Home revue || dergi || review écrit Ölüm: Bekir Dayı

Ölüm: Bekir Dayı

15
0
040-1yo-kurnekcavit-Bekir_Day-03

Yıllardan bir yıldı, siz altmışlar deyin, ben yetmişler! Basın-İş Sendikası İzmir Şubesi’nde birlikte çalıştığımız Hasan:

“Ağabey!” dedi. “Önümüzdeki Kurban Bayramı öteki tatillerle birlikte tam on gün. Birkaç gün daha eklersek eder on beş gün. Gel seni bizim köye götüreyim, tam kafana göre bir yer. Sağa dön fotoğraf, sola dön tarih öncesi kalıntılar!”

“Neresi oluyor bu köy!” diye sordum.

“Konya’nın Gilisra Köyü. Şimdilerde adını değiştirip Gökyurt dediler ama Ninem küplere biniyor: ‘Ben o değiştirenin adını kalkıp Münasebetsiz koysam, hoşuna gider mi acaba!’ diyor!”

Hasan ertesi gün orada çekilmiş bazı fotoğraflar da getirince, köye gitmek için gönüllü oldum!

Ben, Hasan, Hasan’ın annesi Latife Hanım ve iki kız kardeşi ertesi gün yollara düşüp, yorucu bir gece yolculuğundan sonra Konya’ya vardık. Latife Hanım acar bir Anadolu kadını, tuttuğunu koparacak cinsinden. Bizi köye götürecek olan arabanın sürücüsüyle öyle bir pazarlık yaptı ki, görmenizi isterdim. Adam meğer Latife Hanım’ın uzaktan akrabası oluyormuş.

“Tamam, tamam!” dedi sonunda. “Yine bayramlık ağzını açtın Latife Hala. Sırf senin dilinden kurtulmak için kabul ediyorum!”

En çok yarım saat sonra köy uzaktan göründü. Latife Hanım:

“Kuzum Mustafa!” dedi.” Şu ağacın altında dur da üstümüzü değiştirelim!”

Sonra bize dönerek:

“Başlarınızı Konya’ya doğru çevirin de bizi görmeyin!” dedi. “Ne zaman ‘Tamam!’ dersek, o vakit döndürürsünüz kafalarınızı!”

Ben, Hasan, hatta Mustafa kadının dediğini yaptık. Az sonra dönüp baktığımızda Latife Hanım’ı da, kızları da tanıyamadım. Üstündeki elbiseleri çıkarıp birer şalvar giymişler, başlarını da yemenilerle örtmüşlerdi.

“Şimdi sen soracaksın Cavit Efendi!” dedi kadın. “Bu şehirli giysilerle bizi köye sokmazlardı. Hakkımızda yığınla dedikodu üretip, olmadık söylentiler çıkarırlardı. Böylece ağızlarını kapatmış oluyoruz. Bizim İzmir’de bu kıyafetlerle dolaşmadığımızı hepsi biliyor ama birbirimizi böyle kandırıyoruz işte!”

Köy’e geldik! Henüz Kapadokya’ya gitmemiştim ama dergilerde, gazetelerde fotoğraflarını görmüştüm. Burası tıpkı Kapadokya’ydı. Şaşkınlıktan tam küçük dilimi yutuyordum ki Latife Hanım:

“Derler ki!” dedi, “Meryem Ana Efes’e gitmeden önce, burada birkaç ay konaklamış!”

“Acaba nerede yatıp kalkmış?”

Latife Hanım eliyle işaret etti:

“Şu koca kayayı görüyor musun? Adamlar onun içine bir kilise oymuşlar. Meryem Ana üç ay o kilisede barınmış!”

Durabilir miyim? Hasan’ı da aldım yanıma oraya koştuk. Bir küçük dilim daha olsa onu da yutacaktım! Çocukların erişemediği yerlerde hala duvar resimleri duruyordu.

“Bu koku ne böyle?”

Hasan gülüyor:

“Eşekleri görmüyor musun Ağabey?” diye soruyor.

Kilisenin içine iki eşek bağlamışlar, aralıksız birbirini tekmeliyorlardı!

Hasan:

“Nasıl, köyümüz dediğim gibi varmış değil mi Ağabey?”  diye sordu. Yanıt veremeyecek kadar şaşkındım. “Beğeneceğini biliyordum!” dedi sonra. Üç gün o dağ senin bu dere benim dolaştık, fotoğraflar çektik. Hasan yanımıza köyden bir arkadaşını daha aldı da, çoban köpeklerinin saldırılarından kurtulduk. Birkaç gün sonra Latife Hanım:

“Köye yürüme mesafesi yarım saat bir pınar var!” dedi. “Biz her gelişimizde oraya gider, pınarın suyuyla yıkanırız. Söylentiye bakılırsa, o suyla yıkanın kişilerin o güne kadar işledikleri günahlar af oluyormuş. Kim bilir senin omuzlarında da kaç kilo günah birikmiştir Cavit Efendi? O ağırlıktan kurtulup kuşlar gibi uçmak istemez misin?”

Bu yaşıma gelmiş, neyin günah neyin sevap olduğunu saptayamamıştım ama kabul ettim ve insanları soğan soyar gibi günahlarından sıyıran pınara gittik. Pınar dediklerine bakmayın, parmak kalınlığındaki  borudan cılız bir su sızıyor ve önündeki havuzu doldurmaya çabalıyordu. Pınar, insanları günahlarından kurtarıyordu ama bir koşulu vardı: Herkes yıkanacağı suyu bakracına kendisi dolduracak, kendi yaktığı ateşte ısıtıp hamam gibi bir yapının içine girerek suyu başından aşağıya boca edecekti!

Herkes birer birer bakraçlarını doldurup ılıştırdıkları suyla hamama girip yıkandılar.

