Bu satırları okuyanların Fulya’nın kötü biri olduğunu düşünmesinden korkarım.
Büyük haksızlık olur bu.
Çünkü değil.
Herkese yardım etmek isteyen, sokak kedilerini, köpeklerini beslemek için binbir sıkıntıya giren bir insan neden kötü olsun ki.
Çok düşündüm, iki uca gittim geldim.
Çok iyi biri ama kötü şeyler yapan çok iyi biri.
Kızgın biri.
Annesine kızgın, iki erkek kardeşine kızgın, kızına, kocasına kızgın, ölmüş babasına kızgın. Vasat Türkiyeli’nin hıncıyla yoğrulmuş. Mayayla kabarıp pişerek ekmeğe ulaşamamış. Ağaç olmuş, tomurcuk vermiş, çiçeğe meyvaya duramamış.
Yani hepimiz gibi.
Ona akıl verme kibirine kapılmasaydım belki bana da kızmış olmayacaktı.
Verdiğim akıl biraz iradem dışı fırladı gitti ağzımdan.
Fulya’nın annesi Mediha Hanım parkinson hastası.
Başka sağlık sorunları da var.
Mutsuz bir evlilik yapmış kendisini sevmeyen despot bir subayla.
‘Üst rütbeli pederimin yanında subaydı rahmetli. Komutanına yakın olmak için benimle evlendi’ diye anlattı.
Evlenmek en iyi şartlarda bile sorunlu bir beraberlik.
Bir de sevgisiz ise.
Bir de 1940’larda bir askerle ise.
Babamın da üyesi olduğu o kuşak subaylarda Allah kompleksi vardır.
Küçük büyük bilumum dağları hep onlar yaratmıştır da sıra ormanlara gelmiştir.
Biraz da elleri yüzleri düzgünce iseler.
Fulya iki erkek kardeş arasında sıkışıp kalmış.
Birinde ciddi kişilik bozukluğu var, diğeri ise üstün zekalı.
Her şey üstün zekalıya göre endekslenmiş.
O en iyi okullara gitmiş, aile o okusun diye seferber olmuş.
Fulya balerin olmak istemiş oysa. Vücudu da müsait.
Aile ‘yok’ demiş. ‘Abin filanca okula gidecek’.
Abi dedin mi akan sular durmuş, göller kurumuş.
Fulya’nın iki özelliği var ki dengeyi bir miktar korumasına yardım ediyor.
Birincisi folklorcü.
Dans ederken gerçekten kendini veriyor.
Biz Türkler pek vücudumuzu müzikle hareket ettirebilen bir toplum değiliz.
Karadenizliler hariç dans hayatın bir parçası değildir.
Bunun sebebi din mi bilmiyorum.
Din ise Lazlar neden böyle değil.
Bilmem, belki Pontus’tan bugüne uzanan kollektif bellektir.
Toplumlar hiç bilmedikleri zamanları hatırlar.
Örneğin ben dansı çok sevdiğim ve ruh sağlığı için vazgeçilmez olduğuna inandığım hâlde vücudum hiç yatkın değildir dansa.
Biraz eğilip bükülmezimdir.
Oysa tanrısal bir özellik hissederim müzikle harekette.
Belki Aleviliğe ve Mevleviliğe ilgimin bir ucu burdadır.
Fulya’nın diğer bir özelliği de fiziksel olarak güçlü olması ve yorulmamacasına çalışabilmesidir.
Bahçede ot yolar saatlerce.
Orayı siler burayı temizler ama bunu ahenkle yapamaz danstaki gibi.
Sanki birilerinin kafasını kopartıyor gibidir.
Birilerinin saçlarını yoluyordur.
Kızgınlığıdır temizliği yapan, dinmeyen öfkesi.
İstanbul’a yakın bir köyde bir dağ evleri vardır.
Hafta sonları hiç üşenmeden bir yığın yiyecek alınır oraya gidilir.
Oraya gidilince dağda yürünür, dağ havası içe çekile çekile sanırsınız değil mi?.
Yok.
Fulya temizlik yapar, otları yolar, Tarık da yemek pişirir.
Birbirlerine kırgınlar ya da kızgın, ya da her ikisi birden.
Ama ayrılamazlar.
İkisinin ayrı ayrı var olması mümkün değil sanırım mali açıdan.
Ya da buna inandırmışlar kendilerini.
Ev bark ayırmanın zorluğu yüzünden devam eden çok evlilik gördüm ben çevremde.
Fulya ile Tarık’ın hâli vakti yerinde aileleri var oysa.
Ama evlilik denen bu cehenneme zincirlemişler kendilerini.
En ufak bir tartışmada hissedersiniz yaklaşan fırtınayı.
Sanırım anlaştıkları tek konu Kürtlere duydukları öfke ile Atatürk putperestliği.
Türklük diye bir nitelik var. Her şeyden önemli nedense?
Nerdeyse ayrı bir boyut.
İlk anda bunu hissetmedim.
Ya da hissettim de şaka sandım.
Arkadaşlarım arasında bulunan tek tük Türk şovenistlerini hep espri yapıyor sanmışımdır.
‘Hay allah, çok alemsin, git be, aman ne komik, hahhhahahha.’
Ta ki bunun şaka olmadığını anlayıncaya kadar.
Siyahlardan nefret eden Amerikalılar tanıdım.
