
Bu kitap mı, uzun hikâye mi, anlatı mı her neyse kronolojik sırayla gitmeyecek okul tarih kitabı gibi. Bu benim içimden kopan dalgaların önüne takılacak, fırtınayla savrulacak. Her sabah kalktığımda ilk aklıma düşenle başlayıp, uykumda korkulu rüyalarıma esin olanla bitecek.
Bu gün eski bir gelin fotosuna bakıp, evlendiğimiz günü düşündüm Necati Doğru ile.
Sonra kendi gelin resmimi aradım tozlu kutular, cildinden iplikler fırlamış albümler içinde. Ağustos 31’di (diye başlardı ninem o tükenmez çocukluk hikâyelerine) günlerden, yıllardan 1970. Evlenmememiz için o kadar çok sebep varken evlendik. Okulu bitirmemiştik. İşimiz gücümüz yoktu. Paramız hiç.
Ailelerimiz katiyetle karşıydı bu evliliğe.
Benim anam sınıfsal nedenlerle, Necati’nin ailesi ‘ekmeğini yiyemeden tek erkek evladı’ ‘elin kızına’ vermek istemediğinden.
Arkadaşlarımız bile hafif tertip dalga geçiyordu evlenme kararımızla.
Gülşen diye bir kız vardı Necati’lerin bölümünde. Çok güzel bir kız.
Gözünü yükseklere dikmiş. Hayırlı değil, varlıklı bir kısmet bekleyecek.
Taşlıtarla’da gecekonduda yaşadığı biliniyordu.
Fakat hep çok şık giyinir, makyajı kusursuz gelirdi okula.
İyi arkadaştık üçümüz: Gülşen, Gül Mocan (Cüneyt Arkın’ın baldızı) ve ben.
Gülşen bana bir gün ‘Hale, Necati ile evleneceksin ama, hayatınızın sonuna kadar sinema parasını bile hesap etmeyi göze alıyor musun ki?’ diye sormuştu.
Kahkahalarla gülmüştüm.
Hayır, hayır aklıma bile gelmedi.
Sinemaya gitmeyiveririm. Aşığım ya!
Doğrusu Gülşen haksız çıktı.
Sinema parası hiç sorun olmadı aramızda.
Genelde para sorun olmadı.
Ondan başka herşey oldu.
Necati ile ilk kez Yenikapı’da tanıştık.
Subay lakabıyla andığımız Orhan adında bir arkadaşımız vardı.
Orhan Aydın 22 Şubat’ta askeri öğrenciymiş. Talat Aydemir’in darbe teşebbüsünden sonra okuldan atılmış. Psikoloji bölümüne girmiş öğrenci olarak.
Alanyalı’ydı Orhan. Ana baba öğretmen.
Onu çok seven bir de ablası vardı.
Orhan biraz tatlı-şımarıktı.
Orhan’ın deyzoğlu (öyle denirdi) Aykut Poturoğlu da benim İzmir’den şair arkadaşımdı. Hukuk Fakültesinde bir yıl okuduktan sonra tekrar üniversite yerleştirme sınavlarına girmiş ve her nasılsa Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girebilmiştim. Yukarıda da anlattığım gibi bizim bölüme genellikle kolej ya da İngiliz High School öğrencileri alınırdı. İngilizce bileceksin ki, edebiyatını okuyasın.
Bölüm Halide Edip Adıvar tarafından kurulmuş.
Bölüm başkanı Profesör Vahit Turhan’ın duvarında başı türbanlı, aksi suratlı bir fotoğrafı dururdu yazarın.
Vahit bey o fotoğrafın hikâyesini anlatmıştı. Savaş sırasında tüketim maddeleri karneye bağlanmış.
Halide hanıma karne çıkartmak işi de o zaman asistanı olan Vahid Turhan’a düşmüş.
Ne var ki müracaat formuna yazılmak üzere doğum tarihi sorulduğunda Halide hanım kıyametleri koparmış. Sonunda tahmini bir yıl yazmışlar.
Benim gibi bu bölüme nasılsa girebilmiş birkaç çocuk daha vardı.
Sanırım bizleri bir yerlere yerleştirmek istediler politik hesaplarla.
Demirel başbakandı o zaman.
