Bir gidişimde otobüste, bizden yaşlı etine dolgun bir hanıma rastladık.
Kızkardeşim “Muazzez abla!” dedi. Ninemin Urgancı apartmanında komşusuymuş.
Ben onu tanımadım ama o »Ay annene ne kadar benziyosun » filan dediğine bakılırsa beni tanıdı.
Sonra da çok acıyan bir sesle »Vah yavrucaklar! (Bu komik geldi Yavrucak olma saati vurup geçmişti çoktan) siz neler çektiniz! » dedi durup dururken.
Kardeşim otobüsteki yabancılar duydu diye sinirlendi sanırım.
Oysa ben kadının ne demek istediğin anlamaya çalışıyordum.
O kadar keyifli bir çocukluk geçirmiştim ki -ya da öyle gelmişti yaşarken- bu ‘iyi yürekli’ kadının tüm otobüs halkı önünde bize neden bu kadar acıyabileceğini düşünemiyordum bile.
Nine demeyi öğrendiğimiz uzak akraba son derece ilginç biriydi.
Mekteb-i iptidaiden sonra okul yüzü görmediği hâlde kitap tiryakiliği yüzünden bazısı bölük pörçük ve hurafeyle karışık da olsa çok bilgili bir insandı.
Kuran’ı tefsir edecek kadar Arapça, Mesnevi’yi aslından okuyacak kadar Farsça, bir miktar Fransızca ve çok iyi Rumca bilirdi.
Okuyup yazacak kadar.
Bir de o zaman İbranice sandığımız bir dilde konuştuğunu gördük Yahudilerle. Sonradan bunun, bugün artık hemen hemen ölü bir dil olan, İzmirli Yahudilerin, şimdilerde yalnız eski Endülüs şarkılarında, türkülerinde duyduğumuz Ladino olduğunu öğrendim.
Ladino, İzmir’e yerleştirilen Sefarad Yahudilerinin İbranice, İspanyolca ve biraz da Arapça karışık, melez dilleridir. İçine Rumca ve Türkçe sözcükler de karışmıştır.
//Almanya’dan göçen Aşkenazi (İbranicede Almanya demekmiş) Yahudilerinden farklı olarak Sefarad Yahudileri, 1491 yılından sonra Kastilya Kraliçesi İzabel ve Kral Ferdinand’ın İber yarımadası’nı Katolikleştirmek bağlamında dini saflaştırma siyasetinin mağdurları olarak sürülmeleri sonucunda »Çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istemişler fakat kendilerine Osmanlı İmparatorluğu dışında sürekli kalmalarına izin verilmemiş. Osmanlı İmparatoru Sultan II. Bayezid ‘in kendilerine sığınma hakkı tanıması üzerine 150 bin kadar İspanya Yahudisi Osmanlı topraklarına göçmüş. Kendilerine « Sefarad Yahudileri » denilen İspanya Yahudilerinin büyük çoğunluğu Selanik, İzmir ve İstanbul’a yerleştirilmiş ».//
Bunları, Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi koordinatörü Karen Gerşon Şarhon’dan öğrendim. Karen Hanım, Judeo-Espanyol dilinin belgelendirilmesi ve korunması konusunda yaptığı çalışmalardan ötürü, Fransa tarafından “Chevalier Dans L’ordre Des Arts Et Des Lettres” (Sanat ve Edebiyat Şövalyesi) nişanı ile onurlandırılmış.
Biz o zamanlar bu bilgilerden habersizdik. Fakat Yahudi (Musevi denirdi o zaman yüzlerine karşı, sanki Yahudi demek ayıpmış gibi) arkadaşlarımın bizden farklı olduklarını bilirdim. Ama bu hoşuma giderdi. Farklılık beni hep mutlu etmiştir. Farklıdan korkan bir insan olmadım hiç. En erken öğrendiğim slogan (evet, ‘‘dünya işçileri birleşiniz”den de önce) ‘Vive la différence !’ dır. (Yaşasın farklılık!)
