
Amerika’ya döndükten sonra Fulya’yı telefonla aradım ve salimen vardığımı haber verdim.
Bana ‘önemli bir konu’dan söz etti.
Bir genç varmış Burak adında. Okula gitmek için desteğe ihtiyacı varmış.
Tabii edelim!
Tanıdık biri midir?
Yok Mine Kırıkkanat adında bir köşe yazarı önermiş bu delikanlıya yardım etmemizi.
Fulya ona yüklüce bir para gönderdiğini belirtti.
Bu beni biraz şaşırttı.
Çünkü parasal bazı sıkıntılar yaşadığını belirtmişti.
Ama tabii benim üzerime hiç vazife değildi.
Ben genelde insanlara elden para vermeyi biraz üsttencilik sayarım.
‘Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek’ düsturunu benimsemişimdir ihtiyaç sahiplerine yardım ederken.
Bu delikanlıya, okul için gerekli kitaplarını satın alması için bir kitap şirketinden kredi açtım.
Ne var ki, çocuğun Kırıkkanat’a yazdığı mektup beni biraz irkiltti.
İnsanların çıkar sağlamak için, birşeyleri olta ucunda yem olarak kullanması sevimsiz.
Fulya’nın bana gönderdiği hâliyle bu mektup şöyleydi:
<<<Merhaba Mine Kırıkkanat, yazılarınızı büyük bir dikkatle takip ediyorum. Ben cuhmuriyetci, Atatürkçü bir kültürde yetiştim…
Ben ……….. , yaşım 20. İstanbul’da üniversite okuyan bir öğrenciyim (kendimi çok fazla afişe etmek istemiyorum).
Girdiğim Ö.S.S’yi Türkiye 798. olarak kazandım …
İstanbul gibi bir kentte okumanın zorluğunu ve imkanlarını birlikte yaşıyorum ve fakat sosyal devletin geregi olan eşitlikten mahrum olduğumu düşünüyorum…Nedir mi bu eşitsizlikler ben burs almıyorum(sadece 180 tl başarımın gereği) ama birileri alıyor.Fetullahçılar alıyor öğrenci kardeşlerimin beynini yıkayarak,süleymancılar alıyor,pkk’nın siyasi zeminini savunan öğrenciler burs alıyor ama Atatürkçü,cumhuriyetçi,çagdaş,anti emperyalist bu ülke için gözünü kırpmadan ölecek insanlar malesef harcını yatıramayacak halde,okul kitaplarını alamayacak halde,gazete alamayacak halde,sinema,tiyatro,konser izleyemecek halde nasıl çağdaş olacağız?…İki ihtimal mi var bizler için? birincisi onur ve şeref kavramlarını hiçe sayarak onların emir eri olmak (fetullahın, süleymancıların, pkk’nın, akp’nin) 2. ihtimalse kör olmak ve öyle kalmak okumayan, düşünmeyen, idrak edemeyen, ya köle olmak ya da hiç olmak bu mu olmalı sonumuz ?
Benim babamın maaşına yüzde 1.83 zam yapan zihniyet benim harcıma yüzde 8 zam yapıyor .Aldığı bütün paraya borca yatıran ve kimseye eyvallahı olmayan bir babanın çocuğu olmaktan gurur duyuyorum lakin benim ülkemi yöneten insanlardan utanıyorum..Annem yaptığı el işlerini saatlerce bekleyerek halk pazarlarında satıyor onunla da gurur duyorum elbette…
Eylül ayında okullar açılacak ben kıyafet almayacakmıyım, ben kitaplarımı almayacakmıyım,ben harcımı yatırmıyacakmıyım,ben ulaşım,yemek gibi temel ihtiyaçlarımı karşılayamacakmıyım. Malesef hayır…
Onurumla çalışmayı düşündüm nerdeyse kapı kapı gezdim ama iş bulmak mümkün degil hele bu teget geçmeyen krizde..
Nazım Hikmet’in dediği gibi kaybedecek zincirimizden başka bir şeyimiz kalmadı…
SİZ BAŞARILI İLKELİ BİR BASIN ADAMISINIZ İLAN EDİN BU YAZDIKLARIMI…
Bu ülkenin ÇAGDAŞ,CUMHURİYETCİ ,ATATÜRKÇÜ insanları çıkıp bu duruma müdahale edemezmi..
