Home revue || dergi || review écrit LEYLA HİCRAN

LEYLA HİCRAN

22
0
041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_leyla_1932

Leyla Hicran – 1932

1.

1923 yılının Haziran ayı başında ılık, sakin bir geceydi. Sabaha karşı da denebilir. Çünkü gökyüzü yavaş yavaş ağarıyor, deniz rengine kavuşuyordu!

Gecenin bitişini izlediniz mi hiç? Uzun sürer, bıktırır beklemekten ama ışığın doğumudur bu. Işık incedir, alıngandır, karanlığın kabalığı karşısında kırılır. Oysa akşam birden çöker, gecenin zorbalığı her yeri kaplar. Beynimizle gözlerimiz arasındaki ilişki bozulur, biçim biter, renk biter, kalem biter!

Kalem bitmez!

Kalem ışıktır, karanlığa direnir! Yazar, anlatır, açıklar! Kalem yüreklerimizi birbirine bağlar!

Kalemleri seviniz!

Doğumumdan on yıl önceydi. Peder Dimitri, yardımcısı genç Papaz Nikola, bir de ben, Sakız Adası’nın Anadolu’ya el uzattığı güney kıyısından annemi, anneannemi, dayılarımı ve teyzemi yolcu ediyorduk. Annem on yedi yaşında, siyah saçlı, beyaz tenli, güzeller güzeli bir genç kızdı. Gecenin bu saatinde tir tir titriyor, biraz da ağlıyordu. Az sonra kayığın yanından denize sarkıp kusmaya başladı.

Kayıkçı Manoli bir yandan yelkenleri açıyor, öte yandan anneme veriştiriyordu:

«Vre ne çabuk kusmaya başladın? Biraz açılalım da göreceksin o zaman!»

Anneannem Sakızlı Terzi Fatma Hanım:

«Yapma bre Manoli!» diye çıkışıyordu. «Neden korkutuyorsun çocuğumu?»

Manoli gülüyor, sesi karanlık kıyılara çarparak, binlerce kahkahaya bölünüyordu!

Oysa gülmenin sırası değildi. Ben elimi kaldırmış, henüz oluşmamış bile olsa, bu yazıları yazan elimi, anneme:

«Güle güle!» diyecektim. «On yıl sonra buluşuruz!»

Arkamızdan bir kadının koşarak geldiğini gördük. Hem koşuyor, hem olanca sesiyle bağırarak:

«Beni de alın, beni de götürün, bırakmayın beni burada!» diyordu.

Dönüp baktık, Utçu Aliye’ydi!

Aliye güzel bir kadındı. Düğünlerde ut çalıp şarkılar söyler, nazlı kadınları oyuna kaldırırdı. En sevdiği oyun havası İzmir Kordon Zeybeği idi. Bu ezgiyi çalarken iyice coşar, kendinden geçerdi. Övgüsünü çok duyduğu İzmir’i görebilmek için, neler vermezdi ki! Oysa kimsesi kalmamış, anasını babasını çoktan yitirmişti. Bir evin bir kızı olarak büyütmüşler, Fransız okullarında okuttuktan sonra çekip gitmişlerdi işte. Güzelliğin bir insana ceza da olabileceğinin açık seçik örneğiydi. Başına ne gelmişse, güzelliği yüzünden gelmişti!

Mihali’yi çok sevmişti. Kıvır kıvır saçları, uzun siyah kirpiklerinin süslediği gözleri ve hepsinden önemlisi ses tonu. Mihali’nin sesi erkek türünde ender rastlanan bir çağlayandı. Rumcayı olsun, Türkçeyi olsun düzgün konuşuyor, özellikle Safo’nun şiirlerini okumaya başladığında, Aliye hep ağlıyordu.

«Neden ağlıyorsun?» diyordu. «Amacım seni üzmek değil ki!»

«Biliyorum!» diyordu genç kadın. «Sesin beni büyülüyor. Ne dediğinden çok, nasıl dediğin beni etkiliyor. Babam Kuran okurken de ağlardım. Oysa ne dediğini anlamaz, melodiye sözleri ben yakıştırırdım. Hepsi de duygusal sözlerdi bunların!»

Aliye on sekizinde yedi vurgunu. Aslında vurgunu yiyen Mihali idi. Süngere dalıyor, torbasında deniz dibinden topladığı ganimetlerle çıkıyordu yüzeye. İşi süngercilikti. Bir sabah onu baygın çıkardılar kayığa. Kulaklarından kan sızıyor, zorlukla nefes alıyordu. Akşama varmadı, öldü! Konu komşu:

«İyi oldu!» diyorlardı. «Anası babası göçünce kız şaşırdı. Bunca Müslüman dururken, git bir gavura tutul. Bak, Allah bile razı gelmedi!»

Oysa razı gelmeyen, denizin derinlikleriydi!

Mihali’yi bir ben kurtarabilirdim. Denemedim mi sanıyorsunuz? Suya dalıp, kulağının ucuna oturdum:

«Yeter!» diyecektim. «O süngerin güzelliğine kapılma. O sünger değil, seni ölüme çağıran bir aldanış!»

Diyemedim!

Kırmızı bir balık yuttu beni. Onun için kırmızı saçlı doğdum, onun için her kırmızı balık beni telaşlandırır. Arada sırada balık gibi kokuyorsam, ondan mı acaba?

Aliye bir daha ‘İflah’ olmadı, komşular böyle diyordu:

«Bu kız adam olmaz artık!»

«Adam olmayı isteyen mi var?» diye soruyordu Aliye. Günlerce, aylarca ortalıkta görünmüyor, kimileri:

«Evde!» diyordu, «Bir başına oturuyor. Ne yemek yiyor, ne su içiyor. Varsa yoksa Mihali’nin fotoğrafları. Diyorlar ki; fotoğraflarla yatıyormuş geceleri!»

Bazıları da:

«Hadi canım!» diyordu «Geçen gece Vrangala Yokuşu’nda görmüşler, delikanlılarla dağa çıkıyormuş!»

İnsan değişken bir canlı, aylarca ortalıkta görünmeyen Aliye, bir gün çıktı gizlendiği kovuktan. Hem de nereye? Düğünlerin, şenliklerin tam ortasına! Bunca zaman insan yüzü görme, alış buna, sonra tüm geçmişinin acısını çıkarırcasına at kendini kalabalığın içine!

Bu çelişki değil midir? Elbette çelişkidir ama insan başka nasıl açıklanır? Ne yaptı Aliye? Yıllarca düğünlerde ut çaldı, türkü söyledi, insanları eğlendirdi, geçmişini unutmanın çarelerini aradı. Ya da sonsuz yasını, başkalarının sevincinde gizledi. Kısaydı oysa geçmişi, üç kişiden oluşuyordu: Annesi, babası ve Mihali. Mihali’yi unutamıyordu. Alıyordu udunu kucağına, İzmir Kordon Zeybeği’ni çalıyor ve Mihali oynuyordu. Bir daha, bir daha çalıyor, Mihali yine oynuyordu. Günahı boynuna, her akşam başka bir adamla eve kapandığını söylüyorlardı ama sorduklarında:

«Yabancı değil!» diyordu «Mihali, hepsi Mihali! Yaşasaydı kocam olacaktı!»

Kayıkçı Manoli kıyıdan epeyce açılmış olan sandalın içinden seslendi:

«Hade vire orospu!» diye bağırdı «Sakız sana yetmiyor mu?»

Biz, yaşlı ve merhametli Peder Dimitri, genç Papaz Nikola, bir de ben şaşırmış, dönüp Aliye’ye bakmıştık. Peder Dimitri’nin şaşkınlığı kısa sürdü, Kayıkçı Manoli’ye seslendi:

«Vire Manoli, seni Aziz Bakire korusun! Bir sevap daha eklemek istemez misin ömür defterine? »

Manoli karşı çıktı:

«Bırak bırak Peder!» dedi «O, bu kayığa yakışmaz!»

