Home revue || dergi || review écrit meleğin selamı

meleğin selamı

51
0
031-2nf-danendesibel-IV8R-600

Arasak bulamayız gölgemizi

Hangi suya baksak namevcuduz

C. S. Tarancı




Walter Benjamin tarih üzerine dokuzuncu tezinde Klee’nin «Angelus Novus» isimli tablosundan, bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmekte olan bir melekten söz eder: Tarihin Meleği. «Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş, yüzü geçmişe çevrili. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o (melek), tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Meleğin kanatlarını açan cennetten kopup gelen bir fırtınadır, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir». İşte der Benjamin: «ilerleme dediğimiz şey bu fırtınadır»

 

İlk tezinde ise her nedense, satranç oynayan «tarihsel materyalizm» adında bir kuklayı masa altından idare eden bir cüceden bahseder. Kehaneti, tarihsel materyalizmin oyunu daima kazanacağı yönündedir. Ama ekler: teoloji denilen bu cüceyi hizmetine almak koşuluyla.

Tarihin meleği; gözleri faltaşı gibi, bakışları geçmişe çakılı; kanatları tam iki yanına gerilmiş; sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru… uçuyor.

Homo sapiens sapiens’in yüksekçe bir kayanın üzerine çıkarak gökyüzüne baktığı o ilk anda, belki de en çok etkilendiği şey işte buydu; ekstremitelerini iki yana doğru açarak plonjona geçmiş dev bir kartal. Ya da adı o zaman her neyse.

Bu melek svastika olabilir mi; yazgının meleği yani. O’na çark-ı feleğin Nazi svastikası yahut gamalı haç demek bundan daha mı korkunç olurdu acaba? Benjamin o’na tarihin meleği derken ne kadar da sakin!

Yazgının Meleği: Svastika !

Huzur arayıcılarının, pahalı mobil vasıtalara takılan meditasyon kasetlerinin ve kaslaşmış sınıfların, yani yogicilerin anavatanı Hindistan’dayız şimdi. Adının ilk defa Hintlilerin Ramayana ve Mahabharata adlı kutsal metinlerinde geçtiği düşünülen ve her bir gaması sana iyi şanslar dilerken kollarını iki yanına doğru gererek sözü ilkin ölümden açan ağaç; filizlendiğinde büyüyüp hayat ağacı olacak avu (hardal) tohumu. Budha’nın gölgelendiği yere bakılırsa dallarının ucunda yalnızca onun zehri ekmeğe (!) dönüşürdü.

Bazen içinde hayat suyu bulunan bir kupadan çıkıyor, kupanın iki yanında yılan başı figürleri. Değişik memleketlerde değişik şekilleri var, ama hemen hepsinde ağacın tepesi kıvrık, boyun eğmiş: ser’ef gerde. Üzerinde bir güneş figürü. Hıristiyan (telsis) kaynaklarına bakılırsa da o İsa’yı tohumlayan asmadır (Baba). Kadim Selçuklu ve Osmanlı kabartmalarına göre belki bir servi, yahut incir ya da nar: suyunu emip toprağı kurutan ne varsa. Ama her hâlükârda hayat ağacı işte. Ademi özgürce avlandığı ve hakça bölüştüğü Aden bahçelerinden özel mülkiyetin çitlenmiş bahçelerine savaşçı bir çiftçi olarak fırlatan bilgelik (!) ağacı, akıl danesi. Ademi «adam» eden büyük mancınık. Bizden başka elma diyen yok, onu Amasyalılar uydurmuş olmalı. Bugünlerde bütün süslerinden arındırılmış, basitçe tarihin kendisini iade ettiği yerde, mezar taşlarını süslüyor.

Svastika, Sanskritçe’de «mutlu hayat» anlamına geliyor. Mutluluk ise Brahman’ın svastika ile mühürlenmiş ayak izlerini takip ederek içinde yürüdüğü döngüsel zamanın, tabiat yasaları denilen o karşı konulmaz hologramın getirdiklerine acısıyla tatlısıyla boyun eğmekten başka bir şey değildi. Kaderi yola getirmeye çalışmak nafile idi. Kuş adam Anzu unutulsa da Levh-i Mahfuz (kader tabletleri) duvarda asılı kaldı. Hindistan’daki bütün sınıfların; Brahmanlar’ın, prenslerin (aryalar ya da kastiryalar), işçi ve kölelerin (çudralar ya da sucralar) ve nihayet aşağılığın en aşağılığı kişiler olarak kastiryanın toprağında işçi ve köle dahi olmayan göçebe ve avcı paryaların yazgısı, tıpkı mevsimlerin biteviye yer değiştirmesi gibi, kozmos denilen hologramın insandan ve onun acılarından bi’haber kendi yasasıyla dönüşü gibi, hep olmuş ve olacak olandı. Evvelde kış ve yaz vardı, karanlık ve aydınlık; ahirde de olacaktı. O hâlde mutluluk ve erdem, bir ve aynı şey olarak bu doğal düzene «evet» demekteydi. Mutluluk ve huzurun anahtarı çatışmaya karşı duyulan şuurlu bir kayıtsızlık olabilirdi ancak. Çatışmayı çözecek olan şey çatışmaya neden olan gücün içinde saklıydı; bir arslanla inek çatıştığında ne olacağını kimse merak etmemeliydi: Belgesel seyrederken ağlayanlar yalnızca uzlaşının ve gelişmenin tanrısı Mithra’nın adaletini idrak edemeyenlerdir.