Ben İzmir Kız Lisesinde öğrendiğimiz (!) ingilizce ile Chaucer, Shakespeare, Marlow, James Joyce filan okuyamayacağımı, okusam bile bişey anlayamayacağımı kavrar kavramaz İngiltere’ye gidip ingilizceyi o zamanki gazete iş ilanlarında yazdıkları gibi ‘bihakkın vakıf’ olacak şekilde öğrenmeye karar verdim. Ama para yoktu.
Benim de hayatımın gidişatını, bizi büyüten dede ve ninemden kalan küçük bir miras değiştirdi.
Devonshire bölgesinde Exeter diye bir kentte bir okula yazıldım.
Param az olduğu için idareli olmalıydım.
Uçakla gitmeyeyim dedim. Tren ucuz olur. Başladım tren bileti aramaya.
Biri Thomas Cook seyahat acentasına git sor trenle nasıl gidilir, uçakla kaç paradır öğrenirsin diye akıl verdi.
Thomas Cook Karaköy’deydi, otobüsle geçerken görmüştüm.
Tophane’deydim.
Aradan kestirme bir yol bulup Karaköy’e geçerim sandım. İstanbul’da yeniyim. Laleli, Yenikapı, Beyazıt, Sultanahmet’ten başka bir yer bildiğim yok.
Üzerimde ‘blazer’ dedikleri önden çapraz düğmeli lacivert ceket, saçlarım hâlâ lisedeki gibi örgülü.
Girdim ‘kestirme’ sandığım o sokağa. Onsekiz yaşındayım. Sudan çıkmış balığım.
Yolda ilerlerken bu sokakta bir tuhaflık olduğunu sezdim hemen.
Sokakta tek katlı evler vardı.
Pencerelerden içeri erkekler bakıp tuhaf seslerle ‘of anam!!!’ filan diye bağırıyorlar.
Sonra elli yaşlarında görünen şişman, saçları kınayla kızıla boyanmış bir kadın geçti yanımdan.
Eteğinin iki ucunu almış beline sıkıştırmış.
Selülitli kalın bacaklar kuyruk yağı gibi kıvrım kıvrım görünüyor açık kalan ön taraftan. Kadın bana bakıp : ‘Bana bak seni bu sokakta bir daha görürsem bacaklarını kırarım’ diye bağırdı.
Sonra kasketli bir adam, ceketi tek omuza asılı o da arkamdan ‘Bak velet, bu sokakta senin gibi yumurcakları sikerler.’ diye bağırdı.
Çok irkildim. Bu sözlere alışık değildim hiç.
O sıralar, Vasıf Öngören’in ‘Asiye Nasıl Kurtulur’ oyununu seyretmiştim Arena’da.
Buna benzer bir sahne vardı. O zaman kavradım bu sokağın bir ‘genelev’ sokağı olabileceğini. Hızla kaçtım.
Thomas Cook’u da bulamadım.
Okula döndüğümde arkadaşım Orhan’a (Subay) anlattım. ‘Yok orda öyle bir sokak. Olsa ben bilirdim’ dedi, ‘ben‘i çocukça bir şişinmeyle vurgulayarak.
Yemin billah ettim.
Gidip bakmış. ‘Haklıymışsın’ dedi ve onun gibi bıçkın delikanlının gözünden kaçmış o sokağı benim buluşumla ilgili sakil espriler yapıldı duruldu arkadaşlar arasında bir zaman. Tabii ben hepsini hak etmiştim.
Herşeyi herkeslerle paylaşırsan olacağı bu.
Sonra birgün Orhan o sokağın belediye tarafından kapatıldığını anlattı.
Meğer benim gibi çaylaklar, bazen de turistler sık sık o ‘kestirme‘ yolu gözlerine kestirirlermiş, Tophane’den Karaköy’e geçmek için.
Bileti nasıl nerden aldım hatırlamıyorum ama bir gün valizimle Sirkeci’den ismi hâlâ ‘Express Orient’ olan Şark Eskpresi’nde buldum kendimi.
Valizim çok, ama pek çok ağırdı içindeki kitaplar yüzünden.
Yalnız kerpiç kadar Redhouse sözlüğü yetiyordu zaten.
Bileti alırken sormuştum. ‘Aktarma var mı amca?’
Amca, ya bilmediği için attı kafadan ya da bu avanaklığıma bakmadan İngilterelere gitmeye kalkışmama kızıp kasıtlı yanlış bilgi verdi ve ‘Yok’ dedi, ‘Londra’ya kadar aktarma yok. Burda bineceksin Londra’da ineceksin’
‘Manş’ı nasıl geçeceğiz peki?’