«Bunu Yaratıcı bilir!» dedi Peder «Biz karar veremeyiz. Çünkü Tanrı ile Kul’un arasına girmeye yetkimiz yok!»

Anneannem:

«Bire Manoli!» dedi, sesi titriyordu «Peder doğru söylüyor, dön alalım şu zavallıyı da!»

Siz bakmayın Kayıkçı Manoli’nin bıyıklarına, aslında yüreği yufka bir adam. Ne söylerse söylesin, hepsi dilinde. Balıktan her dönüşünde, nasıl konuşur kedilerle, nasıl bölüştürür haklarını onlara? Sorduklarında:

«Bu kedilerin duaları koruyor beni!» demez mi?

Kayığa binince Anneanneme sarıldı Utçu Aliye:

«Bire Fatma Hanım!» dedi «Sevmezsin beni bilirim ama eksik olma!»

Doğru, Anneannem haz etmezdi Aliye’den:

«Hadi Müslümanlar neyse ne de, utanmaz mısın, bir de gavurlarla ha?» diye çıkışırdı.

«Aman bire Fatma Hanım!» derdi Aliye, düğünün en oynak havasını çalarken söylerdi «Fazlalığı iki santim et parçası!»

«Tüh utanmaz!» diyerek bağırırdı Fatma Hanım «Kız seni topraklar kusacak!»


2.

Sonunda Manoli yelkenleri açabilmiş, kayık ağır ağır Sakız’dan ayrılmaya başlamıştı. Alaca karanlık çabuk yuttu Peder Dimitri ile Papaz Nikola’yı, az sonra görülmez oldular.

Anneannem başını döndürmüş bir Sakız’a, bir Anadolu’ya bakıyordu. Anadolu henüz seçilmiyordu ve ağlıyordu. Bu ikinci kaçışlarıydı Sakız’dan. Birincisi kısa sürmüş, yeniden dönmüşlerdi evlerine ama bu kez umut yoktu. Her şeyi kalmıştı Ada’da. Tüm sevdikleri, anıları ve babası Gül Ahmet’in mezarı!

Gül Ahmet çoğunlukla Türklerin oturdukları Mahalaya’daki Küçük Cami’nin imamıydı. Karısı, güzeller güzeli Pembe Hanım’ın bir dediğini iki etmezdi. Pembe Hanım’ın asıl adı Remziye idi ama bir gün:

«Ben senin adını değiştiriyorum!» dedi Gül Ahmet.

«Ne?» diye bir ses patlattı karısı «Yok, Mavi olsun bari!» ama çabuk benimsedi Pembe’yi.

Gül Ahmet hoş adamdı. O yıllarda her akşamüzeri kadınlar kapı önlerini süpürür, kilimleri serip kavrulmuş karpuz çekirdeği yerlerdi. Ne zaman ki Gül Ahmet kahveden dönüyor, başlarından sıyrılan örtülerini aceleyle düzeltip, açılan eteklerini aşağıya doğru çekiştirirlerdi. Gül Ahmet buna çok kızar:

«Bre Hanımlar!» diye bağırırdı, «nedir bu telaşınız? Ben ay gördüm, yıldıza tamahım yok!»

Kadınlar kıkırdaşırken, Pembe Hanım’ın yüzü biraz daha kızarırdı.

Bir de huyu vardı; ne zaman ezan okumak için minareye çıksa, ona buna takılmadan edemezdi. Ezanın orta yerinde Pembe Hanım’a seslenirdi:

«Karnım acıktı, koy yemeği ısınsın!»


Babası Fatma’yı çok severdi:

«Ne istiyorsa olacak!» diye Pembe Hanım’ı uyarırdı. Pembe Hanım küplere biner:

«Şımart, şımart bakalım!» diye çıkışırdı «Bakma boyu uzadı diye, daha çocuk!»

On dört yaşında evlendi Fatma. Kiminle? Düne kadar ağabey bildiği, teyzesi Leyla Hanım’ın oğlu İsmail’le. İsmail de on sekizinde ya var ya yoktu. Uzun boylu, zayıf, narin bir insandı. Yapı işlerinde çalışıyordu. Yapı işleri dedimse, duvar örmüyor, örenleri yönlendiriyordu. Ustası bir Ermeni’ydi ve adamın Atina’dan diploması vardı.

Ne zaman ki Harun’a gebe kaldı Fatma, İsmail karşısına oturttu onu:

«Bak!» dedi, «artık çocuğumuz olacak, çocukluğu bırakalım!»

Çünkü Fatma’nın en sevdiği oyun, evde İsmail’le olsun, İsmail’in küçük kardeşi Apti ile olsun ceviz oynamaktı. Hem her gece ütülür, hem de çocuklar gibi ağlayarak mızıkçılık yapıp, Apti’nin cevizlerine saldırırdı.

On altı yaşında ilk çocuğunu doğurdu Fatma. Yirmi dokuz yaşına yeni girmişti ki, dört çocuklu bir kadındı artık. Harun, Leyla, Mehmet, Hatice!

Hatice daha sekiz aylıktı, bir gece tak tak kapı çalındı. İsmail’in uykusu hafifti, fırladı yataktan Fatma’nın üzerinden atlayarak kapıya koştu:

«Kim o?»

«Benim!» dedi bir ses.

«Kimsin sen?»

«Tanıyamadın mı Ağabey?»

«Tanıyamadım!» dedi İsmail.

Doğruydu, Apti de kendi sesini tanıyamıyordu.

«Benim, Apti!»

İsmail kapıyı araladı, baktı kardeşi Apti:

«Ne oldu, neden geldin gece yarısı?» diye sordu.

«Nine öldü!» dedi Apti.

İsmail kapının eşiğine yığılıp kaldı. Ertesi gün Nine’nin cenazesine bile gidemedi. Kırk güne varmadı, İsmail de öldü!

Fatma her kapı çalındığında, İsmail geldi sanarak:

«Anahtarını yine mi unuttun?» diye sorardı. Bu yıllarca sürdü, yıllarca gözünden bir damla yaş akmadı. Ölümü sevgili kocasına bir türlü yakıştıramıyordu. Sanki Atina’ya gitmiş, belki de Anadolu’ya geçerek, çoktan bitmiş bir savaşta at koşturuyordu. Harun’u bir marangozun yanına çırak verdi, Mehmet’i Tenekeci Yorgo yanına aldı. Bir gün Yorgo Fatma’ya geldi:

«Vre Fatma Hanım!» dedi «Senin çocuk çok becerikli çıktı, geçti bütün çocukları. Ver bana bunu okutayım, öğreteyim. Bilirsin benim oğlum olmadı, kızımı veririm sonra ona. Malım, mülküm Mehmet’e kalsın!»

Önce:

«Olur!» dedi Fatma. O akşam İsmail rüyasına girdi. Bir payladı onu, bir tersledi. İki gün geçmemişti aradan, koştu Yorgo’nun önüne gerildi :

«Olmaz!» dedi «İsmail razı değil!»

«Fatma Hanım!» dedi Tenekeci Yorgo «Yoksa sen aklını mı yitirdin, İsmail öleli bir yıl oluyor!»

«İsmail öleli mi?» dedi Fatma.

«Elbette! İsmail çoktan toprak oldu!»

Bağırdı Fatma:

«Sen yanılıyorsun!» dedi «İsmail ölmedi, İsmail Atina’ya gitti, okuyacak mimar olup dönecek!»

Yorgo bildiği duaları okuyarak Fatma’nın yüzüne üfledi:

«Seni Yaradan’ın Oğlu korusun!» dedi.

Yaradan’ın Oğlu Hazreti İsa idi!

«Ben müslümanım!» diye bağırdı Fatma «Beni bir Muhammet korur!»

Ve ağlamaya başladı. İsmail o gün ölmüştü!