Fırtına: Bir Mit Olarak Mülkiyetçiliğin İlerlemesi

İ.Ö. 1600’lü yıllarda Hindistan için gelişme denilen fırtına, büyük aryan istilası oldu. Kuzeyden gelen savaşçı çiftçi ve göçebe çobanlardan mülhem Aryas (gökyüzü) kavmi, henüz anacıl düzenin erken pagan yani avcı ve toplayıcı aşamasındaki İndra (yeryüzü) klanlarını köleleştirdi ve de Varuna’nın (Ahura-Hürmüz) kollarını iki yana açmış göksel adaletine onları teslim etti. İndra da uzlaşı tanrısı Mithra’nın inayetiyle teslim oldu. İlk köleleşen klan yerli halklardan biri olan chudraslardı. Bu yüzden kastiryaların köleleri ve işçileri çudras adını aldılar. Direnenler parya olarak isimlendi, avarnalar, avcı ve toplayıcılar. Yüzlerce yıl sonra medenileştirildiklerinde fırtınanın havıyla kentlere savruldular. Bütün çitlerin, bütün sınırların, tanrıların ve kastların ötesinde… dokunulmazlar olarak. Ama pislik ve lepra yüzünden.

Hintlilerin bu büyük buluşu Rig-Veda İ. Ö. 2000 yıllarında yazıya döküldüğü sanılan ilk din kitabı olarak bilinir. Ancak bu üç tanrı (indra, varuna, mithra), med’lerin itikadı kabul edilen Zerdüşt (Zarathustra) dininin kutsal kitabı Avesta’da geçer. Zerdüşt, devlet kuran Medlerin, Mısır krallarının ve Perslerin ilk devlet dinidir. Medya’da bu üç ilah Mittaniler ve Hititler gibi Ortadoğu’ya daha önce Hindistan’dan göç etmiş olan Aryani kavimlerden miras alınmadırlar. Avesta da «anlaşma» kelimesi her seferinde «mithra» olarak zikredilir ve bu çok esaslı bir kelimedir. Bu sözcük ilkin Avesta-Gathalar epizodunun girişinde keşfedilir; semavi (devletçi) tanrı Ahura –Mazda’nın Daevalar isimli bir halkla anlaşma yaptığını ve bu anlaşmalara hep bağlı kaldığını bildiren bölümdür bu. Oysa bu durum 49. Yasna’nın 9. Ha’sında hemen değişir; bu kez iyiyle kötünün ittifak yapamayacağı anlatılır. Sonra durum yine değişir ve bir anlaşma daha ve sonra tekrar tekrar… Anlaşılan güç dengeleri devamlı değişiyor. Ama Avesta’nın Gathalar boyunca Daevalar’dan başka derdi yok, İbrahim peygamberin nefilimeri gibi baş hedef bunlar, Daevalar… takanak olmuş.

Peki kim Zarathustra’yı bu kadar «kızdıran» bu Daeva-tapıcıları ? Tarihi adı Mazandaran olan ve Hazar denizinin güneyini yurt edindikleri söylenen Mazanalar bunlar. Bu «mazana» sözcüğü, günümüz Kürtçesi’nde hâlâ «mezın» şeklinde ve o zamanki anlamıyla kullanılıyor. Mezın=Büyük, kocaman demek. Mazanalar’ın ülkesi Mazanya olarak Avesta’da, Vendidad; IX. Fargard, 13’te geçiyor. Avesta’da zikredilen Mazana, şimdiki Mazandaran ile aynı ülkedir ve Elbruz Dağları ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye antik çağda ve şimdi de verilen bir addır. Mazanalar, Daeva tapıcılarıydı ve İranlılar’ın diğer insanlarıyla düşman idiler. Bu ülkeye «Div»lerin ülkesi deniyordu. Div=Dev bugün bile Kürtçe’de geçerli bir kelime ve Türkçe’ye de geçmiş. Güçlü kuvvetliler, iriler, avcılar, göçebeler ve en önemlisi, devlet istemiyorlar. Onların düzenlerine (buna tanrı diyelim) -Angra Mainyu’dan bozulma bir sözcük olan- «Ahriman» deniyordu. Ahriman, zerdüşt dilinde şeytan (kötü ruh) demek. Böylece tarihin gördüğü ilk şeytan Elbruz dağlarının yamaçlarında yaşayan ve Zarathustra’nın özel mülkiyetçi düzenini kabul etmeyen Mazanalar oldu. Satan edebiyatının Anadolu uzantısı olan Yezidiler ise işte bu Mazanaların bir kolu olarak biliniyor. Ne tavus ne şeytan ne ateş… kim ne derse desin en belirgin özellikleri şu: hâlen kent düzenini kabul etmiyorlar. Yezidilik mazdekçiliğinin son kolu Hurremiler (ortakçılar) olarak bilinen ve İran da Mazdek’in öldürülmesinden sonra karısı Hurrem Binti Kade’nin yaydığı din olan Hurrem dinidir. Bunlar batınilerle bir olup Asya’dan Afrika’ya yayılmışlardı. Anadolu’ da ise son güçlü temsilcileri Çelebi Sultan Mehmet tarafından ipe çekilen Şeyh Bedreddin oldu.

