Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XXI: deli ile veli

onlar artık burada oturmuyor -XXI: deli ile veli

23
0
045-1ymem-koray_hale-orada-XXI-deli_ile_veli-jezabel

Urgancı Apartmanı’nın sahibi Hakkı Urgancı adında zengin bir adamdı. Hisarönü’nde, urgan satan bir dükkanı vardı. Herhâlde soyadı burdan geliyordu. Belki urgancılık aile işletmesiydi.

Evin kirasını dükkana götürürdük. 27 lira.

Vicdanlı bir adamdı Hakkı Bey. Kirayı hiç arttırmazdı.

Ödeyemeyenleri de taciz etmezdi.

Zaten eninde sonunda öderdi herkes. Avantacılık yoktu pek apartmanın kültüründe.

Borç alınır, borç verilirdi senetsiz sepetsiz.

Hepsi ödenirdi.

Apartmanın avlusunun cümle kapısına yakın köşesinde bir mekan vardı.

Şimdi bakıyorum bir çok evin mutfağı ya da banyosu bile daha büyük o mekandan. Camlıydı. Sanki bekçi kulübesi gibi bir şey yapmışlar.

Tek göz odacık. Nizamiyelere benziyordu. Yerler ahşap döşeme. Duvarlar da. Boş dururdu. Çocuklar saklambaç oynarken saklanırdı.

Bazen de kızlar evcilik oynarlardı.

Birgün bir kadın çıkageldi.

Eb’anne.

Kelimenin tam anlamıyla iki büklüm.

O zaman sebebini bilmiyorduk ama osteoporoz nedeniyle bükülmüştü kadının bedeni, iki kat.

Eb’anımın geliniyle geçinemediği için evden kovulduğunu öğreniyoruz.

Kalacak yeri yok. Geliri de.

Çantadan yetişme köy ebesiymiş.

Ninem, herkesin sorgusuz kabullendiği liderlik rolüne sığınarak, eb’annenin o kulübeye yerleştirileceğini duyurdu herkese.

Kimse de sana ne yahu demedi. Demezlerdi.

İşgüzar ve ukala biri gibi görünmezdi Mürşide Hanım.

İhtiyacı olan herkese yardıma koşan biri olduğundan, aman sıra bize de gelir, başımız derde girerse Müşt’anım’a işimiz düşer diye düşünüyordu belki insanlar.

Apartman çocuklarının bazılarının ciciannesi, bazılarının büyükannesi çoğunun da Müştam teyzesiydi ninem.

 

Eb’annenin eşyaları geldi.

Epi topu bir kaç bohça.

Kanaviçe işli tertemiz bohçalardı bunlar. Üzerleri çengelli iğne ile tutturulmuştu.

 

Kulübe tahta fırçalarıyla temizlendi, yuğuldu.

Pencerelerin kirden buzlu cama dönmüş camları silindi kaynar sularla faşır faşır.

Sonra yere eski kilimler kondu. Herkes evinde fazla ne varsa getirmişti.

 

Eb’annenin sonradan başımıza ne belalar açacağından hebersiz, biz çocuklar dört tarafa koşuyorduk yardım için.

Müşterek mutfaktan (cümle mutfağı denirdi ve kimse kullanmıyordu pek) kovalarla su taşımak, eb’annenin bohçalarını sırtlamak bizim işimizdi.

Böyle seferberlik anlarının tadına doyulmazdı.

Hele başta Müşt’apla, Müştam teyze varsa.

Sonunda bu kulübe inanılmaz bir dönüşüme uğradı.

O pis ve izbe mekan minnacık bir ev olmuştu.

Pırıl pırıl camlara elişi dantelli keten perdeler takıldı. (Bazen o perdeleri hâlâ görüyorum Ege köylüklerinde).

Kulübenin üç tarafına kerevet denen tahtadan yapılmış sedirler kondu.

Üzerine yine bembeyaz patiska örtüler, elişi dantel bezeli kılıflarlarla kaplı saman yastıklar yerleştirildi.

Beyazda ne vardır insanı hep böyle teslim alan bilmem.

Eb’annenin başında da beyaz yazması olurdu hep.

Elinde baston, ağır ağır ‘cümle helâlarına’ seyirtirdi bakır ibriğini taşırken.

Bu helâlar da sadece saklambaçta saklanmak için kullanımdaydı.

Ama eb’anne için birini iyice yıkayıp pakladı komşular.

 

Bu nasıl bir sahiplenmeydi böyle darda kalmış kimsesiz birine.

Ancak küçük topluluklarda mümkün olan bir yardımlaşma, dayanışma, dar günde imdada koşma.

Amerika’ya ilk yerleşenlerde de görülüyor.

Devletten medet ummadan herkesin herkese elini uzatması.