Fatma bir daha evlenmedi. Güzel bir kadındı, çalışkandı, elinden her iş gelirdi. Örneğin iyi bir terziydi. Çocukluk yıllarında Madam Nina’nın dikiş nakış atölyesine gitmiş, kurs bittiğinde Madam:

«Fatma!» demişti «Çabuk öğrendin, iyi öğrendin. Yanımda çalışmak ister misin?»

Gül Ahmet:

«Olur!» demişti «Terzilik her kıza yakışır ama bu kadının sana gel çalış demesinde bir maksadı olmalı!»

Gül Ahmet insan sarrafıydı, Madam Nina’yı da iyi tanıyordu.

«Şey!» dedi Fatma, «Ben onun yanında çalışırsam, Müslümanlar daha çok esvap diktirmeye gelirlermiş!»

Güldü Gül Ahmet:

«Erkeği kadını kurnaz bu milletin!» diye düşündü «Hem de bizden çok akıllı!»

Fatma’yı isteyen çıkmadı değil. İlk isteyenden hoşlanmadı. Adam demirciydi, üstü başı yağ içinde ve elleri çok büyüktü. Gelen kadınlara:

«Son nefesini verirken koluma yapıştı: ‘Çocuklarıma üvey baba tokadı attırma, yoksa iki elimi çözmem yakandan!’ dedi.

«Kim dedi?»

«İsmail dedi!»

«İsmail kimmiş kız?»

«Ölen kocasının adıymış!»

Daha sonra gelenlere de aynı yalanı uydurdu:

«Son nefesini verirken!»

Birkaç yıl sonra uydurduğu yalana kendi de inandı. Evet, İsmail kendine gelebilseydi ondan bunu isteyecekti. Fatma böyle biliyor, buna inanıyordu!

 

3.

Harun hık demiş Fatma’nın burnundan düşmüştü. Bir oğul anasına bu kadar benzer mi? Benzemiş işte! Esmer, uzun boylu, simsiyah parlak saçlar ve inci gibi dişler! Erkenden sakalı, bıyığı da çıkmıştı. Evin ilk çocuğu olmak zor! İlk çocuklar böyle sinik mi yetişir? Harun yavaş bir insandı, ye demezsen yemez, yat demezsen yatmazdı.

«Her şeyi bana benziyor!» derdi Fatma! «ama huyu başka!»

Çok doğruydu, Fatma sırası geldiğinde bir kaplan kesilirdi. Kendi haklarını pek savunamazdı ama hele çocuklarına birisi bir şey yapsın, az çocuk pataklamamıştı bu yüzden. Mahalledeki Türk kadınları olsun, Rum kadınları olsun çekinirlerdi ondan.

Harun biraz palazlanınca, tüm kızların ilgisini çekmeye başladı. Bir akşam eve geldiğinde, daha on sekiz yaşına yeni basmıştı, çekildi bir köşeye oturdu.

«Hadi bakalım!» dedi Fatma «Herkes sofraya!»

Leyla sofra bezini sermiş, Hatice kasnağı yerine koymuştu. Daha sonra siniyi getirdi Fatma:

«Aa!» dedi, «yüz defa söyletmeyin, hadi sofraya!»

Harun gelmiyor, pencerenin önündeki kırmızı şiltenin üzerine çökmüş, dışarıya bakıyordu.

«Bre Harun!» dedi Fatma, «duymaz mısın? İki saattir sofraya derim size!»

Harun duymaz, başını çevirmez, yeni çiçek açmış badem ağaçlarına bakardı.

Koştu Fatma, oğlunun önüne çöktü. Leyla, Mehmet, Hatice sininin çevresine oturmuşlar, bir ellerinde kaşıklar Harun’a bakıyorlardı.

Harun ağlıyor, bir bir diziyordu gözyaşlarını siyah kirpiklerine!

Yüreği oynadı Fatma’nın:

«Bre çocuğum!» dedi, elini uzatıp saçlarını okşadı «Neyin var çocuğum?»

Daha da ağlar oldu Harun. O sessiz, o istese de isteğini hiç isteyememiş ilk çocuk, ilk oğul!

Harun Fatma’nın dayanağıydı. Ne zaman başı sıkışsa:

«Oğlum var!» der, içine su serpilirdi «Aslan gibi oğlum var, bizi her tehlikeden korur. Leyla var, Mehmet var, sen de varsın değil mi küçüğüm, Hatice’m!»

Bütün ısrarlara karşın, Harun bir şey demedi. Çabucak toparlandı, sildi gözlerini sofraya oturdu. Leyla sanki bir şeyler biliyordu. Hiç meraklanmamış, hatta biraz da gülümsemişti

Ertesi sabah çocuklar işe gittiğinde Fatma Leyla’yı sıkıştırdı:

«Sen biliyorsun!» dedi «Sen hiç üzülmedin!»

«Aman Nine!» dedi Leyla. Annesine Nine derdi, neden Nine derdi? Bir seferinde sordum:

«Anne, neden annene Nine diyorsun?»

«Bilmem!» dedi «Babam da annesine Nine derdi!»

Anneannem söze karıştı:

«Çünkü!» dedi, «babanın annesi erken ölmüş, babanı Nine’si büyütmüş. Siz de ondan görerek bana Nine dediniz!»

«Aman Nine!»

«Amanı mamanı bırak da çıkar ağzındaki baklayı. Sen bir şeyler biliyorsun!»

«Ben mi?»

«Sen!»

«Nereden anladın?»

«Soru sormayı bırak da söyle, nesi var bu çocuğun?»

Leyla güldü:

«Bre Nine!» dedi, «hiç mi anlamıyorsun? Oğlan aşık oldu, aşık!»

«Kız sen neler söylüyorsun?» diye bir ses patlattı Fatma «Kim aşık oldu, kime aşık oldu, hem o kadar büyüdü mü bu çocuk?»

Fatma da bütün anneler gibi bir anneydi. Çocuklarındaki gelişimi ne görüyor, ne de anlıyordu. Üç gün sonra kalktı Harun’un çalıştığı marangozhaneye gitti. Harun bir eve kapı pencere takmaya gitmişti. Ustasına sordu:

«Bre Vasili!» dedi, «bizim Harun’da bir başkalık sezer misin?»

«Hah!» dedi Usta «Tam ben de sana gelecektim. Geçen gün az kalsın parmaklarını doğrayacaktı. Dalgın, son günlerde çok dalgın bu çocuk. Konuşturayım dedim, konuşmuyor. Bakıyor ama görmüyor!»

Koştu eve geldi Fatma, Leyla’nın üzerine yürüdü:

«Söyle, yoksa fena yaparım!» diye bağırdı.

«Aaa!» dedi Leyla, «ne bileyim ben? Şey diyorlar, Sofiya ile diyorlar!»

«Kim Sofiya kız?»

«Kasap Hiristo’nun kızı!»

Fatma biraz düşündükten sonra avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

«Sofiya mı? Allah cancağızını alsın! Kız o Harun’dan büyük değil mi? Hem büyük, hem de yemediği nane kalmadı. Hiç mi akıl yok bu çocukta?»

Akşam kıyamet koptu! Harun sesini çıkarmadı ama o geceden sonra eve uğramaz oldu. Fatma’nın her derdine koşan Peder Dimitri:

«Öfkeyle sorun çözülmez!» dedi, «oğlunu istiyorsan onu anlamalısın. Ona her zamanki sevginle yaklaşarak, doğru bildiğini anlatmalısın. Böyle senin yaptığın gibi, hiçbir yere varılmaz. Yanlış da doğru da insanlara özgüdür. Senin yanlış dediğine, bir başkası doğru diyebilir!»

«Ah!» diye inledi Fatma «İyi hoş da, bu sözler bana oğlumu getirmiyor!»