Ama bu Elbruz Dağları sadece Zarathustra’nın düşmanlarına değil, Yunan mitologyasında zincire vurulmuş Prometheus’un (Prometheus Desmotes) karaciğerini kemiren dev bir kartala da ev sahipliği yapar. Efsaneye bakılırsa kartal kemirdikçe Promete’nin ciğeri büyümektedir. Prometheus tanrıların (tabiat) görevlendirdiği bu kartalın her bir dalışında biraz daha güçlenir, onun (kartalın) karşı koyuşlarıyla ölümsüzleşir.

Peki ama kimdir bu Prometheus ? Şüphesiz Zarathustra gibi «devrimci» biri ! Türlü çeşit promethe lejandının belki de tek ortak epizodu onun devrimini şöyle özetler: Promethe tanrılardan (tabiattan) öç almak için çamurdan yarattığı ve mülksüzlüğün Aden bahçelerinde mutlu mesut gezinmekte olan insanı, bu kez şeytantersi ağacından (ona hayat ağacı da dendiğine dikkat çekerim-Ferule) kopardığı bir dalın ucundaki kıvılcımla (ateş-akıl) donatarak işlik (toprak) sahibi yapar ve yoldan çıkarır.

Dolayısıyla Promethe mitinin «akıllı insanı» mülk sahibi olandır, bu çağdaki «logos» kavramı da, Hesiodos’un İşler ve Günler kitabında yana yakıla ve özlemle aradığı Altın Çağ’ın sonunu simgeleyen «mülkiyetçi akıl». (Hesiodos işte bu sebeple «logos» u, eski gelenekleri temsil eden mythos’un tam karşısına yerleştirerek «palavra» diye niteler.) Akılsız insanı ise, Elbruz dağlarının zirvesinde ciğerini söken kartalın temsil ettiği Mazanalar belki de. Bu arada, bir yunan lejandında Elbruz dağlarının ne işi olduğu üzerinde düşünmeye değer. Tahir Alangu’ya göre Promethe destanının «polyphem epizodu» esasen kafkas kavimlerinden Megrel ve Osetlere ait bir «nart» lejandıdır. Nart mitolojisinde Prometheus «Nart Nasren» isimli bir kahramana tekabül eder. Hikâyeyi Altın Post efsanesinin çekimiyle bu bölgeye gelen yunanlı tacirlerin nartlardan öğrendikleri varsayılır. Nartlar (Gürcü- Çerkez) o dönemde göçebe toplumdan yerleşik tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir topluma geçiş aşamasında bu efsaneyi söylerler. Nartlardan ya da kürtlerden bilemiyoruz, ama evet, kayaya zincirlenme epizodunun medya kökenli olma ihtimali yüksek görünüyor.

Ortak Düşman

İşte Zarathustra ve Promethe, İran ve Eski Yunanda avcı ve göçebe toplumdan tarım toplumuna geçişin iki kahramanı olarak aynı anda böyle dillendiler. Ancak onların devrimleri daha çok, bütün bir eşitlikçi ütopya alemine hizmet eden Altın Çağ ya da Aden Bahçeleri (cennet) mitosunun yıkımına dayanır. Ortak düşmanları bundan sonraki bütün çağlarda akıl dışı kabul edilecek olan «özel mülkiyet düşmanlığı»dır. Böylece solun aynı anda hem ütopya hem de «prometeseverliği» anlaşılmaz olur. Çünkü biri ötekinin yıkımıdır.

Bu finalle koskoca Promethe efsanesi solun elinden kayıp gitti, ama telaşa lüzum yok.. Prometheus neticede bir kahraman değil, bir sözcüktür sadece. Türkçe’de önsezi, Farsça’da feraset (aklilik) anlamına gelen basit bir sözcük. «Feres» ise ‘at’ demektir. Feraset; at gözünün yüzdeki mükemmel bakış açısı sağlayan konumuna atıfla, at gözlüğünün takılmasıdır. Arabaya koşulacak atın «ilerleyebilmek» için sınırlanan bakış açısıdır nihayetinde; atı arabaya koşma sanatıdır. Tıpkı bakışları geçmişe çakılı olan o tarih meleğinin ilerleyişinde olduğu gibi. Yine de pek çok «fütürist» marksist buna «maddi güçlerin gelişmesi», «zorunluluk» «sebeb-i kafi» filan diyecektir. Sanki Mazanalar’ın bir tarihi olsaydı, onların ilerlemelerinin neye benzeyeceğini biliyormuşuz gibi.

