Home revue || dergi || review écrit LA KUŞU

LA KUŞU

15
0
Bu öykü, annem ile tanışmamızın la kuşudur!

Diyapazon düdüğünü ben üflerdim, düdük la diye öter, annem kucağında sevgili udu la telini gererdi. Akort işlemi bittikten sonra, İzmir Kordon Zeybeği’nden bir bölüm çalar, beyaz parmakları sedef kakmalı udun gövdesinde, ince kuşlar gibi uçardı!

Bin dokuz yüz otuz iki yılının ocak ayı başlarındaydı. Cuma mı, yoksa Perşembe mi, günü anımsayamıyorum. Çocukluk mu demeli? Hatta çocukluk bile değil, kendi kendimin tasarımı denebilir. Kendini tasarlayan ve dünyaya gelebilmek, dünya nimetlerinin kıyısında kalarak hiçbir güzelliğe elini sürmeden göçmek ve yaşama sınavını suya, sabuna dokunmadan vermek!

Tasalardan oluşan, bir taslaktım!

Necibe Hanım hep öksüren, kısa öksürük molalarında konuşabilen zayıf, kara kuru bir kadındı. Kıbrıslı Mustafa Efendi’nin acaba kaçıncı karısıydı?

Mustafa Efendi biraz kafayı bulmasın:

“Bana bir bardak soğuk su getir Maria!” derdi.

“Bu salak adam, kendini hâlâ Kıbrıs’ta zannediyor!” diye düşünürdü Necibe Hanım!

Mustafa Efendi gül aşıcısıydı. Bin dokuz yüz otuzların İzmir sokaklarında, her bahar boyu dolaşır:

“Gül aşıcısı geldi!” diye bağırırdı. “En kırmızı, en sarı, en pembe gülleri sizin için getirdim, İzmir’in güzel hanımları!”

O yıllarda İzmir’in evleri bahçeler içindeydi. Bahçeler çiçeklerle dolup taşar, İzmir’in güzel Hanımları bu cennette oturarak, ince dedikodular örerlerdi. Bahçelerde özellikle gül, hanımeli, yasemin, sokakların kıyısında akasya ağaçları! Bir şarkı gibiydi İzmir’in sokakları:

“Akasyalar açarken!”

Babam olarak saptanan kişi: Kıbrıs, Lefke, Çamlıköy’de İmam Ali Faik Efendi’nin ilk karısı Nadire Hanım’dan olma Salih Suphi, bin dokuz yüz doğumluydu. Yirmi yedi yaşlarında yakışıklı bir İngiliz polisi iken, esmer bir Rum güzeline tutulmuştu.

Üçüncü karısını da eskitmekte olan, yedi çocuklu İmam Ali Faik Efendi, bunu duyunca küplere bindi:

“Seni evlatlıktan red ederim!” diye bağırdı. Hatta bir de şamar ulaştırdı gül yanağına oğlunun. “Din, iman, Allah’ın son peygamberi!”

Oğlu sarı saçlı, mavi gözlüydü! Öfkelendiğinde olsun, sevindiğinde olsun yüzü gül gibi kızarırdı. Mavi gözlerinden akmak isteyen yaşları elinin tersiyle silerken:

“Siz beni red etmeden, ben ederim!” diye düşündü. O yıllarda bir oğul babasına aklından geçenleri söyleyemezdi.

Girne Limanı’nda önüne çıkan ilk gemiye atladı. Gemi limandan denize açıldığında sordu:

“İngiltere’ye gidiyoruz değil mi?”

“I’m sorry sir!” dedi bir görevli “We are going to Turkey!”

Mersin’de indi gemiden. Çocukluğundan beri merak ettiği anavatanında, ırkının, ulusunun ortasındaydı!