Yeni nesli öğretmenlere emenat,cumhuriyetİ gençliğimize emanet etti büyük önder Mustafa kemal ATATÜRK.ben 2 3 yıl sonra öğretmen olacağım,ama Atatürkçü,CUMHURİYETCİ,ÇAGDAŞ ve onurlu, şerefli..
Haydi sesimi duyurun…
cep:……
………… >>>>>
*****
Ben de çalışarak okumuştum.
Hem de Türkiye’de çok sancılı bir dönemde.
Hem de kız başıma.
Hem de ailemden uzakta. Ama asla ben solcuyum, şucuyum, bucuyum bana yardım edin diye el açmadım kimselere.
Param olunca okula gittim olmayınca ne iş olursa yaparım dedim.
Bu delikanlıyla yazışmalarım sırasında ‘Çok kötü durumdayız, babam arabamızı satışa çıkardı’ yazdı bana.
Hımm, babasının arabası var.
Hımm ailesiyle yaşıyor.
Yurtta ya da pansiyonda kalmıyor.
Bu Kırıkkanat mektubu canımı sıkmakla beraber yardım edecektim genç arkadaşa.
Yine de Fulya ile paylaştım bu konudaki sıkıntılarımı.
Atatürkçülük (ya da başka bir şeycilik) en iyi, en soylu bir düşünüş ve yaşayış biçimi olsa bile (ki değil) bunu çıkar sağlamak için kullanan bir insana saygı duymak zor.
Ayrıca çocuk Türkçe öğretmeni olacakmış.
Ben fizik bilimcisi olan ve Yale’den burs teklifi alan bir çocuğumuzu destekledim.
Türkçe öğretmenliğini küçümsemiyorum elbette.
Nasıl küçümseyeyim.
Yıllarca öğretmenlikten ekmek yedim.
Ama Türkiye’de bir Türkçe öğretmeni eksik olursa da kıyamet kopmaz.
Hele mektuplarını ‘saygı ve hürmetlerimle’ diye bitiren bir Türkçe öğretmeniyse.
Bırakırsın okulu, çalışırsın, sonra bakarsın bir çaresine.
Her Fethullahçı devletten burs alıyor diye bir durum yok.
Burada görüyorum onları zaman zaman.
Geceleri ofis temizliği yapan şirketlerde çalışıp gündüzleri okula gidiyorlar.
*****
Fulya ve Tarık ile aramızdaki uçurumu daha da belirginleştiren olay televizyonda Levent Kırca adındaki bana hiç komik gelmeyen komedyenin, ırkçı espriler yaptığı şovu seyrederken rahatsızlığımı beli etmem oldu.
Ev sahibem ve eşi katıla katıla gülerken ben oturduğum yere raptiye saçılmış gibi kıpır kıpır kıvranıyor, dakika başı ya mutfağa su almaya, ya da tuvalete gidiyordum.
Fulya sonunda : ‘Suyu bir sürahiye doldur da kalkma bari Halecim’ dedi.
Bu gidiş gelişlerin asabi bir kıvranış bile olduğunu farketmeyecek kadar beni terkide sanıyor.
Ve evet Fulya ile ‘dostluğu’ bitiren son olaylar buydu.
Sen sağ, ben selamet.
Burada bu olayın sözünün edilmesinin sebebi, belirttiğim gibi ülkemizdeki yapay, ayrımcı, sözüm ona ‘kültür savaşı’nın ne kadar uzlaşmaz boyutta olduğunu anlatmak içindir.
Dedikodu olsun diye değil.
Uzakta yaşamam nedeniyle bu işin bu kadar habisleştiğini fark edememişim.
Daha sonra Kırıkkanat’a mektup gönderen bu delikanlıyla yazıştık.
Fulya’nın ona kızgın olduğundan ve artık yardım etmediğinden yakındı.
Ben de başkalarının yardımıyla yaşamanın onur kırıcı, güdük bir hayat biçimi olduğundan, kendi ayakları üzerinde durmanın erdeminden filan söz ettim.
Okudu mu, okuduysa ne düşündü bilmiyorum.
Fulya bu yazışmalardan sonra bana ‘artık seninle görüşmek istemiyorum.. vesaire’ diyen bir e-posta yazdı.
Ne kadar sevindiğimi, rahatladığımı anlatamam.