Cennetin Dönüş Yolu: Demir Çağı

Mümkün olan «zorunlu» tek dünyada yaşadığını varsaymakla, mümkün olan en iyi dünyada yaşıyoruz demek arasındaki fark nedir ki? Promethe efsanesini bilip de, Voltaire’in «herşey iydirci» Leibniz’e atıfla anlattığı şu Suriye masalını bilmemek arasındaki fark gibidir: «Erkekle kadın, dördüncü kat gökte yaratılmışlar. Cennet yemeği yerine kuru peksimet yemeye kalkmışlar. Cennet yemeği deri deliklerinden uçup gidermiş. Ama peksimet yiyince ayakyoluna gitmek gerekmiş. İyice sıkışmış oldukları hâlde ayakyolunu arayan kadınla erkek, rastladıkları bir meleğe yol sormuşlar. Melek de onlara, dünyamızı göstererek, işte, demiş, buradan altmış milyon fersah ötede şu, gördüğünüz küçük yuvarlak yok mu, evrenin, ayakyolu orasıdır. ». Mümkün olan alemlerin en yetkininde yaşıyoruz, öyle mi? Veya biz şöyle söyleyelim: Cennetin dönüş yolu değil de, cennete (sınıfsız topluma) giden yolda «maddi güçlerin gelişmesi» öyle mi? Ama Voltaire’in mekanikçi Leibniz karşısında takındığı bu hürriyetçi tutum, saf eşitlikçi Rousseau karşısında yerini tam bir resmi tarih kabulleniciliğine bırakır. Rousseau’nun «eşitlik üzerine söylev» isimli yapıtını alan Voltaire ona şu karşılığı verir: «Yapıtınızı aldım. Teşekkür ederim. Bizi yeniden hayvan yapmak için kimse bu kadar kafa patlatmamıştır. » İnsanoğlu işte, gerçek bir tehlike karşısında hemen arketipler cehennemine savruluyor. Bu yazının konusu da buydu zaten. Neyse, devam edelim.

Neticede Neolibik devrimci Prometheyi (Prometheus Desmotes), zincire vurulduğu kayadan kurtaran kişi, altın postu aramak için argos gemicileriyle birlikte Elbruz dağlarına gelen ve tarihsel «12 görev»in sahibi olan Heracles (Herkül) oldu. Siz bunu, «Promethe’yi Mazanaların elinden yasalar kurtarmıştır « olarak okuyun. (12 sayısı hemen bütün kültürlerde yeryüzü iktidarının kutsallaştırılarak değişmezliğinin ilanı ve göğe taşınması anlamına geliyor. «12» Tanrıyı (devlet-tüze) yeryüzünden koparıp göğe taşıyan matematiktir ve Zodiak takım yıldızının 12 burcunu simgeler. Zodiak Yunan dilinde «hayvan çemberi» anlamına gelir. Avesta’ya göre peygamber Zarathustra’nın 12 iş’i vardı. Eski Türklerde «12 hayvanlı takvim» tüzel değişmezliğin bir simgesi olarak zamanı düzenlerdi ve kader habercisi idi. Biri kayıp olan 12 imam şiası ve yine biri kayıp olan İbrahim peygamberin 12 aşireti yahudilerde ve şiilerde iktidar hiyerarşisinin değişmezliğini anlatır. Roma uygarlığını 12 levha kanunları kurar. Avrupa Birliği bayrağı 12 yıldızdan oluşur. Modern toplum 12 iş ayının kutsanmasına dayanır. İnsanlara giyinmeyi, yazı yazmayı, işlikler kurup çalışmayı ve kentler kurmayı öğreten terzi Hermes, «büyük» öğretisini 12 zümrüt levha üzerine yazmıştı, vs. )