Üçüncü gün valizini çaldılar, beşinci gün bir kabadayı karısına baktığını öne sürerek dalaşacak oldu. Zaten tepesi atmıştı, adamı karısının önünde İngiliz polislerine özgü özen ve düzen içinde bir güzel patakladı. Tam parası suyunu çekiyordu, İzmir’e geldi. Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nın açtığı sınavı kazanarak, TC Gümrük Muhafaza Memuru sıfatıyla göreve atandı. Üstelik İngilizce de biliyor, bir üst düzeydeki amiriyle arada sırada sürtüşüyordu. Amir ya ilkokul mezunuydu, ya da dördüncü sınıftan terk etmişti okulu!

Yaşı otuz ikiye ulaşmıştı. Çamlıköy’den çok önceleri ayrılarak, hem Sakızlı, hem öksürüklü Necibe Hanım ile ikinci evliliğini yapmış olan tanıdık, belki de uzaktan akraba Mustafa Efendi’nin Asansör’deki evine sık sık gider, Necibe Hanım’ın pişirdiği yemeklerle karnını doyururdu.

Necibe Hanım’a gelince:

Necibe Hanım’ın da ikinci evliliğiydi. İlk kocası savaşın birinde ‘Kim Vurduya!’ gitmiş, iki çocuğuyla dul kalan ve hep öksüren Necibe Hanım, bir bahar bahçesindeki gülleri budatmak için içeriye aldığı Mustafa Efendi’yi dışarıya salmamıştı: Mustafa Efendi’nin ilk karısı Kıbrıs’ta kaldığından ve her erkeğin bir kadına gereksinimi olduğundan, yıkanacak çamaşırları, pişecek yemekleri ve başını koyabileceği bir yastık!

Bir sabah, belki de gece, düşte mi, gerçekte mi ayıramıyorum, belirlenmiş acı denekçisi ben, Necibe Hanım’ın aklına girdim. Çünkü artık olgunlaşmış, görevini üstlenmiş, hatta harcırahını bile almış bir yolcuydum. Mutlaka dünya seferine çıkmalı, üzerime farz kılınan görevleri yerine getirmeliydim!

“Bak ne düşündüm!” dedi Necibe Hanım. Dedi öksürdü, öksürdü dedi!

Uysal adamdı Gül Aşıcısı:

“Buyur!” dedi.

“Bak ne düşündüm!”

Üç gün önceden yerini ayırttı. Çünkü o yıllarda Çeşme’ye günde bir kez otobüs kalkıyordu. Yol çok dar ve virajlıydı. Necibe Hanım’ın sık sık midesi bulanıyor, öksürüyor ve yediğini çıkarıyordu. Yalnız Necibe Hanım mı? Tüm yolcular birbirinin kucaklarına serilmişlerdi. Bir ben, henüz bulanacak midesi oluşmamış bir ben, olanı biteni uzaktan izliyordum.

Sakızlı Terzi Fatma Hanım üst kata çıkan taş merdivenleri yıkıyordu. Görür görmez tanıdım anneannemi! İri siyah gözleri zayıf yüzünden fırlamış gibiydi. Neme lazım, bizi büyük bir sevinçle  karşıladı. Elindeki süpürgeyi atarak, Necibe Hanım’a sarıldı, öptü. Galiba biraz ağladı da. Yukarıya çıkıp, sıcak ve güneşli bir pencerenin önüne oturduk. Fatma Hanım mangalı eşeledi, ateş kıpkırmızı oldu.

“Bre Necibe!” dedi, “hemen sana bir kahve yapayım, yatıştırır mideni!”

“Leyla, Leyla yok mu?” diye sordu Necibe Hanım.

“Burada!” dedi anneannem. “Komşunun kızına ut çalmasını öğretmeye gitti!”

Koştu, mutfak penceresinin camını açtı:

“Leyla!” diye bağırdı, “bre Leyla! Bak bana bakayım!”

Annemin yüzünü görmeden sesini duydum:

“Ne var, ne oldu?” diye soran bir şarkıydı annemin sesi!

Sonra aşağıdaki tahta kapının açılışı, sonra taş merdivenlerden çıkan telaşsız ayak sesleri, sonra kapıdan giren ut ve ince, uzun, güzeller güzeli bir genç kız!