 

Yazık ki bu eb’anne hikayesinin sonu ‘happy end’ olmadı filmlerdeki gibi.

Çok geçmeden herkes eb’annenin gelininin (ki ne kadar da kötü insanmış filan demiştik tanımadan kadını) onu neden kapı önüne koyduğu herkese ayan oldu.

Eb’anım son derece huysuz, geçimsiz, nefret dolu biriydi.

En çok da çocuklarlaydı zoru.

Çocuklar en favori saklanma ve evcilik mekanından vazgeçmişti onun için.

O kulübenin çevresinde oynayan çocuklara dünyayı zindan etmeye ve terör estirmeye kararlıydı

Toplarımızı alır keserdi.

Muço[1] oynarken kullandığımız konserve tenekelerini saklardı.

 

Gün geçmezdi ki eb’anım çocuklardan birisinin kafasına takunya fırlattığı için annelerden biriyle ağız dalaşına girmesin. Bu takunyalardan biri de kendisine akıl, izan öğüdünde bulunmaya çalışan ninemin dizine geldi. Diz kocaman şişti.

Ninem çok güldü. Hem dizini ovuyor  hem de gülüyordu.

Bir yandan da : “Allah’ın acımadığına sen niye acıdın ki, Allah’tan büyük müsün” diyerek kendini azarlıyordu.

Eb’anımın bu kötü tabiatı onun aleyhine işlemeye başlamıştı.

Herkesi karşına al, herkesle hasım ol.

Çocuklarla asla!

 

Çocukların en yaramazları (başta Güntay, Şükrü ve Hikmet) eb’anneyi -ki artık eb’anne demez olmuştuk, ebekarıyı-  ‘tirit etmek’ için çok yaratıcı fikirler ortaya atmaya başladı.

Ben ve kardeşim bu işe bulaşmadık.

Ninemim düsturu:

Kimseye sataşmayacaksın.

O sana sataşırsa yanından uzaklaş.

Kavgayı asla başlatma ama başlatılmış kavgaya zorla dahil edilmişsen sonuna kadar dövüş. Yenilirsen de yenil.

Ama kaçmak yok.

Sonraları buna eklediğim bir ilke daha oldu.

Kavganı seç.

Her kavga, edilmeye değmiyor.

Amerika’ya yerleştikten sonra duyduğum bir sözdür : ‘Pick your battles’ [2]

 

Ebekarı birgün kendisi için mahallelinin temizleyip pakladığı tuvaletten çığlık çığlığa şalvarı yerde, poposu açıkta fırladı.

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı.

 

“Yandım anam” diye bağırıyordu zavallı kadın.

Sonradan fısıltı gazetesinden öğrendik.

Birisi saksılarda yetiştirilen süs biberlerini – ki inanılmaz derecede acı capsicum bitkisi olup hemen herkesin evinin önünde bir saksı dururdu- ezip elindeki bakır ibriğin içine doldurmuş.

Ebekarının tahretlemek için kullandığı suyun içine.

Herkes Güntay’dan bildi.

Ama gerçeği ben biliyordum.

Hikmet adındaki ‘zilli’ydi asıl suçlu.

 

Hikmet ‘oversexed’ dedikleri hormonları gürül gürül çalışan bir genç kızdı.

Ama nedense çocukluğu aşamamıştı zihinsel düzeyde.

Hep çığlık atar, erkeklerle dalaşırdı.

Arada da ‘cezabeeeell, cezabel..’ diye o sıralar popüler olmuş bir şarkının sadece bu bölümünü bağıra bağıra söylerdi.

 

« Jezebel » / Frankie Laine [TIKLA]

 

Hikmet’te  hayran olduğum şey hiç taviz vermemesiydi.

Kimseye verecek hesabı yoktu.

İçinden gelen neyse onu yaşar ve kim kızmış, kim gücenmiş  asla umursamazdı.

Bu yüzden çok dayak yerdi annesinden babasından ve ağabeysinden.

Ama asla ağlamazdı.

Onu, sonradan doktor olan ablası korurdu hep.

 

Bizim apartmanın zeki ve çalışkan çocukları ya subay, ya doktor ya da ziraat mühendisi olurdu.

Çünkü Ege Üniversitesinde  sadece iki fakülte vardı o zamanlar.

Daha sonraları Ankara’ya İstanbul’a gidip Hukuk fakültesine girenler oldu.

Bunlardan birisi Yurdal adlı bir çocuktu. Kapıdip komşumuz.

Annesi Zeliha teyze babası Lütfü amca.

Yurdal ve ben birbirimizden hiç hazzetmezdik.

Oysa ninem Yurdal’ı çok severdi.

Belki bu yüzden kıskanmışımdır onu.

 

Her neyse işte. Yurdal Ankara hukuğu kazandı.

Üç kardeştiler. Büyük ağabey Yusuf askeri doktor oldu.