«Yöntemini değiştir Fatma!» dedi Peder «Onu anlayarak yaklaş çocuğuna. Kızıp bağırarak değil, anlayarak! Göreceksin, o zaman sana dönecek!»

Harun yine de Fatma’nın hüneriyle dönmedi eve. Bir akşam Sofiya’yı eve bırakmış marangozhaneye dönerken, üç beş Rum delikanlısı yolunu kesti. Uzun boylu olanı bir tokat attı yüzüne:

«Bir daha seni o kızla görmeyeyim!» dedi «O benim karım olacak!»

Koştu Harun, Sofiya daha yatmamıştı, kapıyı çaldı

«Ne var?»

Anlattı olanı biteni, Sofiya:

«Doğru!» dedi «Yarın annesi babası gelip beni isteyeceklermiş!»

«Sen ne diyeceksin?»

«Ama onlar çok zengin!»

Koştu eve geldi. Fatma onu kapıda görünce gözlerine inanamadı, sarıldı, öptü. Harun bir şey demedi, gidip yatağına yattı ve on gün sonra çıkabildi yataktan. On gün ateşler içinde yandı, ter döktü, ağladı.

Ah! Bu insanın ne ilk yenilişiydi, ne de son dirilişi!

Şans mı, tercih mi? Harun’un kısmetine hep hafif kadınlar, uçarı kızlar çıkıyordu. Sanki kendisindeki yavaşlığı yerinde duramayan, hoppa kadınlarla gidermeye çalışıyordu. Harun’un son ahmaklığı, ‘Fatma böyle diyordu!’ Anadolu’ya göç ettikten sonra Çeşme’de oldu. Bu kez feleğin çemberinden geçmiş, dul ve iki çocuklu bir kadına tutulmuştu. Gece gündüz kadının evinden çıkmıyor, bütün kazancını ona yediriyordu. İyi, güzel de, bir gün:

«Ben evleneceğim!» diye tutturmasın mı? Fatma:

«Bre salak oğlum!» diye karşı durdu «Gör hangi hevesini göreceksen de, evlenmesi nereden çıktı?»

«Çocuğumuz olacakmış!»

İşte o zaman Fatma küplere bindi:

«Çabuk çık buradan!» diye bağırdı «Git, söyle o kadına ya düşürsün, ya da sor bakalım: ‘Bu çocuk benden mi?’ diye sor!»

Harun çok öfkelendi, o güne kadar annesine demediği sözleri söyledi. Fatma da onu evden kovdu!

Üç gün sonra Harun, al eline kocaman bir ekmek bıçağı, gel çeşmenin başındaki yalak taşında bilemeye başla. Çeşme evlerinin tam karşısındaydı.

Fatma pencereye çıktı:

«Bre uçkursuz!» diye sövdü oğluna. Çünkü Harun bir yandan bıçağı bilerken, öte yandan ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. Ya anası bu kadını kabul edecekti, ya da bir bir doğrayacaktı hepsini. Hatice tir tir titriyor, Leyla’yı sinir tutmuş gülüyordu.

Birden aşağıya koşup, sokak kapısından dışarıya fırladı Fatma. Elinde kocaman bir odun vardı:

«Seni gidi ipsiz sapsız!» diyerek saldırdı Harun’a «Seni utanmaz, arlanmaz serseri! Al bakalım, al bir daha!»

Harun, biraz da şarap içmişti oysa, bıçağı çeşme başında bırakıp kaçtı.

«Bre budala!» diyerek arkasından koştu Fatma «Bre senin önünü keser, arkana yama yaparım!»

Bu son söz üzerine pencereden olan biteni izleyen Leyla, tutamadı artık kendini avazı çıktığınca gülmeye başladı. Onu gülüyor gören Hatice de kıkırdadı ama hâlâ eli ayağı titriyordu!

 

4.

Bakmayın siz Leyla’nın böyle şen şakrak güldüğüne. Aslında hüzünlü bir kızdı. Öncelikle sağlığı yerinde değildi. ‘Aybaşı’ olmaya başladığından beri hem çok kan kaybediyor, hem de hafta geçmiyor yarım baş ağrısından, mide bulantısından yataklara düşüyordu. Bir gün Fatma, aldı Leyla’yı Doktor Avram Leon’a götürdü. Doktor iyice muayene ettikten sonra:

«Önemli bir şeyi yok!» dedi «Hassas bünyesi var, ince, narin. Biraz da beslenmesi eksik!»

«Ne demek o?» dedi Fatma.

«Dengeli beslenmiyor. Bol bol et, yumurta ve balık yemesi gerekiyor!»

Fatma:

«Yandık!» diye inledi. Ayda bir kez bile et yüzü görmüyorlardı.

Leyla, yani benim annem çok iyi nakış işliyor, çok güzel yemekler yapıyor, bir de ut çalıyordu. O yıllarda Sakız Adası’nda herhangi bir müzik aleti çalmayan kızlara, eksik gözüyle bakılıyordu. Örneğin zengin kızlarının evlerinde piyanoları vardı. Onlar piyano çalıyorlar, biraz daha varlıklılar gitar ve kemanla uğraşıyorlardı. Özellikle hem fakir, hem de Müslüman olanlarsa kanun veya ut çalıyorlardı.

Leyla kısa zamanda ut çalmasını öğrendi, hocası bir Rum kadındı.

«Para istemem!» demişti «Zaten yok ki veresiniz. Dikişlerimi dikersiniz, söküklerimi yamarsınız!»

Aradan birkaç ay geçti, Leyla ut çalmayı bayağı geliştirdi. Sesi de çok güzel olduğu için Türkçe olsun, Rumca olsun her şarkıyı çalıp söylüyordu. Bir akşam eve geldiğinde:

«Nine!» dedi «Bütün kızların iki adı var!»

«Anlamadım?» dedi Fatma.

«Yani diyorum ki, herkesin bir adı daha var. Örneğin Makbule Eda gibi, Esade Necla gibi!»

«E, ne olmuş iki adları varsa?»

«Ben de bir isim eklemek istiyorum adıma!»

«Kızım!» dedi Fatma, «onlar zengin kızları, iki adları da olur, üç adları da. Biz onlarla aşık atamayız!»

«Ben atarım!» dedi Leyla «Bundan sonra benim adım da Leyla Hicran olacak!»

Fatma güldü:

«Başka isim bulamadın mı kız?» diye sordu «Hicran ne demek biliyor musun? Acı demek, ayrılık demek!»

O günden sonra Leyla her sorana:

«Benim adım Leyla Hicran!» dedi. Bütün iç çamaşırlarına L ve H harflerini işledi.

Sonraki yıllarda Şerif İçli’nin:

«Hicran, yine hicran mı bu aşkın sonu söyle?» dizeleriyle başlayan şarkısını dilinden düşürmez oldu. Hem çalıyor, hem söylüyor, pencerenin altından geçenler:

«Yaşa!» diye bağırıyorlardı «Leyla Hanım, ağzın dilin dert görmesin!»

 

5.

Bu öyküyü yıllardır yazmayı kuruyor, başlıyor ama bitiremiyordum. Gerçi bundan önce yazdığım öykülerimde çoğunlukla, dolaylı da olsa annemi anlatmıyor muydum? Evet, onu ve ondan aldıklarımı anlatıyordum ama ilk kez annemi olanca yalınlığıyla yazmaya çalışıyorum. Biliyorum eksik kalacak, sapmalarım olacak. Bir anne başka nasıl anlatılır? Özellikle bana annelik yapmış bir kadın nasıl biçimlendirilir, davrandırılır?

Annemi anlatırken, ona yakıştırmalar da yapıyorum. Davranışların içinden ince, duygulu, yoğun olanları seçip, ona mal ederek annemi bir sefer de ben yaratıyorum. O da beni yaratmadı mı? Yoksa ona olan borcumu mu ödüyorum?