Özellikle Güney’de.
Bunların çoğu bunu gizlemeyi seçiyor.
Toplumun gelişme sürecinde ulaşılan aşamada bunun yerinin kalmadığının, sakillik olduğunun farkındalar.
Fakat görev sırasında rastladığım bazı eski kolluk kuvvetleri üyeleri, askerler harbi ırkçı sözler sarfediyor, kötü, rahatsız edici şakalar yapıyorlardı.
Onları da dinlerken şaka mı yapıyorlar acaba diye merak ettim.
Yok ama böyle şaka gerçek olmak zorunda.
Irkçı bir toplumda ve ailede büyüyen insanların bundan etkilenmemesi çok zor olmalı. Çocuklar, özellikle anne-babalarını seven çocuklar onlara öykünür.
Sevgi doğarken yanımızda taşıdığımız bir duygu.
Nefret öyle değil.
Onun öğrenilmesi gerekiyor.
Çocukken, İzmir’de, ninemin yaşadığı Urgancı Apartmanı yalıydı.
Deniz çok güzeldi. Başka mahallelerden yüzmeye gelirdi çocuklar bizim denizimize.
Gelenler arasında Rıza Bey Aile Evi’nde yaşayan bir Roman ailenin çocukları da vardı.
Daha önce hiç Roman görmemiştim. (O zaman Roman denmez çingene ya da kıpti derlerdi)
Çok ilgimi çekerdi bu güzel, yüksek sesle konuşmaktan, sövmekten korkmayan, duygularını kitlemeyen insanlar.
Kahkahaları o kadar hakikiydi ki neye güldüklerini bilmeden ben de kahkaha atardım.
Çok güzel şarkılar söyler, dans ederlerdi.
Göbek atarlardı yani.
Her şey yakışırdı onlara.
Her şey güzeldi onlarla.
Işıl ışıldı.
Ne var ki bizim denizimize yüzmeye geldiler mi hepimiz denizden çıkardık.
Evet ben de.
Neden mi?
Bilmiyorum.
Ben ötekiler çıkıyor diye çıkıyordum.
Onlara birileri Romanlar girince deniz ‘mekruh’ olur diye öğretmiş.
Bazen bir şeyleri öğretecek bir ailesi olmaması lehine çalışıyor insanın.
Bu Romanlar da bize mesafeliydiler o zamanlar.
Hiç Roman arkadaşım olmadı.
Gönül adında bir ilkokul sınıf arkadaşım vardı. Onun annesinin Roman olduğu söylenirdi.
Fakat yerleşik bir aile oldukları ve babanın devlet kapısında işi olduğu için bu konu pek ön planda değildi.
Türkiye’de onlara ‘çingene’ ya da ‘kıpti’ demiyor artık çoğunluk, ki bunda Romanların toplumdan ısrarlı saygı talebi önemli rol oynamış.
Umut verici bir gelişme.
Bu Roman kompleksinden birazcık olsun kurtulunmuşa benziyorsa da, son zamanlarda yeniden başlayan romanlara yönelik saldırılardan, o önyargının hortladığı anlaşılıyor.
Gönül benim en iyi arkadaşımdı o sıra.
O kadar ki aynı ‘oğlana’ aşıktık.
Evet birlikte.
Kıskançlık filan yoktu.
O çocukla ilgili gün düşleri kurar birbirimize anlatırdık sırayla.
Çocuğun adı Alev’di.
Alev ile evleniyoruz (önce Gönül sonra ben) ve İzmir Kız Lisesi binası (ki hayallerde bizim şatomuz) yaşıyorduk (yine önce Gönül sonra ben)
Alev’e sanırım bütün okulun kızları aşıktı.
Temiz pak bir çocuktu.
Subay çocuğu, çalımlı.
Alev ise okulun en güzel kızı olan Bilge’ye aşıktı.
Evet Bilge Göksel’e.
Bilge ile yakın zaman önce yeniden bağlantı kurduk. Bu satırları yazarken onunla görüşme planları yapıyoruz.
Gönül’ün annesi o kadar zalim ve kötü bir anneydi ki birbirlerine o kadar benzemeseler üvey ana sanırdınız.
İlkokulu bitirdikten sonra Gönül ile ayrı okullara yazıldık.
Ya da o okula yazılmadı bilmiyorum.
Fakat sokakta görünce benimle konuşmaz oldu.
Ama neden? En iyi arkadaş değil miydik birbirimize.
Benden gözlerini kaçırıyordu karşılaştığımızda.
Çok üzülmüştüm o zaman. Sonra biri Gönül ‘meşin etekliler skandalı’na karışmış dedi. Ne olduğunu anlamamıştım ama iyi bir şey gibi gelmemişti. Sonra okulun hayhuyu içinde unuttum onu.
İnsan en iyi arkadaşını unutur mu? Unutur çocuksa.
Çocuksa her şey mümkündür.
Rüyalarda uçmayı pek doğal bir şey kabul ettiğimiz zamanlardır çocukluk.
Her şeyin hayat memat meselesi olduğu zamanlardır çocukluk ve bir anda o hayat memat meselesinin ne olduğunu hatırlayamadığınız büyülü günlerdir çocukluk.
Ama geçer gider.
Uzak, egzotik bir tatil beldesi olamadı benim için Türkiye.