Annemi görür görmez vuruldum!

Leyla:

“Bu işin içinde bir iş var!” diye düşünüyordu. “Kış, soğuk demeden geldiğine göre!”

“Var elbette!” dedi Necibe Hanım. “Bu sefer de ‘Olmaz!’ de, kırarım ayacaklarını Alimallah!”

Daha öncekine işçi mişçi diye burun kıvırmıştı. Bu kez adam memurdu, görmüş, geçirmiş Kıbrıslıydı. Kız, herif İngilizce bile konuşuyordu. Daha iyisi Şam’da kayısı! Eh, yaşı biraz geçmiş de olsa:

“Sen de on beşinde değilsin ya! Yirmi altı yaşında bir kız evde kalmış sayılır. Kızım, Leylacığım, güzeller güzelim, bu Çeşmelerde kime varacaksın? Varıp da tütün tarlalarında canını mı çıkaracaksın? Vallahi güzel adam! Boylu postlu, güçlü kuvvetli, tıpatıp İngiliz kralına benziyor!”

Daha neler sıralayacaktı kim bilir? Bir öksürük tuttu kadını, tam yarım saat aralıksız öksürdü. Öksürük biraz kesilince, kan ter içinde kendini mindere attı. O:

“Üşüttüm!” diyordu.

Fatma Hanım:

“Ben seni bilirim!” diye düşünüyordu.

O:

“Nedir benim bu salaklığım?” diye mırıldanıyordu, “kış günü?”

Fatma Hanım:

“Kim bilir ne çıkarın vardır da ondan?” diye gülümsüyordu.

“Ben bunun yerinde olsam, başım göğe vururdu. O ne yapıyor? Hiçbir şey demiyor, hatta somurtuyor. Kız, böyle kısmet tepilir mi? Kız, utçu Leyla, yoksa beklersin seni subaylar, kaymakamlar mı alsın diye?”

Leyla:

“Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. Bana kalsa hiç evlenmem, Neriman evlendi de ne oldu? Başını örtmesi, evden dışarıya adımını atmaması şöyle dursun, beş vakit namaz da kıldırıyormuş kocası ama çaresiz, bir gün olacak bu. Harun Ağabey’im iki de bir yüzüme vuruyor: ‘Kız evlenip git de, sıra bize gelsin!’ diyor. Şaka gibi söylüyor ama gerçek diyor!”

Fatma Hanım:

“Kızımdır, canımdır ama her isteyene de ‘Olmaz!’ denmez ki.  Her kızın bir zamanı vardır, kapı çalınırken birine ‘Evet!’ demek gerekir. Gün gelir kapıyı bir Allah’ın kulu ellemez!”

O gece annem yatağına yattığında, gidip koynuna girdim:

“İyi ama!” dedi, “senin hatırın için huyunu suyunu bilmediğim bir insanı nasıl kabul edeyim?”

“O zaman dene!” dedim. “Nişan ol, gez, konuş, Tayyare Sineması’na git!”

Tayyare Sineması’nın büfesini Gül Ali çalıştırıyordu. Gül Ali Leyla’nın dayısıydı. Baktı yeğeni ve zabit kılıklı bir adam, Leyla’yı kıyıya çekti:

“Kim kız bu adam?” diye sordu, bıyıkları çok uzundu.

“Horozlanma!” dedi Leyla, “Nişanlım!”

“Aa!” diye şaşırdı Gül Ali. “Kız sen evlenemezsin ki!”

“Neden?”

“Sen, nasıl desem, büyüdün mü sen?”

Güldü Leyla:

“Ne büyümesi?” dedi, “yaşlandım bile!”

Dudak büktü Gül Ali, nutku tutuldu. Tam bir şey demek için ağzını açıyordu:

“Ali!” diye bağırdı biletçi Zerrin Hanım. “Bana bir cincibir getir!”