Baktım ki yıllar geçiyor ve ben hiçbir zaman annemi tam anlatamayacağım, caydım beklemekten. Biliyorum, anneme ilişkin yazdıklarım taslak olmaktan öteye geçmeyecek!

«Leyla!»

Ne zaman ve kimden duysam bu seslenişi, onun yerine yanıt veriyorum:

«Efendim!»

«Neredesin kız?»

Gelen Cemile’ydi. Cemile anneannemin küçük kız kardeşiydi. Beyaz bir ten düşünün, sarı saçlar, mavi gözler ve servi gibi bir boy. Bir genç kız gövdesinde organların uyumlu bütünlüğü!

Cemile Fatma’ya benzemezdi. Fatma ne kadar esmer siyah saçlı, siyah gözlü ise Cemile onun tersiydi.

«Tıpkı Pembe Hanım’ın gençliği!» diyorlardı.

Leyla teyzesi Cemile’yi çok severdi. Çünkü Cemile, her gittiği yere güzelliği kadar sevinç de götürürdü. «Al kız udunu, çal bir çiftetelli!»

Leyla çalar, Cemile oynardı.

Güzeller güzeli Cemile’nin acıklı bitti öyküsü. 1923 yılının başlarında Cemile, annesi Pembe Hanım, oğlan kardeşi Gül Ali ve küçük kardeşleri Ayşe, bir gece geçtiler Çeşme’ye. Fatma çocuklarıyla Peder Dimitri’nin kilisesine sığınmıştı. Herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Yine de Gül Ali’yi gönderdiler:

«Abla!» dedi Gül Ali, «biz bu akşam kaçıyoruz. Annem dedi ki. «

Fatma Peder Dimitri’ye koştu:

«Acele etme!» dedi Peder «Ne olacağı belli değil, deniz kalabalık. Yaparlar bir uğursuzluk, batırırlar kayıkları, çocuklarına yazık olur!»

«Ama!» dedi Fatma. Peder Dimitri:

«Sen meraklanma!» dedi «Ben uygun zamanı kolluyorum. Seni ve çocuklarını salimen karşıya geçireceğim!»

Gül Ali:

«Gelmiyorlar!» dedi «Sonra Peder Dimitri onları yollayacakmış!»

«Aptal!» dedi Pembe Hanım, «şaşkın bu kız. Başına iş açacak!»

Anadolu’ya geçtiler, Çeşme’de Rumların bırakıp kaçtıkları evlerden birine yerleştiler. Pembe Hanım hep söylerdi:

«Mutfağa girdim, baktım yoğurt tutmuş gavur karısı, elledim daha soğumamıştı!»

«Allah çirkin talihi versin!» derler, doğrudur, güzellerin yüzü gülmez. Cemile’nin de yüzü gülmedi.

İlk kocasını avda vurdular. Kim vurdu, ara da bulasın! İkinci kocası çocuğu olmuyor diye bırakıp gitti. Daha yaşı yirmi dörde varmamıştı, yemin etti bir daha evlenmedi.

Çeşme’ye geldiklerinde koşullar çok ağırdı, bir lokma ekmeğe muhtaç kaldılar. Pembe Hanım ile Ayşe bağ bahçe işlerine gidiyorlar, Gül Ali boğaz tokluğuna bir kahvehanede garsonluk yapıyordu. Cemile evden çıkmıyor, güzelliğinin cezasını çekiyordu. Çünkü önüne gelen, genç kadına takılıp laf atıyordu.

Tam evlerinin karşısında Rumların bırakıp gittiği ve Kurtuluş Birlikleri’nin yerleştiği bir okul vardı. Bir akşam Pembe Hanım tarladan döndüğünde, Kumandan yolunu kesti:

«Siz her gün tarlaya gidiyorsunuz ama!» dedi, «evde birisi kalıyor. Kim o birisi?»

Eli ayağı titreyen Pembe Hanım:

«Kızım!» dedi.

«İşte kızın yanında ya?»

«Bu değil, büyük kızım!»

Birkaç gün sonra Kumandan haber gönderdi, eve gelip bir acı kahve içmek istiyordu.

Çaresiz:

«Buyursun!» dedi Pembe Hanım.

Kumandan buyurdu! Hem buyurdu, hem de Cemile’ye vuruldu. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kızı istedi.

Nişandan sonra Pembe Hanım olsun, Ayşe olsun bağ bahçe işine gitmez oldular. Eve her gün yağ, şeker, tuz geliyor, hepsinin yüzleri gülüyordu. Sadece somurtan biri vardı, Gül Ali! Kumandan’ın eve sık sık gelip gitmesini istemiyordu. Böylece aylar geçerken, bir gece Kumandan:

«Tayinim çıktı, Bursa’ya gidiyorum!» dedi «Gidip yerleşeyim, en kısa zamanda düğünü yapacağım!»

Gidiş o gidiş, bir daha haber almadılar. Pembe Hanım yeni gelen Kumandan’a sordu ve giden Kumandan’ın evli ve iki çocuk sahibi olduğunu öğrendi.

Cemile yataklara düştü! Yemiyor içmiyor, yine de kusuyordu. Bir ay sonra iş anlaşıldı: Hamile kalmıştı! Küplere bindi, ağladı bağırdı, mutlaka bu çocuktan kurtulmalıydı!

«Kirekli Çalısı!» dedi komşu kadın «Benim adam uslu durmaz ki, bu yüzden iki de bir gebe kalırım. Git dağa bir kirekli çalısı kes, batır rahmine, ben her zaman öyle yaparım!»

Deneni yaptı Cemile, bir hafta kan durmadı. Sonra bir ateş bir ter, on beşinci gün öldü!

Fatma kız kardeşinin cenazesine gitmedi, Leyla gitmek istedi, onu da bırakmadı. Uzun yıllar Pembe Hanım’la da konuşmadı.

Çeşme mezarlığında yatıyor Cemile. Oraya her gidişimde:

«Cemile!» diye seslenirim.

«Buyur çocuğum!» diye bir ses yükselir topraktan. Sağıma bakarım, soluma bakarım Cemile’yi bulamam. Kaç kez upuzun yatıp kulağımı toprağa dayadığımı söylesem, inanır mısınız?

 

6.

«Anne!» diyorum, «bu öyküde asıl anlatmak istediğim sensin ama geciktiriyorsun bunu, başkalarının arkasına gizleniyorsun!»

Annem işlediği kanaviçeden başını kaldırdı. Mavi kuşlar, kırmızı çiçekler döşüyordu beyaz hassenin üzerine.

«Kendimle ilgili olarak anlatamayacağım bir şey yok!» dedi «Daha önce anlattığın kişilere saygısızlık olmasın diye susuyorum. Yabancım değiller ki: Annem, babam, kardeşlerim, teyzelerim!»

«Biraz babandan söz eder misin?»

«Silik bir fotoğraf babam! Sis gibi, bulut gibi ama sesi hep kulağımda. Beni nasıl severdi bilir misin? Alırdı kucağına: ‘Anam adlı kızım!’ der, öperdi. Babam bana annesinin adını takmış, uzun boylu, zayıf bir adamdı. Teyze çocukları olduğu için, annemle babam birbirlerine benzerlerdi. Tek ayrılıkları birinin esmer, ötekinin beyaz oluşuydu. Anneme kaç kez: ‘Ağabeyinle mi oturuyorsun?’ diye soran olmuş. ‘Ne ağabeyi kız!» dermiş soranlara, ‘O benim kocam!’ Babam öldükten sonra, annem çok sıkıntı çekti. Evin hem kadını hem erkeği oldu. Allahtan elinde mesleği vardı da el aleme muhtaç olmadık. Sık sık zengin evlerine dikiş dikmeye gider, bazen beni de götürürdü. Eve döndüğümüzde sorardım: ‘Nine, bir gün bizim de böyle evimiz olacak mı?’ Annem kızardı: ‘Ayağını yorganına göre uzat!’ derdi. ‘Düşünü de çarşafına göre kur. Olmayacak hayallere kapılarak, hayal deryasına dalma!’ ‘ Neden ama Nine, neden onların her şeyi var bizim yok?’