‘Çok şükür ohh’ nidam okyanus ötesinden duyulabilirdi.
Aksayan ve beni mutsuz eden, gönlüme, kafama yatmayan ilişkilerde karşı taraf resti çekti mi çok seviniyorum.
Ben bunu yapmakta zorlanıyorum çünkü.
Onca paylaşılmış güzel şey, onca anı varken nasıl dersin birine ‘hadi arkadaş tak sepeti koluna herkes kendi yoluna.’
Denir denmesine.
Dediğim de olmuyor değil ama mutsuz ediyor beni.
Son derece yapay bulduğum bu ideolojik, dini dogmalarla şekillenmiş bölünmelerde genel tavrım, ‘Aman lütfen kimseyi taciz etmeden yaşamak istiyorum.
Atatürkçünüz de, Müslümanınız da, Marksistiniz de, başkalarına rahatsızlık vediğiniz yerden öteye geçmeyiniz. Geçecekseniz de benden uzak durunuz.’
Bu konuda ben yalnız değilim.
‘Silent majority’ denen sessiz çoğunluk da aynı duygularda.
Artık mangalda kül bırakmayan, laiklik elden gidiyor diye toplumda terör yaratan Atatürkçülük, her söze Marks, Lenin, kahrolası emperyalist güçler, işçi sınıfının kutsal savaşı filan diye başlayan solculuk ve ‘herşey Kuran’da yazılı, başka kitap okumaya gerek yok, İslamın şartlarına göre yaşamazsan canını okurum’ diyen dinbaz zorbalığa kimse pabuç bırakmıyor. Hatta böyle başlayan yazıları da sonuna kadar okuyan yok.
Birinizi okuduk mu hepinizi okumuş oluyoruz sanki.
İngilizcede bir söz var : ‘What makes you different, also makes you the same’ [1]
Türkiye’de düşünme metodolojisi defolu sanki.
Herşeyi evrensel doğruların dışında algılıyoruz.
Bunun sebebi din mi, yoksa feodal ilişkiler mi bilmiyorum.
Ya da sanayileşme sürecine geç girişimiz mi?
Tepeden inme bir garplılaşma telaşı mı?
Ne tam anlamıyla Batıya ne de Doğu’ya ait olmamamız mı?
Hep bir kimlik krizi yaşıyor olmamız mı?
Bir ayağı Avrupa’da olan Tanzimat elitinin ve bunun devamı olarak da Cumhuriyet rejiminin elit ailelerinin iyi eğitim görmüş çocukları dışındaki aydın(ımsılar) -ki kendimi bunlara arasında bile görme hakkımın olmadığını düşünüyorum- sanki bir filin bir tarafını yakalamış fili tanımlamaya çalışıyor. Bütünlükten yoksun bir bakışımız var dünyaya. Bunu, üyesi olduğum 68 kuşağında da gördüm.
Herkesin gündemi farklıydı o zamanda.
TİP vardı önce, sonra kırk bir buçuk ayrı gruplaşma oldu.
Bir yığın kavram kargaşası.
Herkes birbirine kızgın ve herkes ötekilerin tamamen yanlış olduğunu savunuyor.
Başka ülkelerde de bu böyle mi bilmiyorum. Belki toplumların gelişme sürecinde kavramda birliktelik kolay gerçekleşmiyor. Kuramlar üretiliyor. Biraz da hızlıca.
Nedir birinci derecede önemli sorunu Türkiyelinin.
Bugün bildiklerime, okuduklarıma gözlemlediklerime bakarak önce şu Kürt-Türk ayrımının en önemli sorun olduğunu sanıyorum.
Cumhuriyetin yanlış bir temel üzerinde yapılandığını düşünüyorum.
İki çokhalklı bir ülkedeyiz.
Daha kötüsü Türk olmayan bir halka sen Türksün. O kadar! Kes sesini. Otur oturduğun yerde denmiş.
Oturmamış.
Ben de olsam oturmam.
Yalapşap çabuk bir yığın kutsallar icat edilmiş.
Tabular.
Zaten mevcut olan dini tabulara bunlar eklenmiş.
Aziz Nesin bir ziyaretimde:
‘Türkiye insanı bir üçgen içinde hapis demişti. Köşelerinin birinde günah, diğerinde ayıp, üçüncüsünde ise yasak bulunan bir üçgen. Kıpırdadıkça bir köşeye çarpıyor kafamız. Bazen bir köşenin açısı biraz genişliyor ama o zaman da diğer ikisi daralıyor. Çünkü bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir. Bu değişmez.’
