte, bana tuhaf bir haz veriyor. Terbiyesizlikten başka bir şey değil.
***Ve de Kundera’nın şu dediği laf: “Her biri kendi alçaklığını bir ötekinde gördüğü için, birbiriyle kardeşçe geçinen insanlar kadar beni tiksindiren hiçbir şey olamaz.” Belki de “yazınsal samimiyet” dedikleri şey bu yüzden tiksindiriyor. Kişinin kendi alçaklığıyla bu denli sıkı fıkı olması ve de alçaklığın tek bir itiraf dümeniyle pat erdem hanesine yazılması… Bu yüzden Şavkar Altınel’in Tutunamayanlar’la ilgili hissiyatını kalbimden hissettim. Turgut Özben ve Selim Işık, tüm samimiyetleriyle ve tam da samimiyetleri yüzünden, gerçekten de yapaydırlar. Çünkü bir deyişin dediği gibi; samimiyet de sessizlik gibidir, kendisinden söz etmeye başladığınız anda uçup gider. Altınel’in Atay hakkında söylediği şeyse benim gözlemime uymuyor. Bence Atay… bu ikisinden tiksiniyor, hem Turgut’dan hem Selim’den, bu ikisinin bitmek bilmeyen itiraflarından, itirafçılıklarından, ifşaatperverliklerinden içi kalkmış. Ve de hissiyatım o ki rol modeli kat’a bunlar değil, bir bilim adamı olarak Mustafa İnan’dır. Çalışırken tek kulağıyla lavaboya düşen damlacıkları sayan T cetveli kılıklı o adam. His işte… Zaten Altınel’e de hissi sorulmuştu, analiz isteyen notos’un analiz bölümüne. Ama yine de, son kerte demişler, Altınel’in düşüncesine katıldığımı söylerim ben, düşüncesindeki düşünceye yani. Kundera’nın düşüncesine.