Annem daha da kızar: ‘Kız halimize şükür etsene. Hiç olmazsa elimizde bir mesleğimiz var, aç mıyız açık mıyız? Neden canını sıkıyorsun?’ ‘ Ama hani bizim piyanomuz, halılarımız, kristal vazolarımız?’ Annem bu sefer güler: ‘Hele sen bir büyü, senin her şeyin olacak İnşallah!’ derdi.

Peder Dimitri beni çok severdi. Onun evine her hafta giderdik. Orada yalnız dikiş dikmez, öteyi beriyi de temizlerdik. Peder eve geldiğinde ceplerime şeker doldurur, yanaklarımı okşardı. Annem bir gün:

«Peder’e fazla sokulma!» dedi.

«Neden?» dedim, «çok seviyor beni!»

«İşte o kadar!»

Annemin söylediklerine anlam verememiştim, daha sonra beni götürmez oldu o eve. Nedenini soruyordum, yanıt vermiyordu. Bir seferinde fazla ısrar etmiş olmalıyım:

«Ne diyorsam olacak!» dedi «Bir bildiğim var elbette!»

Peder Dimitri, annemle göndermeye başladı şekerleri!

Anadolu’daki savaşla ilgili haberleri de Peder’den alıyorduk. Annem eve bir gün üzgün gelirse, ertesi gün yüzünde güller açıyordu. Bir sabah karın ağrısıyla uyandım. Oysa sık sık uyarırdı annem:

«Yakında genç kız olacaksın!» derdi.

Ne dediğini pek anlayamamış olsam da, her ay kendi bezlerini yıkar, kapı girişine asardı.

«Neden bahçeye asmıyorsun Nine?» diye sorardım!

«Kızım, bu kadının övünülecek yeri değil !» derdi «Kadının kiri, pası bu! Gizlemek gerekir!»

Bir de ne göreyim, altımdan kan akmıyor mu? Korktum, koştum, annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Harun Ağabeyim ile Mehmet sofraya oturmuşlar çayı bekliyorlardı.

«Nine!» diye bağırdım! «Nine benim!» Gerisini getiremedim.

Annem anlamıştı:

«Sus, tamam!» deyip beni dışarıya çıkardı «Kız deli misin, oğlanların yanında?»

Bana kendi bezlerinden verdi:

«Bunu altına bağla!» dedi. Birkaç gün sonra, benim de bez torbam hazırdı!

Bir de annemle çarşaf yüzünden nasıl kavga ettiğimizi unutamam. Üstümü gördükten bir ay sonraydı:

«Bak Leyla!» dedi annem, «artık genç kız oldun, biz Müslüman’ız. Senin de benim gibi çarşafa girmen gerekiyor!»

Annemin sözünü kestim:

«Ne diyorsun Allah aşkına Nine?» dedim «Kim, ben mi çarşaf giyeceğim?»

«Elbette!» dedi annem, «dinimiz!»

Yeniden sözünü kestim:

«Olmaz!» dedim, «ben daha çocuk sayılırım. Bütün arkadaşlarım giymiyor!»

«Kızım!» dedi, «onlar İsevi, Musevi, Ermeni!»

«Peki!» dedim, «Müberra neci oluyor?»

Annem biraz düşündü:

«Şey!» dedi, «onun babası zengin. Hem bize ne ondan? Her koyun kendi bacağından asılır!»

«Ben asılmam!» dedim.

Tartışma büyüdü. Hiçbir konuya karışmayan Harun Ağabey’im bile:

«Biz Müslümansak, giyeceksin!» dedi.

Bağırdım:

«Ben değilim!» dedim «Ne ondan, ne bundan!»

«Olmaz!» dedi annem «Bir şey olacaksın! Olacaksın ki yerin olsun dünyada!»

Bir ay evden çıkmadım. Annemin benim için hazırladığı çarşaf önümde duruyor, o bana bakıyordu ben ona! Bir kez evde kimse yokken deneyeyim dedim, giyer gibi yaptım. Aynanın karşısına geçtiğimde, kendimi tanıyamadım. Yaşlı, kederli bir kadın aynadan bana bakıyordu! Hüngür hüngür ağlamaya başladım ve soyundum. Baktılar ki olacak gibi değil:

«Kışa doğru giyersin!» dediler.

Sevinçten göklere uçtum! İlkbahar yeni gelmiş, bütün badem ağaçları çiçek açmıştı!

 

7.

1922 yılında yaz geldi mi, geçiyor mu anlayamamıştık. Sakız’a her gün Anadolu’dan yüzlerce insan geliyor, çoğu hemen Atina’ya geçiyordu. Varlıklı ve geleceği önceden kestiren insanlardı bunlar. Daha sonra yoksullar da gelmeye başladı. Bunların içinde bir grup vardı ki, ne Rumlara benziyordu, ne Türklere! Sarışın, uzun boylu ve sert bakışlıydılar.

«Kim bunlar?» diye soruyordum anneme.

«Sesini çıkarma!» diyordu «Soran olursa, ‘Ben Rum’um!’ de!»

«Peki, kim bunlar?»

«Bunlar Çerkez Ethem’in adamları. Bunlar, Rum’lardan daha düşman Türklere!»

Ben de soran olursa, hem istavroz çıkarıyor, hem de ‘Rumum!’ diyordum.

«Adın ne senin?»

«Leyla!»

«Hem Rumsun, hem de Leyla’sın öyle mi?»

Hatamı anlıyor ama düzeltemiyordum!

1923 yılının Nisan ayı ortalarında, bir akşam annem koşa koşa eve gelerek, hemen kapıyı demirledi. Bir Harun Ağabey’im daha gelmemişti.

«Ne oldu Nine, neyin var?»

«Çerkez’in biri yolumu kesti!»

«Ne istiyormuş?»

«Seni!»

Birkaç gün sonra adam kapımıza dayandı:

«Fatma Hanım!» diyordu, «kötü niyetim yok! Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile Leyla’yı istiyorum!»

«Kim?» diye bağırmışım, «Leyla ben miyim?»

Annem başını salladı:

«Sensin!» dedi, «seni istiyor!»

Pencereye koşup, camı ardına kadar açtım:

«Bana baksana!» dedim «Ben seni istiyor muyum bakalım?»

«İsteyeceksin!» dedi.

Annem gelip pencereyi kapatarak beni içeriye çekti. Harun Ağabey’im girdi içeriye:

«Kim o kapıdaki?» diye sordu.

İki gün sonra Çerkez yatağını yorganını da getirmiş, kapının önüne sermişti:

«Fatma Hanım!» diyerek bağırıyordu «Ya verirsin kızı, ya da şuradan şuraya gitmem!»

Üç gün evden çıkamadık. Pencereyi, kapıyı dayaklayıp içeride oturduk. Gözümüze uyku girmiyor, ne yiyor ne içiyorduk! Harun Ağabey’im üçüncü günün akşamı gelmiş ama eve girememişti. Çerkez eve girmesine izin vermiyordu. Annem içeriden bağırdı:

«Harun git, çabuk git buradan. Peder Dimitri seni bekliyor!»

Aradan yarım saat geçmemişti, Peder Dimitri kapımızdaydı.

«Ne bu hâl?» dedi Çerkez’e «Ne yapıyorsun burada?»

«Ya kızı verir, ya da vururum hepsini!» dedi Çerkez.

Peder sevecen bir ses tonuyla yaklaştı:

«Seni Aziz Bakire korusun!» dedi «Oğlum derdin nedir, anlat bana?»