O zaman bir şey anlamamıştım ben bu sözlerden.
İslamın geriletici bir etkisi olduğu kuşkusuz.
İslam diğer İbrahim dinleri gibi kontrol etmek üzerine kurulmuş bir kurum.
Nasıl ve ne zaman yemek yiyeceğinden, nasıl cinsel birleşme yapacağına kadar kurala bağlamış herşeyi. Örneğin Müslümanlar seviştikten sonra derhal kalkıp gusül abdesti almak zorunda. Buna o kadar şartlandırılmışızdır ki, artık dine inanmayan, hatta ateistlerin bile pek çoğu bu konuda takıntılıdır.
Sevişme fiili bittiği anda (oysa sevişme bitmemiştir orgazm ile) atarlar kendilerini banyoya.
İnsan bu kadar kontrol edilmek için yapılmış bir organizma değil.
Avrupa bunu savaşlar, katliamlarla öğrendi.
İslam hâlâ direniyor.
İslam iktidar olmak zorunda.
Çünkü insanların gönül rızasıyla bir Müslümanın hayatını yaşaması pek mümkün değil. Hele bu çağda.
İslamı bir ideoloji olarak yaşatmak isteyenlerin tek şansı insanlarını çok küçük yaşta, gediksiz bir dini eğitimden geçirmek ve onlardan iman sahibi değil (bu özgürlük ister) müritler üretmektir. Sorgulamadan itaat etmeyi öğrenenler. Bu eğitim asla gönül rızasına dayalı değildir. Gönül rızasıyla yapılan eğitimde soru sorulur sürekli olarak.
Kuran kurslarında görürsünüz çocuklar transa geçmiş gibi sallanıp arapça bilmedikleri hâlde kendilerine Kuran ezberletilir.
Zihinsel uyuşma hali ortaya çıkar. Çocukken bir sözcüğü durmadan tekrar ederek garip bir oyun oynardık.
Örneğin kalemkağıt derdik yüzlerce defa.
Bir süre sonra ne dediğimizi anlamaz olurduk.
ka-le-m-ka-ğı-t.. ğıt- malem-ka-ka…
Deneyin bakın.
Budistlerin bir bölümü Nam Myōhō Renge Kyō (南無妙法蓮華經) sözünü tekrarlar meditasyon sırasında.
Sanskritçe kökenli bir söz olduğu ve ‘kendini adamak’ anlamına geldiği söyleniyor.
Burda da amaç zihni susturmak ve ‘nothingness’ (hiçlik varlığı-izah edilemeyen) denilen o varlığın eridiği noktaya varmaktır. Ama bu bireyin iradesine bağlı olarak yapılır.
Kimse bunu yapmanız için bebek yaşınızda zorlamaz sizi.
İslamın, iktidar heveslisi sünni yorumunda, bireyin kontrolü ön plana çıkıyor.
Ya da benim gözlemim budur.
Şartlanan beyin düşünemez, sorgulayamaz oluyor.
Sorguladığınız yerde günah köşesine çarpıyor kafa.
Bu İslama özgü bir şey değil.
Kontrol etmek isteyen her din, ideoloji, siyasi sistem bunu yapmaya çalışır.
İstisnasız.
Kutsallar icat ediyor.
Korkutuyor.
Tabular yaratıyor.
İslamın baskısına karşı Türkiye’de zorlama bir Garplılaşma şartlanması başlatıldı.
Önce Tanzimat’la.
Daha sonra Kemalist ideoloji ile hep yapılan aynı. Toplum mühendisliği.
Bolşevikler de yapmaya çalıştı.
Hitler de.
Katolikler de.
Hiç biri başaramadı.
İnsan aklını, ruhunu dizginleyemezsiniz.
Tek tipleşecekse de (bazı ilkel kabilelerde olduğu gibi) bunu korkudan değil gönül rızasıyla, rol modeline bakarak yapacaktır.
O fotoğraftaki gibi ‘Heil Hitler’ selamı vermeyen, kollarını göğsü üzerinde kavuşmuş taşa saplı bir kılıç gibi dimdik duran birisi hep olacaktır.