Ortanca kardeş Yüksel abim ise pilot.

Mavi üniforması içinde gülüşü daha da bir hoş olmuştu.

Şeker gibi bir insandı.

Yurdal daha sonra İzmir’de  aralarına girdiğim şair grubuyla Ankara’daki beraberliği yüzünden yine karşıma çıkacaktı.

***

Sonra ben Urgancı Apartmanı’ndan ayrıldım ve annemle yaşamaya başladım.

Ordan da yatılı okul.

Ebekarıya ne oldu bilmiyorum.

Kötü huylu insanlara acımayı o zaman öğrendim.

Acıdığım insanları da sevemedim.

 

İnsanlar vardır, başlarına gelen felaketler, acılı durumlar yüreğinizi dağlar.

Ama bu çiğ bir merhamet duygusu değildir.

Kendinize olmuşcasına üzülürsünüz.

Merhamet farklı bir şey.

Onda aşağılayan, hor gören bir şeyler var.

Ya da bana öyle geliyor.

Ben en çok şahsiyet çarpıklıkları nedeniyle insanlar tarafından dışlananlara acıdım.

 

Yoksula, felaketzedeye, engelliye, hastaya ise kıyamadım.

Onlar benim insanımmışcasına.

‘Göynür özüm, yanar içim’ dediği gibi Yunus’un.

 

Urgancı Apartmanı’nda akıl hastaları vardı.

Bunlar akıl hastanesine kapatılmamış, topluluk içinde normale yakın bir hayat yaşayabilmişlerdi. İsimlerinin önüne deli sıfatı konurdu ama onlara kötü davranılmaz, alay edilmezdi hiç biriyle. Sevgili Artin amcamın -en çok sevdiğim komşuydu- eşi Deli Nuriye’den söz ettim yukarda.

 

Bir de Deli Gül ve Deli Kadriye vardı.

Gül Hanım, Muammer adında bir erkek berberiyle evliydi ve  yetişkin üç oğlu vardı.  Güllo (Gürol) en küçük,  Kamçık (Kamuran) en büyük ve ortanca (Güro) Gürhan.

Gül Hanım’ın bir de Meral adında bir kızı vardı üzerine titrediği.

Teşhis edilemeyen akıl hastalığı her ne idiyse, Gül Hanım iyi bir anneydi.

Çocuklarına düşkündü. Evinin çok pis olduğu söylenirdi ama kim ne zaman görmüştü ki. Kimseyle konuşmazlardı. Küçük oğlu Güral astsubay okuluna yazıldı.

Üniformasıyla gerine gerine geldi mezun olduktan sonra.

Kamuran annesi gibi özürlüydü.

Durmadan saz çalardı evde.  Konuşma bozukluğu da vardı Kamuran’da.

En sevdiği türkü :  ‘öğdek suya day da gey leley leley leleyley, yağdan haber ay da gey, lalaleylim’ diye bir türküydü.

Nakaratı hiç bitmezdi.

Gürhan’ın esrarkeş olduğu söylenirdi. Eve arada sırada gelir, başı önde hızlı hızlı yürür giderdi. Kimseyle konuşmadan.

Çok yakışıklıydı.

Kocaman kara gözleri, pala bıyıkları vardı.

Utangaçlığını örtbas etmek için külhanbey havasına giriyordu sanırım.

Ninemle konuşurdu arada kısaca. “Nassın müşt’apla?” der cevabını beklemeden yürür giderdi.

 

Deli Kadriye, Güntay – hani Menderes’in enflasyonist siyasetini eleştiren ufaklık- ve kızkardeşi Günay’ın annesi, terzi Salih’in çileli karısıydı.

Terzi Salih neden terziydi bilinmez.

Ne dükkanı vardı ne de ömründe bir  yelek olsun dikerken gören olmuştu onu.

Evlerinin önünü,  üstübeçle boyayarak saksı yaptığı kocaman zeytin yağı (20 kiloluk) tenekeleriyle çevirmiş kendisine küçük bir balkon yapmıştı.

Bu tenekelerde inanılmaz güzellikte bir bitki kolleksiyonu vardı.

Nineme olan sevgisi de sanırım burdan geliyordu. Bir de yarım yamalak şiir sevgisinden.

Ninem ezberinde çok şiir taşıyan bir insandı.

İki lafın arasına bir Ziya Paşa, Namık Kemal, Fuzuli, Nedim beyiti sıkıştırırdı hep.

 

Ninem de aynı çiçekli balkonu, ikinci katta ortak balkonun bizim haneye düşen kısmında yaratmıştı.

Bu teneke saksılarda fulya, küpe çiçekleri,  egzotik begonyalar, minyatür çamlar, mercan, diken, eğrelti otu, hercai ve kadife çiçekleri açar, bu çiçeklerin ardında terzi Salih her akşam rakısını içer, sonra da Kadriye’yi (deli Kadriye ablamız) döverdi.