Bilindiği gibi Yahudilik hem dini hem etnik, hem de kültürel bağlamda çok güçlü bir kimliktir. Uzun yıllar başka ulusların sınırları içinde ve bayrakları altında yaşamayı başaran Yahudiler bu kültürel kimliğe sımsıkı sarılarak var olabilmişler, yaşadıkları ülkelerin kültürlerine de büyük katkıları olmuştur. İzmir’de büyüyen benim kuşağımın, Ladino şarkıları, yemek tarifleri, giyim kuşam trendlerini hatırladıklarını düşünüyorum. O zaman ünlenmiş iki (türkü) vardı. Birisi ‘Gülpembe’.
‘Aman aman gül pembe, ne güzel memeler var sende’ diye giden bir nakaratı vardı.
Sonradan bu Ladino türkünün nakaratını : ‘Aman aman gül pembe, gülpembe ne bu güzellik sende’ diye değiştirmişler.
Bir başka türkü de :
‘Aman minnoş minnoş, caaanım minnoş minnoş’ diye giderdi.
Fakat bu türkü Rumca mıydı yoksa Ladino mu tam bilemiyorum.
Kedimin adını Minnoş koymamın nedeni bu türküydü.
1998’de aldığım Bremen Dayanışma Korosu’nun »Türkülerle Anadolu » albümünde bu türküyü duyunca çok sevinmiştim. Türkünün adı Tires Kalavinas (Üç Karanfil).
Bu albüm Solingen Katliamı olarak bilinen, 29 Mayıs 1993’te cumartesi gecesi Amasyalı Genç Ailesi’nin Untere Werner Sokağı’ndaki evleri milliyetçi ırkçı dört Alman genci tarafından kundaklanarak öldürülmesi üzerine yapılmış.
Bu yangında 6 kişi yanarak hayatını kaybetmişti.
***
Ninemiz Mürşide Hanım’da sebebini anlayamadığımız gizli bir Yahudi düşmanlığı baş gösterirdi zaman zaman.
Sonraları bunun kaynağının antisemitizm olmayıp, çocukluk travmaları ve bir aile sırrıyla ilgili olduğunu öğrendim.
Seferberlik diye bilinen I. Dünya Savaşı’nın ardından İzmir’in işgal edilmesi üzerine, İzmir’de, ninenin babası Rıza Efendi’nin (Hayvaroğlu) kiralık emlaklarında oturan yoksul Yahudiler kiralarını ödememeye başlamış. Rantiye olan Rıza dede’nin başka geliri olmadığından aile yoksulluk çekmeye başlar. Bir de bir Yahudi kızın, karneyle ekmek almak için fırına giden Mürşide’nin kulağından altın küpesini çekerek kulak deliğini tamamen yırtması olayı var. Mürşide ninem bu nedenle hiç küpe takamazdı.
Aile sırrı ise ninem ölene kadar, akrabalar arasında kulaklara fısıldandı biz çocuklara ulaşmadı.
Bildiğimiz hikaye şöyleydi: Mürşide Hanımın annesi, kardeşi Ahmet (Ahmet dayı derdik) doğarken, doğum sırasında ölmüş. Mürşide o zaman 6 yaşındaymış. Canan Hanım diye bilinen bu dünyalar güzeli kadın aslında Rıza Efendinin aşık olduğu, Sara adlı bir Yahudi kızıymış. Çok dindar olan Hayvarzade Rıza Efendi, Sara’nın İslamı kabul etmesi şartıyla onunla evlenmiş. Yani nine demeyi öğrendiğimiz annemin, baba bir anne ayrı teyzesi yarım kan Yahudiydi. Peki bunu neden saklamak ihtiyacı duymuştu ve bunu saklamak için neden zaman zaman Yahudi düşmanlığı yapardı. Bilmiyorum.
Bir çeşit ‘love and hate’ (sevgi ve nefret) ilişkisi vardı arasında Yahudilerle Mısırlızade Mürşide Hanımın. Ölümünden sonra Hüseyin dedenin evrak dolabından bir fotoğraf çıktı. İncecik ipek yüzlü, solgun bir kadın fotoğrafıydı. Bir başka fotoğraf da Rıza Efendinin namaz kılarken çekilmiş fotoğrafı. Hikayeye göre bu iki fotoğrafı çektiği için en iyi arkadaşı Hüseyin Mısırlızade ile bir daha konuşmamacasına küsmüş Rıza dede. Kendisini günaha soktu diye.