“Eh!” dedi Latife Hanım. “İzmir’e döndüğümüzde yeni günahlar işlemeye hak kazandık artık!”

Sıra bana geldiğinde, Hasan’ nın da yardımıyla hamama girip bakraçtaki suyu üstüme boşalttım. Aaa! Gerçekten gövdemde bir hafiflik hissederek, uçmamak için Hasan’ın koluna yapıştım.

 

Latife Hanım ve kızlar sofrayı kurmuşlar, biraz önce çalı çırpı yakarak toprak tencerede pişirdikleri Bulgur Aşı’nı kaşıklıyorlardı. Bizim hakkımızı ayırıp bir bakır tabağa koymuşlardı. Bulgur Aşı soğan, kırmızıbiber, domates salçası, geçen yılki kurban bayramından kalma kuzu eti kavurması ve bulgurla pişiriliyordu. Mis gibi tereyağını da unutmamalıyım. Bardaklarımıza doldurdukları ayran ile Bulgur Aşı gerçekten çok güzel gidiyordu.

Tam bu sırada, onu taşıyan eşeğinin sırtına adeta kapanmış olan yaşlı bir adam yanımıza sokuldu. Denedi ama bir türlü eşeğin sırtından inip toprağa basamıyordu. Sonra bize seslendi:

“Az gelin de bana yardım edin ahali!” dedi. “Ben mi küçüldüm, bu eşek mi büyüdü, bir türlü mübareğin sırtından inemiyorum!”

Hasan ile koşup yaşlı adamı eşekten indirdik. Latife Hanım:

“Hayırdır Bekir Dayı!” dedi. “Hamama mı geldin?”

“Öyle kızım!” dedi yaşlı adam. “Az kaldı, bugün yarın göçeceğim bu dünyadan. Günahlarımdan arınmak için geldim!”

Latife Hanım ağzındaki lokmayı bir çabukta yutup:

“Ne acelen var be Dayı?” diye sordu. “Önümüzde göreceğimiz kim bilir kaç güzel gün var daha!”

“Bundan sonraki güzel günler sizin olsun!” dedi Bekir Dayı. “Benim vadem doldu. Şükürler olsun Allah’ıma, bir dediğimi iki etmedi zaten yaşarken!”

Latife Hanım şakayı da çok severdi:

“Bir dediğini yaptı mı ki, ikincisini isteyeceksin be Dayı?” diye takıldı yaşlı adama.

 

040-1yo-kurnekcavit-Bekir_Day-02

Biz için için gülerken, Bekir Dayı kadının ne dediğini anlamamış, bakracını doldurmak için pınara yönelmişti. Latife Hanım:

“Dayı!” diye ünledi. “Gel, bir şeyler ye, karnını doyur. Sonra girersin hamama!”

Bekir Dayı kendisinin bile zor duyabileceği  bir sesle mırıldandı:

“Kaç gündür ağzıma lokma koymadım!” dedi. “İçim almıyor ki! Besbelli benim dünya nimetlerine bakacak gözüm kalmadı artık!”

Yaşlı adam bin bir güçlükle güğümünü doldurup hamama girdi. Üzerindeki giysileri  çıkarıp kalıplıyor, bir kıyıya koyuyordu. Öyle zayıflamıştı ki, kaburga kemikleri bir bir sayılabilirdi. Daha sonra çömeldiği yerde buz gibi suyu başından aşağıya boşalttı.

Hamam bitmiş, Bekir Dayı yine ağır ağır çıkardığı giysileri giyip yanımıza gelmişti.

“Şuracığa az uzanayım!” dedi. “Beni bu hamam çok yordu!”

 

040-1yo-kurnekcavit-Bekir_Day-01

On dakika ya uyudu ya uyumadı, sendeleyerek ayağa kalkıp eşeğe doğru yürüdü.

“Gelin, yardım edin biraz!” diye seslendi. “ Bu eşek katır kadar büyüdü baksanıza!”

Hasan’la ikimiz yaşlı adamı eşeğin semerine oturttuk. O yine hayvanın sırtına iyice abandı ve tıngır mıngır yanımızdan uzaklaştı. Latife Hanım durur mu?

“Şu eşek milleti, insanlardan daha akıllı billaha!” dedi. “Bekir Dayı’yı şimdi evine kadar götürür!”

Ertesi gün köy camisinin avlusunda beş on kişi birikmiş, Bekir Dayı’nın cenaze namazını kılıyorlardı. Hasanla beraber aralarına katıldık. Hasan önümde saf tutmuş:

“Ağabey, ben ne yaparsam sen de onu yap!” diyordu. “Her yerin cenaze namazı birbirini tutmaz!”

Bir yandan Hasan’ı taklit ediyor, öte yandan hık hık ağlıyordum. Namaz bittiğinde, herkesin duyabileceği bir ses tonuyla şişman, göbekli ve belinden aşağıya kadar sallanan gümüş kösteği olan bir adam:

“Bu şehirlilerin Allah dediğine inanılmaz!” diyordu. “Şimdi bizim yerimize de ağlarlar ama az sonra rakıyı içip kafayı bulurlar!”

Hasan bir şey diyecek oldu ama onu susturdum. Eve döndüğümüzde Hasan’ın ninesi Emine Hanım ters ters bakıyor, biz köye gelirken Konya’dan aldığımız biraları yudumluyorduk. Cami avlusunda şehirliyiz diye bize sataşan adamı duyunca, Nine hop oturdu hop kalktı:

“Biçimsiz herif!” diye çıkıştı. “Köyde sataşmadığı kadın kalmadı. Bağa bahçeye gidip gelirken tüfeği omzuma asıp öyle yola koyulurdum. Çok yalvardım Allah’a ama karşıma çıkarmadı soysuzu!”