İnsanlık o gelgeç diktatörleri değil o tek adamı izleyerek gelişiyor.
Hristiyanlığın en şaşaalı zamanı, ruhbanların Engizisyon mahkelemelerinde insanları çarka gerdiği, kazığa bağlayıp ‘heretic’[2] diye yaktığı dönem değil, Mikelanj’ın Davut heykelini yarattığı, Sistin Kilisesi’nin kubbesini ölümsüzleştirdiği andır.
İslam ne yazık ki ortaçağını yaşıyor.
İslamın yoksulun, zihinsel gerinin, cahilin dini olması ona iktidar hırsı veriyor. Zorlanmadan kim Müslüman olmak ister ki.
Ben istedim.
Sevmedim.
Beş vakit ibadeti şart koşuyor.
Ya 25 vakit yapmak istiyorsam?
Ya bazı gün beş, bazı gün onbeş vakit, bazı gün de hiç ibadet yapmak istemiyorsam.
Bir yığın güzel, faydalı sebep sayıyorlar bu rejim için.
Sabah namazı insanları erken kaldırmak içinmiş mesela.
Ne güzel!
Erken kalkmak fena mı?
Üniversite öğrencisiyken İngilizce dersi vererek geçimimi sağlamaya çalışırdım.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde asistan bir öğrencim vardı.
Sabah erken saatte buluşmaya karar vermiştik.
Sonra o işine, ben de okuluma gidebileyim diye.
Saat 7’de İTÜ’nün Maçka binasında olabilmek için Laleli’den sabahın 5’inde yola çıkardım üç kuruş para için.
Öğrencim olan asistan hep geç gelirdi.
Oturur beklerdim odasında.
Fakat o beklediğim saatin parası bana ödenmezdi.
Bir gün sordum ‘Daha geç saatte buluşmak ister misiniz’ ‘Yok, olmaz !’ dedi.
Sabah namazına kalkarmış erken.
Eee? İyi işte, demek namaz amaçlarından birini gerçekleştiriyor.
Peki o kadar erken namaza kalkıp, namazını kılan Müslüman öğrenci neden derse geç geliyor? Namazdan sonra yatıp uyurmuş da ondan.
O hâlde sabah namazının o kadar erken saatte olmasının akla değer bir gerekçesi yok.
Bir de şöyle düşünün. İlahi’ye yakın olmak istediniz. İnancınız var ama tam ne olduğunu bilemiyorsunuz. Kafanızla eremeyeceğiniz bir bilgi kaynağı var oralarda bir yerlerde.
Birden huşu içinde secdeye varıyorsunuz. Kimse size sevaptır, günahtır, şu kadar rekat namaz kılacaksın, kılarken şu duaları mırmır mırıldanacaksın bilmediğin bir dilde dememiş.
Oruç mesela. Geçenlerde MIT’te bir geriatri uzmanı, oruç tutan insanların daha sağlıklı olduğu üzerine bir araştırmasını yayınladı. Kobaylar üzerindeki deneyler oruç tutan kobayın, tıkım tıkım tıkındırılan kobaya göre yüzde 40 daha uzun yaşadığını göstermiş. Demek oruç harika birşey.
Ama bakın oruç tutmak için insana yapılan eziyete.
Önce tatlı uykundan berbat bir davul sesiyle koparılıyorsun.
Sonra olmayacak bir saatte patlayacak kadar yemek yiyorsun.
O dolu mideyle tekrar uykuya.
Bütün gün horlaya horlaya uyu.
Sonra iftar saati geldi diyor sana din.
Orucunu boz bakalım.
Oysa ben İlahi’ye yakın olmak için girdiğim trans sırasında açlığımı hissetmediğim için oruç tutmak isterim. Saatler gelmiş geçmiş, sabah olmuş, kuşluk vakti ermiş.
Nazım’ın Vera’ya yazdığı şiirdeki gibi :
İçimde mis kokulu
kızıl bir gül gibi dururken zaman.
Ama bugün cumaymış,
yarın cumartesiymiş.
Çoğum gitmiş de azım kalmış.
Umurumda değil
Dinlersiz olamayız biliyorum. Tapınma ihtiyacıyla doğmuşuz. Ne var ki bazen ihtiyaçlar zapteder varlığı. İhtiyaç olmaktan çıkar, efendisi olur insanın, varlık ise o ihtiyacın kölesi.