«Peder!» dedi Çerkez, «ben ne istiyorum ki? Allah’ın emri ile istiyorum. Kötü niyetim yok, kıza bir görüşte vuruldum. Gördüm, onu anam sandım, anamın genç kızlığı sandım. Yakın, çok yakın, o benim, o benden!»

Peder şaşırmakla birlikte, Çerkez’in ne kadar ciddi olduğunu kavramıştı.

«Oğlum!» dedi, «sen nesin, necisin, ne iş yaparsın?»

«Ben Anadolu’da Çerkez Ethem’in adamıydım!» dedi «Bize: ‘Sizi Mustafa Kemal kesecek!’ dediler, buraya gönderdiler. Altı aydır onları bekliyoruz, gelmediler. Belki yarın gidip Kemal’den af bile dilerler. Olanlar bize oldu, ne yurt kaldı, ne ana, ne baba. Beni anlıyor musun Peder? Ben zaten ölmüşüm, isterseniz bir de siz öldürün. Fatma Hanım öldürsün, Leyla öldürsün. Kendime acırsam namerdim. Söyle gelsin Leyla, beni vursun, elimi kaldırırsam kahpeyim!»

«İyi!» dedi Peder Dimitri «Ben içeriye girip anlatayım!»

Çerkez Peder’in ayaklarına kapandı:

«Ne olursan ol, Allah’ın elçisisin!» dedi «Yalvarıyorum, bir de benim elçim ol!»

«Tamam çocuğum!» dedi Peder, «seni anlıyorum, elimden geleni yapacağım!»

Peder Dimitri içeriye girdiğinde ben, Mehmet, Hatice bir köşeye sinmiş titreşiyorduk. Yalnız annem ayaktaydı, koşup Peder’in ellerine sarıldı:

«Kurtar bizi!» diye ağlamaya başladı.

Peder evden çıktığında, Çerkez önünü kesti:

«Ne oldu, konuştun mu, ne dediler?» diye sormaya başladı. Peder Dimitri:

«Çocuğum!» dedi «Takdir edersin ki, bu hemen olacak iş değil. Fatma Hanım: ‘Biraz düşüneyim!’ dedi. Yalnız bu böyle olmaz, kalk buradan, yatağını topla evine git. Sonucu orada bekle!»

«Olmaz!» dedi Çerkez «Benim evim burası, kızı almadan bir yere gitmem!»

Ertesi sabah Peder Dimitri, genç Papaz Nikola ile geldi. Papaz Nikola’nın beyaz başlığı yüzünü örtüyordu. Çerkez dalmış, uyuyordu. Tam kapıdan gireceklerken fırladı yattığı yerden, Peder Dimitri’nin önüne dikildi.

«Tanıyamadın mı oğlum?» dedi «Ben Peder Dimitri. Dün yarım bıraktığımız konuyu görüşmeye geldim!»

«Hangi konuyu?»

«Leyla konusunu!»

«Bu kim?»

«Bu benim yardımcım, benden o sorumludur, her yere benimle gelir!»

Peder Dimitri ve Papaz Nikola içeriye girip, ağır tahta kapıyı aceleyle kapattılar. Ben baş ağrısından, mide bulantısından yataklara düşmüş, durmadan kusuyordum. Kaç gündür bir lokma ekmek yemediğimden olacak, ağzımdan sarı sular akıyordu. Annem:

«Çabuk kalk!» dedi bana «Kalk soyun!»

Papaz Nikola üstündeki giysileri bir bir çıkarıyordu. Sonra bu giysileri bana giydirdiler. Bin bir tembihattan sonra dışarıya çıktık, Papaz Nikola içeride kaldı.

Çerkez yine Peder Dimitri’ye koştu:

«Ne oldu?» diye sordu.

«Çocuğum!» dedi Peder «Açlıktan, korkudan Leyla hastalanmış, ateşler içinde yanıyor. Gidip bir doktor getireceğim!»

Ben arkamı döndüm, Peder ile acele acele yürüdük. Kısa bir şaşkınlıktan sonra, Çerkez evin kapısına dayanmış, sürekli yumrukluyormuş:

«Fatma Hanım!» diyormuş, «kızı öldüreceksin. Sonra da ben seni geberteceğim!»

Köşeyi dönünceye kadar zor dayandım. Sonra yolun kıyısına çöküp öğürmeye başladım. Peder Dimitri çok heyecanlıydı:

«Leyla!» diyordu, «Leyla kızım, kalk hemen gidelim, sonra yatar dinlenirsin!» Kilisenin bahçesine zor attım kendimi!

 

Ertesi sabah Fatma bir elinde Mehmet, öteki elinde Hatice evden çıktı. Çerkez açlıktan ve uykusuzluktan ayakta duramıyordu. Yine de Fatma’nın önüne gerildi:

«Nereye gidiyorsun sen?»

«Peder’in geleceği yok!» dedi Fatma «Leyla ölmek üzere, Doktor Avram Leon’u almaya gidiyorum!»

Biraz da koşar gibi yürüyüp, gözden kayboldular. Çerkez arkasından baktı kaldı. Sonra evin kapısına gelip kulağını dayayarak içeriyi dinledi. Ses yoktu. Biraz daha sokuldu, biraz daha dayandı, kapı açılıverdi. Birden yüreği çarptı, ağır ağır içeriye yürüdü:

«Leyla!» diye seslendi «Leyla seni seviyorum! Beni anla! Ben her şeyini yitirmiş ama seni bulmuş bir zavallıyım. Beni gör, beni bil! Sen olmazsan, ben de olmam artık!»

Oda kapısını açtı, öteki kapıyı da açtı, mutfağa baktı, her taraf boştu. Papaz Nikola suyolunun altındaki boşlukta, kırmızı örtünün arkasına saklanmıştı.

Çerkez koşarak evden çıkıp, kıpının önünde serili olan yatağının üzerine bastı. Elinde kocaman bir bıçak, koşmaya başladı. Az sonra Anadolu’dan birlikte geldiği arkadaşları gördü onu, koşup yakalayarak elindeki bıçağı aldılar.

Gemi kalkıyor, gemi şakır şakır demir alıyordu, gerilip atladılar. Çerkez, öteki arkadaşlarının arasındaydı. Artık yüzü bile seçilmiyordu. Yavaş yavaş rıhtımdan uzaklaştılar.

Çerkez’in Pire’ye kadar gidip gitmediğini bilmiyoruz. Gemiden atlayarak canına kıydığını yazsam, abartmış mı olurum öyküyü?

 

8.

Balıkçı Manoli’nin yelkenlisi Anadolu’ya yaklaşıyordu. Hava çok durgundu. Yelkenleri açmıştı ama içini dolduracak yelden eser yoktu. Küreklere asılıyor, arada sırada Harun da ona yardım ediyordu. Hiç kimsenin konuşmaya niyeti ve gücü yoktu. Hepsi gelecekleri ile ilgili kaygılar içindeydiler!

Manoli:

«Ne oldu, dilinizi mi yuttunuz?» diye sordu.

Fatma:

«Muhabbetin sırası mı?» dedi «Evini, yurdunu bırak kaç, geleceğin başımıza ne çoraplar öreceği belli değil!»

«Otursaydınız oturduğunuz yerde!»

«Nasıl?» dedi Fatma. «‘Ya gidersiniz, ya da hepinizi keseceğiz!’ diye haber saldı sizinkiler!»

«Oysa!» dedi Manoli, «ne güzel geçiniyorduk. Bize bir şeyler oldu, birileri aramızı açtı!»

«Kim açtı?» diye sordu Fatma, sorusunun yanıtını kendi verdi: «Hep İngilizler yaptı bunu, hem de Fransızlar!»

«Aman!» dedi Manoli «Bize mi kaldı dünyayı düzeltmek?» Sonra Aliye’ye döndü:

«Bir türkü çal kız!» dedi.

Aliye nazlandı:

«Sırası mı şimdi?»