Kırk günde, isteksiz bir gönülde sevgi mi oluşur? Tanıştıklarından tam kırk gün sonra 31 Mart 1932’de annemle babam evlendiler. Ben kapının önünde bekleyecek, yatak odasına girmeyecektim ama annemin duvağı saçlarına dolanmış, bir türlü çıkaramıyordu. Babam da oralı değil, elinde bir tomar kağıt, sıraya koyuyordu! İçeriye girdim, annemin saçlarına takılan duvağı kurtardım!

“Sağ ol çocuğum!” dedi.

Çocuğum sözcüğü ne güzel çıkmıştı ağzından, çok gururlandım!

“Artık beni doğur!” diyecektim, babam anneme sokularak elindeki kağıtladı uzattı:

“Önce bunu okumanı istiyorum!” dedi.

“Nedir bunlar?”

“Okuyunca anlarsın!”

Annem patiska yatak örtüsünün üzerine ilişti. Daha gelinliğini bile çıkarmadan, babamın eline tutuşturduğu kağıtları okumaya başladı. Bu bir beraberlik şartnamesiydi. Annemin uyması gereken koşulları içeriyordu:

“Benden izin almadan evden çıkmayacaksın, pencere perdelerini açmayacaksın, evi her gün silip süpüreceksin, akşam bulaşıklarını sabaha bırakmayacaksın, evdeki olup bitenleri başkalarına anlatmayacaksın, ne verirsem yetineceksin!”

Daha kırk bir madde, koşul, yasa!

“Bu şartları kabul ettiğin takdirde karı koca olabiliriz!”

“Çok geç!” diye düşündü Annem. “Hiçbir şey yapamam, zorunluyum, kabullenmeliyim!”

Kırk gün sevgi oluşmasında yetersiz süredir ama bu diretme karşısında bir çiçek tomurcuğa bile ulaşmadan soldu! Ben sevgisizliğin ürünüyüm!

14 Nisan 1933, doğdum!

Dokuz ay annemle birlikte ağlamıştım ama şimdi annemden bağımsız, bir başıma ağlıyordum. Tam üç ay susmadığım için, o günün tüm ünlü doktorlarına götürüldüm. Hiç biri gövdemle ilgili bir rahatsızlık bulamıyorlar, tüm organlarımın normal biçimde çalıştığını söylüyorlardı!

Bir akşam annem beni karşısına aldı:

“Bakar mısın?” dedi, “niyetin nedir senin? Bana bunu açıklamalısın. Aylardır gözüme uyku girmedi, bir deri bir kemik kaldım. Biliyorsun yeni doğum yapmış bir kadın için uyku aş kadar, su kadar gereklidir. Zaten daha önce de pek sağlıklı değildim ama bittim, tükendim. Söyler misin kuzum, açıklar mısın, kastın kime? Bana mı, kendine mi? Ayrıca, ben seni dünyaya getirmek için gönüllü değildim, beni sen buldun, sen üsteledin. Ben bu eziyeti hak ediyor muyum? Bunu nereden biliyorsun, nasıl böyle bir kanıya vardın?”

Neye uğradığımı bilemedim! Kadın çok haklıydı, onu bir araç gibi kullanamazdım, bu hakkı kimden alıyordum? İnce, narin, duygulu bir kadındı. Ayrıca, dediği gibi onu ben seçmiştim, bu seçimde vebali yoktu!  Çocukluk yapmanın yeri ve sırası değildi. Yaşayacağı geleceği hemen hemen bilen bir insan yavrusu olarak, beni dünyaya taşıyan kadına acımasız davranıyordum. Yasımı büyüdüğümde kendi başıma sürdürmeli, tadına varmalıydım!

Tam bunları düşünüp susma kararı almıştım ki, Nazire Hanım Teyze geldi:

“Kız Leyla!” dedi, “bu çocuğu bir hocaya okutalım!”

“Nasıl?” dedi annem.

“Nasılı masılı yok,  bu çocuk bayağı uğramış!”

“Deme!”

“Derim! Bu çocuğu alıp Akil Hoca’ya götürelim!”