Kadriye abla çok fedakar ve iyi bir kadındı.

Hizmetçilik yapardı, Alsancak’ta bir  zengin evinde çalışıyor derlerdi..

Herkesin yardımına koşmaktı deliliğinin (!) belirtisi.

Kızkardeşim hastalanınca onu  Baha Kitapçı adındaki doktorun muyahenesine sırtında taşımıştı. O zaman olura olmaza taksi tutulmazdı. Taksi de yoktu zaten ortalarda.

Tramvayla gidilirdi her yere, ya da tabanvayla.

Deli Kadriye ismi o kadar benimsenmişti ki, bayramlarda el öpmeye giderken ‘Deli Kadriyegillerden’ başlardı el öpme sırası.

 

Deli Gül’e ise uğramazdık. Onun evine kimse gitmezdi. Pencerenin perdesini aralayıp dışarıyı gözetleyen kızı Meral de hiç dışarıya çıkmazdı. Hiç arkadaşı da yoktu.

Perde aralığından çocukları seyreder dururdu bütün gün.

Acırdım ona.

 

Deli kızın annesi vardı bir de.

İsmini bilmiyoruz. Ne de kim olduğunu nerde oturduklarını.

Aslında akıl hastası olan anneydi kızı değil.

Anne kız elele geçerlerdi Urgancı Apartmanı’nın önünden sık sık.

Anne çok güzel bir kadındı.

İri tirşe gözlü tablo gibi bir kadın.

Kızı da tıpkı kendisine benzerdi. Anne olsa olsa 35, kız da belki  12 yaşlarındaydı.

Üstleri başları pejmürde, saç baş darmadağınık dolaşırlardı.

Kimse sataşmazdı onlara.

Sataşan çocuk olunca, biri hemen yapışırdı kulağına.

Kız akıl hastası olmadığı halde belki annesiyle o kadar yakın oluşu nedeniyle ‘deli kız’ adını vermişlerdi ona.

Asıl akıl hastası olan anneye de bu nedenle ‘deli kızın anası’ derlerdi.

Anne kendi kendine konuşur dururdu yolda giderken.
Kız ise etrafına hiç bakmadan sessizce yürürdü annenin yanısıra.

 

Karikatürlerde o başında huni ile betimlenen deli tiplemesi nerden  çıkmış bilinmez ama gerçekte akıl hastalarına Türkiye’de iyi davranılır.

Hatta deli ile veli ayrımı oldukça belirsizdir.

 

045-1ymem-koray_hale-orada-XXI-deli_ile_veli

Ekşidere Köyü (photo: Hale Koray)

 

Yıllar sonra Balıkesir’in Ekşidere köyüne gittim Balıkesir AKP milletvekili Dr.Turhan Çömez’in konuğu olarak.

Köy yolunda bir virajda bir delikanlı duruyordu hep. Gelen geçen otomobillere el sallıyordu.

 »Kim bu? » diye sordum.

 »Ali » dediler.

Sonra öğrendim ki bu genç adam bir gün köyün ortasında belirmiş. Kimliği yokmuş üzerinde. Kim olduğunu, nerden geldiğini kimse bilmiyor.

Ekşidere’de bir kaplıca hamamı var. Suda bol miktarda kükürt olması nedeniyle köye bu isim verilmiş.  Her yerden volkanik termal su fışkırıyor. Köyün gelir kaynağı küçük bir otel ve yanındaki termal su hamamına gelen ziyaretçilerden.

Ansızın köyde beliren bu gencin kim oduğunu arayıp sormuşlar.

Bulamayınca ona bir oda vermişler caminin yanında. Sırayla yemek götürüyor köylüler.

Ali de boş oturmuyor. Onun işi, o virajda durup köye gelenlere el sallamak yüzünde tatlı bir gülücükle.

 

Amerika’da akıl hastaları o kadar  şanslı değil ne yazık ki.

Bir defa akıl hastası diye etiketlenmeye görsün insan.

Artık akıl hastanelerinden başka kabul göreceği mekan az.

Gerçi artık, Miloş Forman’ın ünlü klasiği ‘One flew over the cokoo’s nest’ filminde anlatılan durumdan bu yana çok şey değişti. Kimse mahkeme kararı olmadıkça iradesi hilafına akıl hastanesine yatırılamıyor ama yine de aklınızı oynatacaksanız Türkiye’de oynatsanız iyi edersiniz.

 


[1] Muço : bir çocuk oyunu. Tebeşirle çizilen bir çember içine bir teneke konserve kutusu konur. İki takım kaydırak taşlarla onu çemberin dışına atar. Hangisi çıkarabilirse.

 

[2] Gazalarını iyi seç