Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XVI: başa dönüş

onlar artık burada oturmuyor -XVI: başa dönüş

22
0
041-1yd-koray_hale-onlar_artik_burda_oturmuyor_16_-_foto_by_yasin_vapur

Bu kitabın kendini yazmaya başladığı 2008 yılına dönüş yapmalıyım.

Fulya ile, üniversite yıllarında başlayan arkadaşlığın neden çözülmez bir kördüğümle tıkanmış olmasının Türkiye’de bugün mevcut ideolojik fay hattıyla ilgisi var çünkü. Yani bu sadece iki arkadaşın bozuşması değil.

Öyle olsaydı bir yemek kitabına bile girmeyi hak etmezdi konu.

 

Fulya ve eşi Tarık bana iyi davrandılar.

Evlerinde kalmak bana lojistik olarak uygun değildi. Buna rağmen bunu kabul edişim, Fulya’ya söz verdiğim ve o Amerika’da benim evimde kaldı diye kendisini borçlu hissetmemesi içindi. Fulya’nın aşırı ısrarına ‘hayır’ diyemeyişim de etken oldu elbette.

 

İstanbul’da kaldığım zamanlarda, genellikle Sultanahmet civarında makul fiyatlı bir otelde kalmayı yeğlerim.

Gitmeyi, görmeyi, ziyaret etmeyi sevdiğim yerler hep o civardadır.

Beni görmek isteyen arkadaşlarımın da kolayca ulaşabileceği bir yerdir.

 

© Yasin Vapur

 

2004’te Mavi Ev diye nefis bir otelde kalmıştım. Tam Sultanahmet Camii’nin arkasındaydı. Ramazandı.

Penceremden minareye asılı mahya görünüyordu:

‘Vatan sevgisi imandandır’.

İçim titriyordu pecereden her bakışta bu mesaja.

O zaman ‘vatan sevgisi’ denince, Türk olmak, Kürt olmak, solcu, sağcı bilmemneci olmak gelmemişti aklıma.

Herşeyiyle, günahıyla, vebaliyle bu toprakları sevmek, bu topraklar üzerinde yaşayan insanları sevmek diye alıyordum ben vatan sevgisini.

Belki naif bir şey ama, benim için bu böyle hâlâ.

Bu topraklar üzerinde yaşayan herkesi seviyorum desem yalan olur.

Oturduğu yerden nefret üreten gruplar, hizipler, ırksal ayrımlar cengelinde dolaşıp vatan böyle sevilir, “ya sev ya terket”, “en iyi kürt ölü kürttür” (Irkçı Amerikalıların “the best Indian -kızılderili anlamında- is a dead Indian” sözünden yürüttüklerini bile bilmeden), türban takanlar gericidir, takmayanlar ilerici filan zevzekliğini yapanlar ile, İslam dininden başka inanca hoşgörüsü olmayan ortodoks zahiri islamcıları sevmiyorum açıkçası.

Belki sevmem gerekir onları da.

Ama şimdilik vaziyet bu merkezde.

Daha fazla kemâle (!) erince belki.

 

Dostlukları paylaşan insanlar bazen farklı yollarda ilerlemeye başlar.

Oysa bazı dostluklar vardır ki kan bağı gibi kopmaz hâle gelebilir zaman içinde.

Nasıl anne-baba-kardeş ile aynı siyasi ya da ideolojik görüşü paylaşmak her zaman mümkün olamayabiliyorsa, çocukluk arkadaşlarınızla da olmayabilir.

Bu tür arkadaşlarım var benim de.

Onlar benden vazgeçinceye kadar da ben onlardan geçmem.

Sadakatim patolojik boyutlardadır.

Bu yüzden başım derde girse de zaman zaman, yapılacak bir şey yok.

Bazı şeyler göz rengimiz gibidir.

Değiştiremeyiz.

 

Yıllar önce bir antikacı yanında çalıştım ücretsiz.

Mustafa Orhan Kınacı adında bir Mevlevi dervişi, etrafındakilerce hafif tertip meczup sayılan biri. Ya da veli.

Mustafa Bey’le ilgili yazılarım çıktı daha önce.

Onu ve ondan öğrendiğim hayat derslerini bu kitap kapsamında tekrar anlatacağım.

Şimdi sadece onun dükkanında tanıştığım bir arkadaşımdan söz etmeliyim.

Hatice adındaki bu hanım kızımız tesettürlü, beş vakit namazında, son derece zeki, yetenekli gönlü geniş, kafası aydınlık biri.

Beraber çalışırken bana o kadar candan bir sevgi saygı ikram etmişti ki temasımız yıllarca devam etti.

Hâlâ da devam ediyor.

 

Bir gün inci gibi bir el yazısıyla bir kart geldi ondan : “Başımın tacı, gözümün nuru canım ablam. Size üzücü bir haberim var. Çok kıymetli pirimiz Mustafa Bey’i, elim bir trafik kazası neticesinde kaybettik. Başımız sağolsun.”