Terzi Hermes ilk olarak bundan 5000 yıl önce Mısır’da Hermes-Tut (thoth) adıyla ortaya çıktı. Bilgeliğin tanrısı idi. Yunanlılar ona «ermis» ya da «üç kere bilge» anlamında «Trismegiste» dediler. Araplar Hermes-ül Heramise diye anıyorlar. Kuran’a göre o, Adem ve oğlu Şit’den sonra gelen üçüncü peygamberdir. Kısas-ı Enbiya’ya bakılırsa, kalemle yazı yazan, elbise diken, insanlara işlik kurup çalışmayı öğreten, 100 şehir kuran, 72 dilde konuşan, Nuh tufanını haber veren ve de en sonunda göğe kaldırılıp tanrılara karışan bir kimsedir. Yahudilere göre iki Hanok (Hermes) vardır. Birinci Hanok, Cain ( Kabil-Ademin fahişe Lilith’den doğma oğlu)’in oğludur. Diğeri ise, Cain (Kabil) Abel (Habil) in kafasını patlattıktan sonra (ilk kan) Havva’dan olma Şit oğlu Hanok’dur. Eski Ahit’te iki farklı Hanok’un olması Hikmet Kıvılcımlı’ya göre göçebelikten yerleşik tarım toplumuna geçmeye çalışan Semitler için Cain’in (Bunu: Kentliler, yani medeniyet olarak okuyun) önceleri kötü (kardeş katili), sonra iyi (bilge Hanok’un babası ve Habil öldüğüne göre Semitlerin atası) olmak üzere, Semitlerin farklı gelişme dönemlerine denk düşen iki farklı görünümü olmasından kaynaklanır. Semitlerin henüz göçebelikten kurtulamadığı erken ve klasik pagan dönemde Cain (kentli sümerler), bu göçebe hayvan tacirlerinin gelişme arzularını küçümseyen kıskanç ve zalim ‘kabiloğullarını’ temsil eder. Semitlerin ilk devleti olan Akad-Sargon krallığı döneminde (demir çağı) ise, İbrahim peygamberin bir misyon figürü olarak bin yıllık düşü gerçekleşmiş neredeyse göçebe Semit kalmamış, tamamı kentleşmiştir. İşte o zaman Cain’in durumu değişir, o birdenbire bilge Hanok’un babası ve demiri ilk döven Tubal-Kain’in atası olur. Hanok belki de bunun için 365 yıl yaşamak zorunda kalır ve en sonunda o da göğe kaldırılır. Kur’an’da ise durum tamamen düzeltilir; 100 şehir kuran bilge Hanok (İdris Peygamber) komüncü Habil’in yeri dolsun diye yaratılan Şit’in oğlu olur nasıl oluyorsa. Habil’in yeri dolmaz tabi ki. Habil-Kabil efsanesi, Habil ve Kabil rollerinin olumlanış biçimi Gılgamış’tan bu yana içine girdiği her kültürde farklılaşır. Ama bütün bu muamma içinde kesin olan tek şey var: İnsanlık hafızası daha en başında özel mülkiyetçi Kabil (erkek nefes) karşısında ortakçı Habil (nefes)’i öldürmüş ve toprağa gömmüştür. İlk kavgada postu vermiştir. Kabili ise şeytan ilan etmiş, ama soyunu da bir güzel ona dayandırmıştır. Carl Gustav Jung buna kollektif bilinçdışında kahramanla şeytanın yer değiştirmesi diyor. Nasıl değişti bu yer? Demek ki çok yoksul kanı aktı, Habiloğulları çok yenildi ! Mithra’nın (yüce antlaşmanın) adaleti!

Tevrat’a göre Neolitik devrimci İbrahim ve onun selefi terzi Hanok’un düşmanları aynıdır: «nefilimler». Nefilim İbranice’ den diğer dillere «dev» olarak çevrilmiştir. Kuran’da onlardan ‘esfel-i safilin’ diye bahsedilir. İnsan-ı kamil’in zıddı olarak aşağıların en aşağısı, sefillerin en sefili anlamına gelir. Aynı zamanda cehennemin yedinci katı (gayya) anlamına gelmektedir ki, Yunanca’da gaia (gayya), tabiat ana’dır. Tevrat’ın ve Kuran’ın cehennemi bunlar için, tabiatçılar, aşiretçiler için hazırlanmıştır adeta. Tıpkı Zarathustra’nın düşmanları Daeova’lar gibi, nefilimler de dev cüsseli, kabile düzeninde yaşayan ve ortakçı kimselerdir. Yeni dünya düzenine muhaliflerdir. Şeytan anlamına gelen «satan» İbranice’ de muhalif olan, karşı koyan anlamına gelir. Tevrat’a göre Büyük Nuh tufanı tanrı tarafından nefilimleri (Siz bunu ortakçılık olarak okuyun) yeryüzünden silmek için salınmıştır. Tevrat’ın tufanı doğal bir afet midir yoksa bir kıyam mıdır bilinmez ama bugün Nuh mitinin kaynağı sayılan Gılgamış’ta tufandan sonra insanların azaldığı ve gürültüleri kesildiği için tanrıların bundan hoşnut olduğu yazılıdır. Anlaşılan tufandan sonra nefilimlerin sayısı öyle azalmıştır ki, Tevrat’da, tanrı İbrahim peygambere bir daha tufan olmayacağına dair söz verir. Demek ki yeteri kadar kan dökülmüş. Tufandan sonrası demir çağıdır zaten; Heseidos’a göre altın çağın (ütopya) sonu, devlete ve bir tarih olarak tarihe geçiş.

Temkinli Kahraman’ın belirişi

Nihayet kara göründü. Demek ki insanlığın bu tarih öncesi dönemine ait ne kadar destan varsa, Gılgamış’tan Alp Eren destanlarına, Homeros epopelerinden yoksulların savunucusu Katilina’nın Çiçeron’a karşı verdiği savaşa ve oradan Spartaküs’e kadar, hep iki tür kahraman olmuş: Göğe çekilenler ve ipe çekilenler. Tanrılardan kut almış olan soylu kişilerin giriştiği maceralarda olay genellikle kahramanın evi terk etmesiyle başlıyor, yolculuk ekseninde devam ediyor ve sağ- salim bir insanı kamil olarak eve dönüşle yahut göğe çekilişle son buluyordu. İkincilerin maceraları ise destandan çok tür olarak trajedilere konu oldu.