“Nasıl olur? Suphi duyarsa bana etmediğini bırakmaz!”

“Nereden duyacak? O eve gelmeden biz döneriz!”

Kırmızı beremi telaşla başıma geçirdi annem, apar topar sokağa fırladık. Annem, zavallı kadın korkudan tir tir titriyordu. Evlendiğinden beri doktorlara ve İsmet Gazinosu’na gitmesinin dışında evden dördüncü çıkışıydı. Tek başına, yani babamsız ilk. Babam her ay başında aylığını aldıktan sonra, ben henüz doğmamış bile olsam bizi İsmet Gazinosu’na götürür, Sadettin Kaynak, Safiye Ayla ve Müzeyyen Senar’ı izler, eve döndüğümüzde tıpkı Müzeyyen Senar gibi şarkılar söylerdik:

“Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben hâlime!”

Annem kalbi dışarıya uçacakmış gibi Nazire Hanım’ın arkasından koşarken, üç aydan beri ilk kez susan beni görmüyordu. Artık ağlamamaya karar vermiş üç aylık bir bebek olarak, beni Akil Hoca’nın kucağına bıraktılar. Adamın ağzı sarımsak kokuyor, okuyup yüzüme gözüme üflüyordu.

“Hoca Efendi!” dedim, “ben zaten sustum, boşuna tüketiyorsun nefesini!”

“Sus bakayım velet!” deyip payladı beni. “Bi bacak bok, sen kendi kararlarını veremezsin daha!”

“Kim verir?” diye sordum.

“Ben, biz, Yaradan!” dedi.

Yaradan’a sığınıp Akil Hoca’nın üstüne başına kustum!

Sustum!

Birinci gece, ikinci gece! Üçüncü gece babam:

“Bakar mısın?” dedi. Anneme adıyla seslenmezdi. Kimse duymadı babamın anneme ‘Leyla!’ dediğini. “Bakar mısın?”

“Efendim?” dedi annem.

“Çocuk üç gecedir ağlamıyor, farkında mısın?”

“Farkındayım!”

“Ve biz ne güzel uyuyoruz?”

“Uyuyoruz!”

“Hasta mı yoksa çocuk? Ağlamadığına, sustuğuna ve mışıl mışıl uyuduğuna göre, çocuk?”

“Hayır!” dedi annem, “iyi de ondan!”

“Nasıl iyi?”

Annem ne diyeceğini şaşırdı, yutkundu. Babam ortada bir şeylerin döndüğünü anladı. Biraz sıkıştırınca:

“Çocuğu evvelsi gün Hoca’ya okuttuk!” dedi.

“Hangi Hoca’ya, kim götürdü, nasıl?”

Annem olayı bir bir anlattı!

Epeyi düşündükten sonra:

“Eh, olabilir!” dedi babam. “Ben de gavur değilim ya? Önemli olan sonuç, çocuk sustuğuna göre!”

Yedi yaşıma kadar boynuma asılan muska ile özdeşleştim. Yıkanırken bile çıkarmıyorlardı. Bal mumuna bandırılmış bir bezle iyice sarılmıştı. İlkokula başladığım günlerde arkadaşlarımla itişip kakışırken, muskanın ipi koptu ve denize düştü. Rüzgar ters yönden estiği için, giderek kıyıdan uzaklaştı.  Bir yere kadar izledim ama nereden çıktığını bilemediğim bir martı daldı denize, muskamı iki gagasının arasına kıstırıp uçup gitti. Tıpkı benim gibi ağlayan, hiç susmayan yavrusu için götürmüş olamaz mıydı? Zaten artık büyümüştüm, muskalara gereksinimim kalmamıştı.  Bir başıma ve sessiz ağlamasını öğrenmiştim!