 

Hatice daha sonra Güzel Sanatlar Akademisini bitirdi. Doktora yaptı ve dünyaca ünlü bir hat ve minyatür ustası oldu. İstanbul’a her gidişimde buluştuk.

Hatice de Mustafa Bey de benim dinsiz olduğumu bilirdi.

Bu aramızda hiç sorun olmadı.

 

Bir de yatılı okuduğum lisede bir sınıf arkadaşım var.

Son derece kemalist. Yani başı bağlı kadınlara sinirlenecek ve İslam dini hayatlarında önemli yer tutan insanlara ‘gerici, takunyalı’ diyen banal bir kemalist. Oysa çok zeki ve iyi bir insan.

Bazen insanlar, içinde bulundukları çevreye kafalarının içiyle ‘araziye uyma’ durumuna düşüyorlar.

Belki ben hep göçebe olduğum ve bir de sorgulayan (bu iyi mi kötü mü bilemiyorum) bir kafaya sahip olduğum için, böyle bir insanlık durumunu yaşamadım.

Belki de insana rahat vermeyen, zulmeden, acı çektiren her şeye tepkili olduğum ve kendimi böyle koruduğum içindir, bilemem.

‘Doğru olan, aslolan budur’ demiyorum.

Ayten Alpman’ın söylediği Armanda Manzanero’dan uyarlama ‘Ne yapayım ben böyleyim’ şarkısındaki gibi.

 

İstanbul’da kaldığım sürede bu arkadaşımı görmemek sözkonusu olamaz.

İnsan kardeşini görmeden gider mi?

Nasıl buluşacağız?

Tek bir günüm kalmış İstanbul’da geçireceğim.

Haticem’i de görmeden gidemem.

 

Lise arkadaşım/manevi kardeşime telefon edip durumu anlattım.

Bugünü Hatice adında türbanlı bir arkadaşımla geçireceğiz.

Tuhaflık istemiyorum.

O da beni ne kadar seviyor ki kabul etti.

Hatice’ye bir şey söylememe gerek yoktu.

O her zaman en doğru olanı yapan zarif insanlardandır.

Sadece onu liseden bir sınıf arkadaşımla tanıştıracağımı anlattım.

O kadar.

Üçümüz Mavi Ev‘de buluştuk, ve inanılmaz keyifli bir gün yaşadık.

Eyüp Sultan‘a gittik. Fotoğraflar çektirdik.

Lise arkadaşım : ‘Pek hoş bir kız senin bu Haticen’ dedi.

Haticem de ‘Bir ablam vardı şimdi iki oldu’ diye sarılıp öptü ayrılırken ikimizi.

 

Bu anlamsız, mesnetsiz, kör inada endeksli, yapay ‘kültürler savaşını’ körükleyen zehirin panzehiri bu insanların sık sık bir araya gelmeleri olabilir diye düşünüyorum bazen.

 

Fulya ile sorunlar da bu ideolojik ya da dünya görüşsel fay hattından kaynaklandı.

Farketmediğim bir şey, zaman içinde Fulya’nın ve eşinin şimdilerde kibarca ‘ulusalcılar’ denen ırkçı, kemalist, darbeci sol görüşe angaje olmasıydı.

Arkadaşız ya, ben ne düşünüyor, hissediyorsam onlar da öyledir mutlaka diye düşünme safdilliğimden.

Oysa onlar bayağı reaksiyonerdi.

Fulya’nın arabasının penceresinden eğilip, çarşaflı, türbanlılara sözlü tacizleri, ilk anda şaka sanıp gülmeye çalıştığım, giderek tepki verdiğim davranışlardı.

Fulya bazen bir dükkana girip tabelasını neden Türkçe yazmadığı için dükkan sahibini haşlıyordu.

Ona anlatmaya çalıştım.

Bir, İstanbul kozmopolit yapıda yabancı turistlerin uğrağı bir kent. İş sahibi müşteri çekmek için daha evrensel kullanımı olan İngilizceyi bu nedenle tercih ediyor olabilir.

İkincisi de dükkan onun, senin o dükkanın tabelasını neden şöyle yazmadın deme hakkın yok ki.

 

Üstelik Fulya’cım bunu yaparken, bunu, bir vatanseverin yurduna borcunu ödemesi sanıyordu.

 

İngilizcedeki ‘devenin belini kıran son saman çöpü’ bir başka türbanlı arkadaşıma yaptıkları terbiyesizlik oldu.

 

Bu kızımızla da 2004 yılında uçakta tanışmıştım.

Kemoterapiden yeni kalktığım kel kafamdan besbelli olduğundan Kezban’ım bana kol kanat gerdi durup dururken.

Uçaktaki gençleri seferber edip valizlerimi taşıttı.

Beni gümrük kontrolünden geçirdi.

Çok becerikliydi. İş kadınıydı. Şirketi vardı.

 

Bundan sonra onunla da temasımız devam etti.