Anlaşılan bunlar öyle büyük trajedilerdi ve daha tarihe adım atmadan öyle çok kan dökülmüştü ki, İ.Ö. hemen 5. yüzyılda Sofokles’in ünlü kader tragedyası (Antigone) yazılıverdi. Bu kez kahramanın görevi kardeşini gömmekti. Ama töre ölülerin gömülmesini yasaklıyordu. Oyun boyunca koro (toplum) Antigone’a nasihat edip durdu: «Ölülere saygı bizi yüceltir ama, güçlülerin gücünü hor görmek doğru değildir.» Erdemlerinin gerektirdiği görevi yerine getirerek töreye rağmen kardeşinin ölüsünü gömen Antigone’u ise koronun da isabetle öngördüğü gibi kader kapıda bekliyordu: Diri diri gömülmek. Antigone acılar içinde öldü ve toplum oyunun sonunda koronun ağzından şu sonuca vardı: «Ey insan…Temkinli bir akıl (!) mutluluğun ilk gereğidir». Böylece Hesiodos’un palavra olarak nitelediği bu akıl (logos) Homeros metinlerinde şimdiki yaygın yerini bulur, birini yatıştırmak ya da savaşçıları savaştan caydırmak amacını güden konuşmayı anlatır. Temkinlilik mitosu çoktan oluşmuş.

Kolektif bilinçdışı kavramının mucidi C.G. Jung’a göre, akıl hastalarının hayalleri ve mitoslar arasında bir benzerlik var. Akıl hastasının hayalleri de tıpkı mitoslar gibi, arkaik simge ve imgelerden oluşan kolektif bir fondan yararlanıyor. Ya da biz şöyle diyelim: hiçbir mitos «yalan» söylemez. Hiçbir şey mitoslar kadar bu dünyaya ait değildir.

Bir keresinde şizofren bir arkadaşım üzerine gelen panzerlerin arkasında zalim firavun Ramses’in fillerini gördüğüne yemin etmişti. Eylem alanından en önce o kaçmış! Bergson buna «şuurun bilvasıta mutaları» diyor. Yani bir tür insiyak, sezgi. Bilincin dışında yer alıyor ve bilinçle kontrolü hemen hemen olanaksız ya da çok zor. Bergson’un sezgi kavramına yüklediği tuhaf meditatif anlam bir yana, yaşanan zamanı mekanın (an’ın) egemenliğinden kurtararak kişiselleştirmiş olması, başka bir deyişle zaman algısını psişenin özel durumuyla ilişkilendirmesi iyi bir başlangıç olmuş. Goethe buna «anımsamalı algı» diyerek biraz geliştirir. Bu celsede algının gerçek kaynağı o «an» algılanan nesnel gerçeklik değil, zamanın içinden süzülerek gelen «kaygı» dır: Yani tarihin belleği. Proust’un «istençsiz anımsama» dediği şey ise bu tür bir belleğin özünü oluştur. Bu anımsamada somut bir geçmiş bilgisi ya da somut geçmişte kalmış bir tek an söz konusu değildir. Geçmişin tümüyle şimdiki anda, onu çağıran imge ile birlikte yeniden inşası söz konusudur. Kayıp Zamanın İzi‘nde şöyle der: «…Çünkü insanlar yıllara dalmış devler misali yaşamış oldukları sayısız günden oluşan birbirinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler. » Böylece Proust’da sezgi tıpkı zaman gibi ileriye doğru değil geriye işler. Sezgi geriye doğru şimdinin peçesini kaldırmaya çalışır. İleriye demek istemez. Aslında, onu ileriye yönelik tasarımların mutası kılan şey sadece «kaygı» dır.

Jung onu (sezgiyi) kişisel bilinçdışının kaygılarından da kurtarır ve ona tüm bir tarihin tek bir insanda özetlenmesi olarak «kolektif bilinçdışı» adını verir. Kolektif bilinçdışı; «her bireyin beyin yapısında yeniden ayaklanan, insanlık evriminin bütün ruhsal mirasıdır. »

Böylece yeteri kadar geriye gidildiğinde personaya (sosyal duruş) tekabül eden ve sınıf konumlanışlarından kaynaklanan tüm sınırlar netlikerini kaybederler; bulanık derinlerde tedirgin edici aşinalıkta «ortaklıklar» belirginleşmeye başlar. Bize bir olaylar zinciri olarak görünenleri gerçekte tek bir felaket olarak algılarız. Yılandan korkarız, rüyalarımızda uçarız, ağaçtan düşeriz vs… Bu simgelere Jung, kolektif bilinçdışının temel malzemesi olarak arketip (ilk model-prototip) adını verir. Genetik kalıtımla aktarıldığını ileri sürer.