«Elbette sırası!» dedi adam «Ya çalarsın, ya da atarım seni kayıktan!»

Aliye isteksiz isteksiz kucağındaki udu çalmaya başladı.

«Türkü de söyle!»

Tan ağarmış, Çeşme sahilleri ayan beyan görünmüştü.

«Ada sahillerinde bekliyorum!» dizeleriyle başlayan İstanbul türküsünü söylemeye başladı. Sözlerin yarısı Türkçe, yarısı Rumca idi.

Kayık birden karaya oturdu. Denizin ortasında, kıyıya daha epeyce vardı, kayık oturdu! Kayıkçı Manoli telaşlandı, herkes telaşlandı. Korkudan çocuklar ağlamaya başladı. Fatma bir yandan bildiği tüm duaları okuyor, öte yandan Manoli’ye soruyordu:

«Ne oldu, ne oluyor, batıyor muyuz? Allah’ım çocuklarıma acı!»

Manoli:

«Oturduk!» dedi, «koca denizde karaya oturduk. Nasıl oldu bilmiyorum. Burada, suyun altında bir dağ varmış, üstüne oturduk!»

Utçu Aliye’nin gözleri kocaman açılmış, hem olanı biteni izliyor, hem türküsünü sürdürüyordu:

«Beni şad et Şadiye başın için!»

Manoli birden bağırdı:

«Kız!» dedi, «sussana, sırası mı şimdi Şadiye’nin?»

Aliye yavaş yavaş sustu:

«Beni başın için!»

Kayığın dibinde kocaman bir delik açılmış, durmadan su alıyordu. Manoli:

«Ne ağlıyorsunuz?» diye bağırdı «Bırakın şimdi zırlamayı da, bu suları boşaltalım!»

Kıç altından birkaç teneke kutu çıkarıp hepsinin ellerine tutuşturdu. Kendisi de kürekle kayığı itip yüzdürmeye çalışıyordu.

«Olmuyor!» diye bağırdı Fatma «Biz boşalttıkça doluyor!»

Manoli’ nin gözü, Fatma’nın bohçalarına gitti;

«Bir bohça ver bana!» dedi.

«Ne yapacaksın?»

«Deliği tıkayacağım!»

Verdi Fatma, içinde Leyla’nın çeyizleri vardı. Bohça deliği kapattı, artık kayığa su girmiyordu. İçerideki suyu da boşaltmışlar ama kayık oturduğu yerden kalkmıyordu.

Manoli çevresine baktı:

«Fatma!» dedi, «birkaç eşya daha atalım, kayık hafiflesin!»

Birkaç eşyayı Fatma seçip bir bir denize attı ama kayık yine yerinden kalkmıyordu. Bu sefer Manoli’nin gözüne Utçu Aliye’nin hanidir kucağında ısıttığı udu ilişti. Tıpkı çocuğu gibi tutuyordu kucağında udu Aliye.

Birden saldırdı Manoli, Aliye karşı koydu:

«Olmaz!» dedi, «bir utun ağırlığından ne olacak?»

«Olur!» dedi Manoli, bir hamle daha yaptı.

Yeniden direndi Aliye:

«Sen delirdin mi?» diye sordu «Bu olmazsa, ben ne yer ne içerim?»

Manoli daha da kızdı:

«Biz can derdindeyiz, o yemek düşünüyor!» dedi ve olanca gücüyle saldırdı Aliye’ye, udu kadının kollarından koparıp, denizin ortasına fırlattı. Çok bağırdı, çok ağladı Aliye:

«Gitti, ekmek teknem gitti!» diye inledi.

Kayık sanki utun ağırlığı yüzünden oturuyormuş gibi kayanın üzerinde, birden yüzmeye başladı. Manoli küreklere asıldı ve kayığı oturduğu yerden kurtardı.

Utçu Aliye’nin udu, hafif esen yelle, küçük dalgacıkların arasında, gittikçe uzaklaşıyordu. Artık bağırmıyordu Aliye. Sesi onu bırakıp gitmiş, kesik kesik söyleniyordu:

«Ben şimdi ne yapacağım? Kim bilir kaç paradır bir ut? Nasıl alırım, nasıl çalarım türkülerimi? Ekmek teknem gitti!»

 

9.

Geleceğimi tehlikeye atamazdım! Sanıyorlar ki, kayık kendiliğinden yüzdü. Ben yetişmeseydim zor kalkardı o dağın üstünden. Baktım beni dünyaya getirecek kızın kendisi zor duruyor dünyada, Peder Dimitri’ye:

«Ben gidiyorum!» dedim.

«Nereye?» diye seslendi arkamdan.

«Kayık karaya oturdu, annemi kurtaracağım!»

«Sen, sen!» diye kekeledi Peder «Sen dünyaya gelmedin ki, bir tasarısın henüz, dünya işlerine karışamazsın!»

«Karışırım!» dedim «Çünkü annemi kurtarmak zorundayım. Yani, kendimi savunmak zorundayım. O genç kız benim geleceğim. Geleceğimi bir kayığa kurban veremem!»

Koştum, kayığın yanına geldim. Annem bayılmış, anneannemin kucağında yatıyordu. Harun Dayım bir yandan yüzüyor, öte yandan olanca gücüyle kayığı itiyordu. Ona yardım ettim ve kayığı yüzdürdük.

Sonra ben anneme elimi uzattım, tutundu ve karaya çıktı. Önce beni öpeceği yerde, taşı toprağı öptü. Anneanneme koştum:

«Bak!» dedim, «annem beni öpmüyor!»

«Aman bre çocuğum!» diye bağırdı anneannem «Az kalsın boğuluyorduk. Biz can derdindeyiz, sen neler düşünüyorsun!»

Kızdım:

«Ben ne derdindeyim?» dedim «Ben can derdinde değil miyim?»

«Senin canın mı var?» dedi anneannem. Annem söze karıştı:

«Tartışmayın Allah aşkına!» dedi «Sırası mı şimdi? Sen ne istiyorsun bakayım?»

«Beni öpmedin!»

Ağırlığım yoktu, hatta kapladığım alan bile. Eğilip kucağına aldı beni. Soluğunda korkunun ve geleceğin kuşkusu, yanağımdan öptü!

Tam bu sırada coştu deniz, bir dalga yükseldi, gelip beni annemin kucağından kopardı.

Şimdi Utçu Aliye’nin uduyla el ele yüzüyoruz! Ta uzaktan anneme sesleniyorum:

«Bekle!» diyorum, «geleceğim! On dört nisan bin dokuz yüz otuz üç günü doğuracaksın beni. Birlikte iyi, kötü günlerimiz olacak. Yaşamak başka nedir ki? Seni her zaman seveceğim. Yalnız seni seveceğim? Sen istediğin için değil, kendim seçeceğim bunu. Yani, yalnız seni özleyip, düşlerimi süslemeni!»

Ne? Çerkez İngiltere’ ye mi gitmiş? Orada bir güzel kızla evlenip, doğan ilk çocuğuna Leyla adını mı takmış?

 

 

041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_sakiz_adasi_1911

Sakız adası – 1911

 

041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_beyaz_giysili_leyla_hicran_-_sakizda_son_fotograf
Leyla Hicran (solda beyaz giysili) / Sakız’da son fotoğraf

 

041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_anneanne_-_terzi_fatma_hanim

Sakızlı Terzi Fatma Hanım


041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_evlenme_cuzdani

Leyla Hicran & Salih Subhi / evlenme cüzdanı


041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_anne_baba_-_cavit_e_hamile

Leyla Hicran & Salih Subhi + Cavit


041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_karaburun_1938_-_cavit_5_yas

Cavit 5 yaşında / Karaburun


041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran-Anneanne_ve_Mangal

Anneanne

 

041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_hatice_85_yas

Hatice 85 yaşında


041-1yo-kurnek_cavit-leyla_hicran_-_sakiz_camii
Sakız Camii