Orda başlıyor işte patoloji. Afyon gibi. Önce hoştur, biraz da boştur kafa bulmak.
Sonra alır dizginleri eline. Belki Marks’ın ‘Din kitlelerin afyonudur’ sözü bunu anlatmak içindi.
Londra’da öğrencilik yıllarında Soho’da bir duvar yazısı gördüm. ‘Revolution is the opiate of the Intelligentsia.’[3] O zaman katıla katıla gülmüştüm. Oysa şimdi kendine ‘solcu’, ‘Marksist’ ‘Leninist’ bilmem ne diyen insanlara bakıyorum Türkiye’de. Sorgulamadan bir ezberi yaşayıp duruyorlar. Hayatlarından memnunlar üstelik.
En azından sabahın 5’inde kalkıp abdest al, namaz kıl, dua oku yok.
Yani bu dinler daha insaflı.
Sanırım benim derdim dinle değil.
Din ya da ideoloji ile zorum yok benim aslında.
Bunların örgütlenmesi ve insanı esir almasıyla zorum.
Çünkü taa derinlerimde bir yerde bis ses var bas bas bağıran ‘kimse sana İlahi’yle ne zaman ve hangi dilde ve kaç rekat yatıp kalkarak hasbıhal edeceğini söyleyemez’ diye.
Çünkü ben İlahi’nin baş yapıtıyım.
Eski dille şaheseriyim.
Ben derken sen de demek istiyorum.
İnsan demek istiyorum.
Şaheserler, çorabı yırtık bir imam efendinin arkasına takılıp yerlerde sürünmez.
Bir kaç yıl önce Datça’da tatil yapıyordum.
Çok güzeldi.
Sabahın 4’ünde kalkıp tekneyle Caretta caretta denilen deniz kaplumbağalarını seyre gidiyorduk.
Tekne kanallar arasından süzülürken güneşin ilk ışıkları binlerce yıllık kaya mezarları arasından sızıyordu.
İnsanın ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu farkettiği ender anlardan.
İnsan hayatının ummanda katre olduğunu da.
Günlerden cumaydı.
Maneviyat çalmıştı kapımı.
Bildiğim tek dinde ibadet etmek istedim.
Onunla münakaşa etmeyecektim.
Teslim olacaktım.
Teslim olmak ihtiyacındaydım.
Debelenmekten yorulmuştum işte.
Camiye gittim.
Cuma namazı kılınıyor.
Eh biliyorum erkek kadın bir arada ibadeti yasaklamış Arabın dini meret .
Olsundu.
Şaman kalsaydık iyi olacakmış.
Bir ağaca dönüp ibadetimi yapardım.
Ya da kanalda nazla hışırdayan sazlıklara.
Camiye geldiğimde baktım cami tıklım tıklım erkek dolu. Caminin içi de, avlusu da.
Kadınlar cami duvarlarının dışında.
Mantolu, siyah başörtülü sefil bir dişi kalabalık.
Alınlarını o tozlu kaldırıma koyup koyup kaldırıyorlar.
Ritimsiz, müziksiz, evrenle uyumsuz.
Allahü… bilmem ne tü.. diye hıslayarak..
İçimi inanılmaz bir öfke sardı.
Her birini omuzlarından yakalayıp sarsmak istedi içimdeki asi.
‘Sizi bu pis kaldırıma başınızı koymaya layık gören dine neden inanıyorsunuz ha! Aptal mısınız?’
Öyle birşey yapacak kadar aptal olmadığıma şükrettim.
Herhalde linç edilmek için davetiye çıkarmış olurdum.
Beni linç edenler Allah’a secde eden bu kalabalık olurdu ve gerekçeleri de ‘Dinimize hakaret etti de ondan yolduk saçlarını’!
Yani yine onlar Allah’a ve dine hizmet etmiş kabul edilirdi.
Ben de zındık, günah kumkuması!
Oysa ben İlahi ile hasbihale gitmiştim.
[1] Sizi başkalarından farklı kılan neyse aynı kılan da o. Yani başkalarından farklı olduğunuzu sanıyorsunuz ama değilsiniz.
[2] Bir dinin yada topluluğun inaçlarına ters düşen inançlara sahip kimse.. Kafir.
[3] Devrim aydınların afyonudur.