İşte o’nun arketiplerinden biri de ödül vaadeden tehlikeli yolculuktan sadece kendisini bularak dönen «temkinli kahraman» prototipidir. Joseph Campbell, Kahramanın Yolculuğu adlı eserinde kahraman arketipini etraflıca inceler. Ayrıca Monomoyth adını verdiği ve bir kahramanın yola çıkışı, inisiyasyonu ve geri dönüşü olmak üzere üç ana başlık ve 17 olay düzleminde incelenebilecek bir mitin, dünyadaki bütün mitlerin atası olduğunu savunur. Burada bizim açımızdan önemli olan ise şudur: kahramanın yolculuğa çıkmasına neden olan ödüle (arzu nesnesine) asla ulaşılmaz, ulaşılırsa bile ondan vazgeçilir, vazgeçilmezse bu ödül kahramanı için tam bir kabusa dönüşür. Bu hemen hemen Simurg’un öyküsüdür. Macera bir «arayış öyküsü» olarak noktalanmalı ve öylece kalmalıdır. Sonunda ise bulunan yalnızca tek bir «hakikattir», şu büyük yatıştırma ! Oradan da arzu nesnesinin imkansızlığı laflarına… Bu imkansızlık herhâlde çok acıtmasın diye olacak ki, «aradığın şey aslında sendedir» gibi Muhiyiddin el Arabi tarzı bir acaiplikle süslenerek sunulur. Troçki’nin «sürekli devrim»i gibi ya da Ursula Le Guin’in pek severek tekrarlayıp durduğu şu söz gibi: «Devrim yapılmaz, devrim olunur». Bütün bu sezişlerde insana olağanüstü renkli gelen büyüleyici bir felsefe bulmak mümkün elbette, ama bu daha çok kullanılan dilin büyüsü. Demir çağının temkinli kahramanını kendisinden öncekilerden ayıran şey, kaygının ve yenilginin psişesidir artık. Peki ya şöyle söylenseydi: «Hiçbir farenin labirentteki peynirle beslendiği görülmemiştir, ancak bunların zamanla diğerlerinden daha zeki fareler hâline gelmesi mümkündür. » Yazgıcılık mı derdiniz buna ? Umutsuzluğa mı kapılırdınız ? Aç bir fareyseniz evet. Yoksa hemen labirente atlar mıydınız ? Tok bir fareyseniz… bazen.

Sonsuz Dönüş: Kader Miti ya da Mithra’nın Adaletinin Kabul Edilişi

Düşünce tarihi diye bir şey varsa eğer, insanın bu labirentte biraz dolaşması bile adı saymakla bitmeyecek yüzlerce filozofun birkaç küçük sapma hariç tek bir motto etrafında dönüp dolaştığını gösterir: yazgıcılık ya da adını ilk koyduğumuz şekliyle «svastika» ! Bu o kadar böyledir ki, yazgıya inanmasanız dahi «yazgıcılığın» insanlık için bir yazgı olduğuna inanasınız gelir adeta. Yazgı duygusu; Benjamin’in ilerleme adını verdiği meleğin gözleri önünde göğe doğru yükselen ve ona tek bir felaket olarak gözüken yıkıntılar.

Nietzche, Zerdüşt’ün hikayesini anlatmaya başlamadan, yani bu yapıtın temel anlayışı olan «sonsuz dönüş» düşüncesini kaleme almadan önce, bir kağıt parçasına şu notu iliştirir: «İnsan ile zaman arasında 6000 adımda, o gün Silvaplana Gölü boyunca ormanda geziniyordum. Surley’den pek uzak olmayan, piramit şeklinde yükselen muhteşem bir kaya bloğunun yakınında mola verdim. Bu düşünce işte burada aklıma geldi». Piramit imgesinin önünde proustvari bir salvoyla arketipler cehennemine savrulan Nietzche’nin içinde bulunduğu durumu sevgilisi Lou Salome şöyle anlatır: « (Nietzche) Bana bu düşüncesini (sonsuz dönüş) açtığında ömrümün en unutulmaz anlarından birini yaşadım. Bana bu sırrını açıklarken önceleri duraksıyordu ve sesi heyecandan titriyordu. O zamanlar sonsuz dönüş düşüncesi Nietzche için bir teselli değil, korkunç bir olasılıktı». Ama biz bu saçma tesellisini (sevinçli bilim) almadan onun korkunç düşüncesine bir göz atalım: « Eğer bir şeytan gece gündüz seni izlese, en gizli düşüncelerine girip şöyle dese ne olurdu; Yaşamakta olduğun ve yaşamış olduğun bu yaşamı bir kez daha ve sayısız kez daha yaşamak zorundasın. Yeni bir şeyle karşılaşmayacaksın tersine her şey aynı olacak. Her acı ve sevinç, her düşünce ve her iç çekiş… Dişlerini gıcırdatıp kendini yere atmayacak mısın? Seninle bu şekilde konuşan şeytanı lanetlemeyecek misin? Ya da şöyle yanıt vereceksin şeytana; Sen tanrısın, ve ben daha önce bundan daha kutsal sözler işitmedim. » Kahramanla şeytan işte böyle yer değiştirir.

Bu düşünce, Schopenhauer’un zavallı köstebeğine durumunun hatırlatılmasıdır aslında: Devasa kocaman pençeleriyle yılmadan kazmak. Onun ve gelmiş ve gelecek bütün bir köstebek soyunun yegane işidir. Kalıcı gece onu çevreler. Zorluklarla dolu olan ve hazdan yoksun bu hayatın akışından sadece yeni köstebek hayatları ürer.

Sevinçli bilime gelince; O’nun sözleriyle sevinçli bilim sadece, bu korkunç duygunun (nafilelik) acı alayla maskelenmesidir. Şimdilerde komikliğin ve cool felsefelerin tavan yapışı gibi.