O da daha sonra Amerika’ya gelip yanımızda kaldı kısa bir süre.

 

Kezban ‘Hale Hanım, Türkiye’ye geldiğinizde sizi karşılayacağım, siz de benim evimde kalın’ dedi.

Bu evimde kalın belki çok yürekten bir kabullenme, sevgi saygı ikramı ama aslında benim için kolay değil.

Çünkü insanlara, hele sevdiklerime ‘hayır’ demek çok zor geliyor.

Oysa birinin evinde kalmak hareket özgürlüğünü oldukça kısıtlıyor tatildeki insanın. Gideceğin yerler, göreceğin insanlar hep ev sahibinin hayat tarzıyla sınırlanıyor.

Kezban beni havaalanında karşıladı ve elimdeki ağır eşyaları alıp evine götürdü.

Ben diğer kentlerdeki dostlarımı gezerken en gerekli eşyaları içeren minik bir valizle dolaşacaktım.

Fulya bu eşyaları Kezban’a bırakmamı istemedi. ‘Biz Tarık’la gider alırız Kezban Hanım’dan’ dedi.

Kezban Hanım’ın tesettürlü olduğunu söylememiştim Fulya’ya.

Önemli görünmemişti.

Değildi de.

 

Adresi verdim.

Gidip valizimi alacaklar.

Sonradan Kezban bana gözyaşları içinde kendisine ne kadar kötü muamele edildiğini anlatınca çok üzüldüm.

Kızdım da.

Tarık’ın tesettürlü ve çarşaflı kadınlara ‘Ninjalar’ diye ad taktığını görmek de çok irkiltti.

Ama tatil planı yapılmış, biletler alınmıştı.

Neyse ki Tarık -benden iyice huylandığından mı bilmem- bizimle tatile gelmedi.

Biz Fulya ile kitabın başında anlattığım Ayvalık macerasına balıklama atladık.

İyi de vakit geçirdik.

Sonradan yine dindar fakat son derece demokrat, hoşgörülü, insan sevgisi dolu bir arkadaşıma da kabalık ettiklerini görünce bu ilişkinin nereye gittiğini merak etmeye başladım.

Ama o kadar iyi vakit geçiriyordum ki, çocuklar gibi oyun bozulur korkusuyla fazla kurcalamıyordum durumu.

Fulya ve Tarık bana iyiden öte, sevgili ve saygılı davranıyordu.

Ne diyeyim, “siz dindar arkadaşlarıma kötü davrandınız, benden paso mu?!”

Belki!

Belki doğru olan buydu ama her zaman doğru olanı yapmak mümkün olmuyor.

Amerika’ya dönerken beni havaalanına getirdiler.

Oysa uçağım çok erken olduğu için bir gece önceden havaalanına yakın bir otelde kalmak istemiştim ev sahiplerimi sabahın köründe yollara düşürmemek için.

‘Asla!’ dediler.

Neyse, sarıldık, öpüştük, koklaştık.

Ben uçağıma bindim.

Arkamdan eller sallandı. Gülücükler üflendi.

Evime döndüm.

 

Fulya ile Tarık’a duygulu, yürekten teşekkürlü mektuplar yazdım.

Doğum günümüz iki gün arayla idi Fulya ile.

Evlerinde kaldığım sırada, hayatımda ilk kez pastalı, mumlu bir doğum günü kutlanmıştı benim için.

Hediyeler takas edilmişti.

Beyoğlu’nda, Degüstasyon Lokantası’nda Orhan Veli okuyup, papazkarası içmiştik.

 

‘Rü’yâ gibi bir yazdı. Yarattık hevesinle,

Her ânını her rengini, her şi’rini hazdan.’ [1]

 

dizesindeki gibiydi herşey.

 

Evlerinde konuk olduğum sırada bana ‘Bak arkadaş biz senin bu geniş açılı hümanist bilmemne ayaklarından hoşlanmıyoruz. Biz koyu Atatürkçüyüz. Bu bizim dinimiz. ‘ninja’ ve ‘takunyalı’ (özür dilerim bunlar onların kullandığı sıfatlar) dostlarını bizden uzak tut’ deselerdi durum farklı olabilirdi.

 

Kibarca bir bahaneyle ayrılırdım yanlarından, konukseverliklerine teşekkürle.

Yani belki bugün en can dostlarım arasında olmazlardı ama böylesine kangrenli kol gibi de kesip atmazdım onları.

Ya da belki onlar beni.

Hangi uçtan baktığımıza bağlı.

İlişkiyi teğel tutmaz bir yırtıkla koparan olayı da anlatayım bu Fulya faslı bitsin.

 



[1] “Geçmiş Yaz” şiirinden, Yahya Kemal Beyatlı, iç. “Kendi Gök Kubbemiz”, Yahya Kemal Enstitüsü Yay. 4, İstanbul Fetih Cemiyeti neşriyâtı 47, 3.b., İstanbul-1967, s. 138