Hüseyin dede fotoğraf makinasını İzmir’e ilk getiren insan olmakla övünürdü. İzmir’in işgali sırasında, bir Rum arkadaşı sayesinde, başına fes yerine şapka giydirilerek Bodikos vapuru ile İstanbul’a kaçan Hüseyin Beyin Güzelyalı’daki (o zaman adı Kokaryalı imiş) yalısının girişinde bir ‘agrandisman’ portresi dururmuş. O kaçtıktan sonra eve baskın yapan Yunan askerlerinin (bize kırk defa anlatıldığına göre) başındaki ‘zabit’ ‘revollverini’ çekip duvardaki ‘agrandisman’a ateş eder. O zaman çiçeği burnunda gelin olan Mürşide de Rumca ‘bulup kendisine ateş etsene’ türünden bir şey söyler subaya. Bu hikayenin ne kadarı gerçektir bilinmez. Ama ninem gerçekten fütursuz, sanki ölümsüzmüş gibi korkusuz bir kadındı. Otoriteye baş kaldırma meylindeydi hep. Sanırım ilk ‘eylemimi’ de onun sayesinde gerçekleştirdim. Bir gün Belediye itlaf ekibi gelmişti Urgancı Apartmanına. Sırayla bütün sahildeki aile evlerine geliyorlarmış zaten. Gri üniformalı mendebur suratlı (belki öyle değillerdi ama bize o zaman öyle göründüler) adamlar ellerinde uzun saplı kocaman kelpetenlerle ‘sahipsiz kediler’i ‘itlaf etmeye’ geldiler. Sahipsiz kedi mi dediniz bayım? Hepimizin kedileriydi onlar. İsimleri bile vardı. Tekir, Boncuk, Minnoş, Tatlım, Yiyaz, Tintin, Toto… Yalnız isim koymakla kalmamıştık. Hepsinin akrabalık derecelerini bilirdik. Kim kimin annesi, kardeşi, teyzesi, dayısı (hep anne tarafından, bazen babalarını da, benzerliklerine bakarak).
O gün unutulmaz bir gün olarak geçti tarihime. Başta bütün mahallenin saydığı baş kumandan(iye) Mürşide Mısırlıoğlu, İzmir Belediyesinin gri üniformalı eli kelpetenli ordusunu tarumar ederken ‘bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik’. Adamlar bizi yoldan kaçırmak için ite kaka kedileri sakladığımız ‘umumi mutfak’a seyirttiler. Öteki aile evlerinden bize haber uçurulmuş, biz de tedbirimizi almıştık. Kedilerin hepsi bir arada loş mutfakta kapalıydı.
Belediye işçileri bizi itip kaktıkça başladık bas bas bağırmaya. ‘Ayy, off, amann, öldüm bittim. Abi ne vuruyosun ya. Anney, babey, imdat’.
Başımızda Mürşide Hanım olunca korkmaz olduk.
Onun işler sarpa sarınca ‘kalp krizi’ geçireceğini bilirdik. Daha önce Fuar’da kartopu çiçeklerini çalarken bekçi tarafından yakalandığında yaptığı gibi.
Zavallı gri üniformalılar (ki eminim bir çoğu evine ekmek götürmek için bu kötü işe muhtaç yoksul ve eğitimsiz garibanlardı) ne yapacaklarını şaşırdılar. Mürşide Nine hakbilir insandı. Onların hâline de acıdı ‘Bak oğlum, günaha girme, can alma. Kedi deyip geçme onu da Allah yarattı’ filan diye ince yerinden vurdu.. Ondan sonrası malum. Pis işler yapan her üniformalı gibi ‘Teyze n’apalım, emir kuluyuz’ nakaratı.
Şu kul olmaktan bıkmadık gitti.
Devrim başarılmıştı.
Kediler kurtulmuştu.
Galip ve mağrur işimize koyulduk.
Kimimiz seksek oynadı, kimimiz elim sende.
Griler, çocuk ordusuna yenildi ve ‘Peki madem, sonra geliriz’ dediler.
Gelmediler.
Belediye işçilerinin arkasından Mürşide Hanım son sözünü söyledi »Galiptir bu yoldan mağlup dönen ».
Kendimizi çok iyi hissettik. Böyle bir etkisi var insanın üzerinde haksızlığa, kötülüğe birlikte karşı çıkmanın.
Galip, mağlup farketmez.