Yazgı ya da kaygı deyince, bir de meşhur «siren çağrısı» var, Odysseia’nın prototip oluşturan en önemli temalarından biri. Pek çok arketip gibi «siren» de adını bu mitosdan alır. Hikayeye göre siren «arzu nesnesinin» bir baştan çıkarma girişimdir ve Odysseus bu çağrıdan kendini korumak için tarihsel belleğin tedbirliliği ile mümkün olan en kahramanca şeyi yapar, alelade gemiciler gibi kulaklarını tıkamaz, kulaklarını açar ama yine de kendisini seren direğine bağlatmadan duramaz. Siren olağanüstü bir musikidir, belki de insanoğlunun duyup duyabileceği en güzel ezgileri söylemektedir. Siren çağrısı her şey olabilir; sınırsız eşitlik, sınırsız mutluluk, sınırsız haz…eden bahçesi, altın çağ… ütopya. Ama Odysseia böcek yiyen rengarenk bitkiyi ve renklere kapılıp giden böceğin sonunu iyi bilir: yazgı! Böylece Kolları Bağlı Odysseus kutsal sirenlere bakışları geçmişin süprüntülerine çevrilmiş bir melek selamı verir ve geçip gider. Kolları Bağlı Odysseus birikmiş kaygının ve dehumanizasyonun resmidir.

Zaten insanlık ütopyaları da insanlığın bu olağanüstü birikmiş kaygıları karşısında daima zayıf kalır ve daha ilk adımda kendi imkansızlığını, dünyadışılığını ele verir gibidir: uzakta çok uzakta bir ada ! Ne kadar umut kırıcı.

Derken, Oğuz Atay 22 Haziran 1976 tarihli günlüğüne şu notu düşer: « Eddington’u (The Nature of the Physical World) okuyorum. Yıllar önce okumuş olduğum ‘entropi’ sorunu yine ilgimi çekti. Benjamin’in Kafka’yı anlatırken, Eddington’un sözleriyle benzetme yapması ve entropi. Einstein’a göre milyarlarca yıl sonra evren bir ısı ölümüyle karşılaşacak –maksimum entropiye ulaşacak. Bize ne? denebilir. Kafka’nın dehşetinde entropiyi sezmesinin payı var. Ayrıca insan yaşarken ‘sezgi’ ile bu milyarlarca yıl sonra olacak sıcak ölümün dehşetini duyabilir. Bence en korkuncu, enerjinin her noktada aynı olması; ‘Dehumanization’ denilen şey gerçekte bu olmalı. Kafka’nın insanlarında gittikçe bir ilgisizlik, farksızlık; entropi başlar. Kafka evrendeki keyfi unsurun (random element) artışını sezmiş olmalı. Kafka’nın duyduğu dehşet, metafizik bir dehşet değildi yani. Son derece düzenli görünen, ama aslında akıl dışı olan toplumda, gerçeküstü -ya da dışı- keyfilikler yer alır. İnsanlar evrendeki baş aşağı gidişin farkındadırlar sanki; bu yüzden bir yere ulaşılamayacağını (olumlu bir yere) bilirler. Aslında «K. » (romanların kahramanı) olumlu bir tiptir; ümitlidir, savaşır kazanamayacağını bildiği hâlde. Bu, asil bir savaştır. Ümitsizliğe karşı savaştır. Entropiye karşı savaştır. Kafka’nın karşısında olanlar, aslında onun bu derin sezgisine karşı çıkıyorlar; yani bu sezgiye sahip olmadıkları için onu yanlış yorumluyorlar. » Elbette «K. » yalnızca romanlarda savaşır, gerçek hayatta ise farkındalığı ve ümitsizliğiyle yetinir çoğu kez.

Ve Tarihte Tatil Anı: O Biliyor !

Bugünün insanının manevi yaşantısını, sağıyla soluyla bundan daha iyi anlatacak üç kelime daha bilmiyorum: dehumanizasyon, kayıtsızlık ve farksızlık. 21. yüzyıl dedikleri sahiden de budur belki: Binlerce yılda birikmiş olan yenilginin ve kaygının basıncı altında nefessiz kalan Habil’in (mülksüzlerin) yuvarlandığı şuur dışı bir arketip cehennemi. Hegel’in tin olamamış toplumlara taktığı isim gibi; uykuda ! Kendi ben’ine kapaklanmış. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenerek ilerleyen bir melek. Ama bu kez gözleri fal taşı gibi açık değil, hiçbir şaşkınlık belirtisi yok. Bakarkör.

Bakmaya gerek yok, çünkü adeta o biliyor bütün olmuşları ve olacak olanları ! Yenilgi artık genlerinde kazılı. Bu tarih değil, «tarihte tatil anı».

Şimdi anlar gibiyim Benjamin’in ne demek istediğini. O’nu, satranç oynayan bu uykulu kuklayı uyandıracak bir cümle var mı? Adına «kaygı», «kader» yahut «teoloji» denilen on bin yaşındaki şu kadim yaşlı cüceyi zaptedip kendi hizmetine koşacak tek bir cümle!


2008