Eve geldiğimde ve muskanın boynumdan uçup gittiğini anlattığımda, komşu bir kadın:

“Tamam, muskanın görevi bitti, Allah geri aldı!” diye yorumladı. Annem dudak büktü, beni biraz sıkıştırdığında doğruyu söylemek zorunda kaldım. İnce, zarif, güzel kadın kırmızı saçlarımı okşadı:

“Artık büyüdün çocuğum!” dedi. “Artık yalnız, muskasız ağlamasını öğreneceksin. Hayat dediğimiz, sürdürüp tükettiğimiz bize biçilmiş süre, muskalara sığınılarak yaşanmaz!”

Annemin yaşamak ve ağlamak üzerine derlediği söylev bitmek bilmedi. Çok doğru, çok akılcı ama yanlış şeyler söylüyordu. Doğru ile yanlışın yakınlığı, beynimde şimşekler çaktırıyor, yaşam sırasında hiçbir şeyin doğru ya da yanlış olduğuna karar verilemeyeceğini saptıyordum.

Tam annem ne diyor, nasıl diyor diye anlamaya çalışırken, ince, cılız bir ses kulağımın içinde çınlamaya başladı. Oysa ben yedi yaşımda bir çocuktum!

“Baba!” diyordu ses, “hadi baba, büyü artık, büyü ve beni dünyaya getir!”

Şaşırmıştım!

Çocuğum olacak çocuk, bir an önce büyümem ve onu dünyaya getirmem için beni sıkıştırıyordu.

“Sen ne diyorsun yahu çocuğum?” dedim. Çocuğum sözcüğünü tıpkı annem gibi söyledim. Çünkü babamın bana bir kez olsun çocuğum dediğini duymamıştım. Babam her şeyi söyler, sadece iki sözcüğü ağzından çıkarmazdı: Biri Leyla, öteki Çocuğum! Olsun, babamdı ve hiçbir gereksinmemi eksik  etmezdi. Duygu karın doyuruyor muydu?

Bir gün anneme yakınacak oldum, babamı bu tutumundan ötürü yerecek oldum. İnce, güzel kadın:

“Aa,ne kadar ayıp?” diyerek paylamıştı beni. “Ne olursa olsun o senin baban. Hem bilir misin? Baban seni uyurken sever. Çünkü baban gündüz sevmelerini bilmez, çünkü baban bir başkasını sevdiğini kendinden bile gizler, çünkü bir başkasını sevmek babanı kendi gözünde küçük düşürür, çünkü sevmek kültür, görgü, gelenek birikiminin ürünüdür, çünkü baban annesini küçük yaşta yitirdi, sevgi kaynağı kurumuş bir çölde büyüdü, çünkü çölde sevgi yeşermez, onu anla ve bağışla! Babasını bağışlayan ilk çocuk da sen olmayacaksın!”

“Sen neler söylüyorsun çocuğum?”

Çocuğumla beraber büyüdük, Gilisra’ya birlikte gittik, birlikte ağaçtan düşen sığırcıkları topladık. Bazen bana:

“Anne!” dediği de oluyordu. Hiç alınmıyordum. Yıllar geçiyor, bir kadın bulup ona ‘Anne!’ dedirtememiştim. Alışmıştı, alışmıştık! Alıştığımız için sürdürüyorduk yaşamı.

Şimdi, üç beş aydır kulağımın dibinde durmadan gevezelikler yapıp, beni bazen güldürüyor, bazen ağlatıyor. Son gevezeliği şu: Bir gün gelir de evlenirse, ilk çocuğunun adını Cavit koyacakmış.

Nasıl katlanılır bu şakaya? Önce gülüyorum, gülüyorum, giderek gülüşüm ağlamaya dönüşüyor. Günlerce, aylarca, yıllarca ağlıyorum.

Küçük, acemi bir martı üzerimde uçuyor, ağzında tanıdık bir muska var. Bal mumuna batırılan kılıfının içine sığınmış çocukluk sıcaklığım, öylece duruyor. Muskayı boynuma takıp, bir kez daha kendi adımla yaşamaya başlıyorum. Öneririm: Siz siz olun, kendiniz olmaktan vazgeçmeyin!