‘Treni arabalı vapura yüklüyorlar!’
Hımmm. İyiymiş yaa!
Teşekkür edip biletimi kaybetmeyeyim diye annemin paramı, pasaportumu filan koymam için diktiği cepli kuşağa yerleştiriyorum.
Trende başka insanlar da var. Herkese anlatıveriyorum hayatımın hikâyesini.
Filolojiye girebildiğimi ama ingilizce öğrenmezsem başaramayacağımı anladığımı, dedemin ölümüyle biraz mirasa konduğumu filan.
Sonra yorulup uykuya dalıyorum.
Tren sarsılıyor ve duruyor. Uyandım.
Baktım kompartman tamamen boşalmış. Bir ben kalmışım. Yeni insanlar binmeye başlıyor. Köylü bunlar. Ellerinde, baş aşağı tuttukları tavuklar, horozlar ve bir de keçi..
Kadınlı, erkekli, çocuklu bir kalabalık ile, kompartımanı, hayvan kokusuna karışmış, kekremsi bir insan teni kokusuyla dolduruyor.
Hepsine ayrı ayrı gülümseyerek (terbiyeli bir kız olarak) ‘Merhaba’ diyorum.
Bir kıkırdama alıyor hepsini.
Sonra bilmediğim, anlamadığım bir dilde bağıra çağıra, arada sırada birbirlerine elle sataşarak konuşmaya başlıyorlar.
Hiçbir şey anlamıyorum.
Neyse, diyorum şimdi kondüktör gelir ona sorarım nerden geldi bu insanlar diye…
Kondüktör geliyor.
Aaa. O da değişmiş.
Biletimi uzatıyorum ve Türkçe sorular soruyorum.
O da Türkçe konuşmuyor.
Kompartmana İranlı bir adam giriyor. Azeri olduğundan dilimden anlıyor ve bana Türkiye hududunu geçtiğimizi, Türk personelin de yolcuların da Edirne’de kaldığını, şimdi Bulgaristan’da yol aldığımızı anlatmaya çalışıyor.
Korkuyorum. Ne sandım ki.
Başka bir ülkeye gidiyorsun. Başka ülkelerden geçerek.
Derin bir nefes alıyorum. Başa gelen çekilir!
Sonra Yugoslavya.
Tren daha sonra İtalya’ya giriyor ve yolcusuyla, personeli ile trende herkes İtalyanlaşıyor.
İtalyan oğlanlar benim yanağıma, burnuma dokunuyor. Ben utanıp tepki verince de gülmekten bayılıyorlar.
Kompartmanda bir de rahip var.
O hiç gülmüyor.
İngiltere’de öğrendiğim ingilizce Filolojide bir üst sınıfa atlamama yetti.
Ama o kadar.
İnsan kendi ana dilini bile hiç bir zaman hakkıyla öğrenemiyor.
Dil yaşayan ve değişen bir şey. Her gün yeni bir şey öğrenmek gerekiyor.
Fakat İngiltere’den döndüğümde, en azından artık Topkapı Garı’nda İstanbul’a inen o şaşkın ve özgüvensiz kız çocuğu değildim artık.
Avrupa kaldırımı çiğnemek bana bir şeyler eklemişti.
En çok da insanların birbirine – ve bana- ne kadar iyi davrandığını görmek o kadar şaşkına çevirmişti ki beni artık kolay kolay kimseye kendimi ezdirmeye pek niyetim yoktu. Avrupa’da yaşayan Türkler, hep zenofobi’den, [1] kendilerine Avrupa insanının ayrımcılık yaptığından yakınırlar.
Oysa bize en kötü davranan yine biziz.
Türkiyelilerin birbirlerine karşı gösterdiği kabalığı, bencilliği, üsttenciliği, sırttan bıçaklamaları, Avrupa’nın bir ucundan öteki ucuna kimseden görmedim.
Pardon kimseden görmedim yanlış oldu. Oralarda yaşayan başka Türkiyeli diasporadan başka kimseden.
Kıbrıs olayları sırasında bile Londra’daki Rumlar bize orda rastladığımız Kıbrıslı ve Türkiyelilerden daha dostça, daha nezaketli davrandılar.
Acıklı ama gerçek.
Elbette istisnalar vardı.
Hep oldu.
[1] Yabancı korkusu.


