Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XXIII: “Yokülke’den haber”

onlar artık burada oturmuyor -XXIII: “Yokülke’den haber”

19
0
046-1ymem-koray-hale-onlar-artik-orda-oturmuyor-XXIII

 

Sonraki yaz ninem bize mutfak perdelerinden birer mayo dikti.

Paça kenarları farbalalı.

Sanırım o da artık farketmişti donla denize girecek yaşı geçtiğimizi.

Ne yazık ki Suavi bir daha gelmedi Urgancı’ya.

Farbalalı mayom içindeki ‘yeni beni’ göremedi.

Neşeli Günler (Sound of Music) filminde rahibe dadı Maria rolündeki Julie Andrews’in Von Trap ailesinin yedi çocuğuna perdeden oyun elbiseleri yaptığı sahneyi her seyredişimde teğel teğel elde dikilen bu mayoyu düşündüm durdum.

Kardeşime de hatırlattım ama ‘yok öyle bişey olmadı, uydurma’ dedi.

Her çocuk kendisine en ilginç gelenleri hatırlıyor belki de.

 

***

Suavi gibi zarif birini daha tanıdım üniversite yıllarında.

Profesör Akşit Göktürk.

Ben üniversiteye girdiğimde yeni doçent olmuştu.

Zarifti, yakışıklıydı, sesini hiç yükseltmeden her duyguyu yansıtabilen nadir insanlardandı. Gerektiği sayıda sözcük olurdu cümlelerinde.

Cümleler de anlatılması gerekeni anlattıktan sonra biterdi.

Ne eksik, ne fazla.

Üniversitede bana gerçekten öğreten dört hocadan biriydi Akşit.

Diğer üçü Murat Belge, Mina Urgan, Berna Moran’dır.

Onlardan da söz edeceğim.

Akşit’in derslerinde korkmadan kendim olabildiğim için miydi bilmem o kadar çok şey öğrenmem.

Bilgi değildi.

Bilgiyi her yerden öğrenebilir insan.

Ansiklopediler, kitaplar hele şimdi internet var.

Ben bu dört insandan düşünmeyi öğrendim.

Kutunun dışına çıkabilmeyi.

Edebiyatı yaşamayı.

Bir gün derste, edebiyatta erotizmden söz ediliyordu.

Her sömestr elimize bir okunması şart kitaplar listesi verilirdi okulda.

O kitaplardan biri, D.H. Lawrence’in ”Lady Chatterley’s Lover” romanıydı.

046-1ymem-koray-hale-onlar-artik-orda-XXIII-lady-chatterlys-lover2

Kitabı Akşit Türkçeye çevirmişti.

Fakat bizim İngilizce okumamız isteniyordu.

Hemen herkes Türkçeden okuyacağını belirtti.

Ben talimata uymak istedim.

İngilizcem sınırlı olduğundan çok yavaş gidiyordu. Sırada daha bir yığın kitap var.

Baktım herkes hepsini okumuş bile.

Panik içindeydim.

En iyisi hocaya anlatayım durumu diye düşündüm.

Dinledi beni ve güldü.

“Sen benim öğrencilik hâlimi hatırlatıyorsun bana” dedi.

“Ben de çok yavaş okurdum”.

‘Eeee’ der gibi baktım.

‘Ötekiler özeti okuyordur’ dedi.

Sustu sonra.

Sordum sınıf arkadaşlarıma.

‘Evet’ dediler. ‘Hepsinin özeti var. Haşet kitabevine git al.’

Almadım.

O kitabı elimden bırakamamıştım.

Sınıfta kalma riskine karşın bitirdim.

Sonra sınıfta tartışıldı kitap.

Herkes bir yığın bişeyler söyledi. Pek kitabi şeyler.

Akşit Bey, kitabın 1928’de yazıldığını fakat İngiltere’de ta 1960 yılına kadar yayınlanamadığını anlattı.

1960’ta bile Müstehcen Yayın Yasasını ihlâl ettiği için, kitabı yayınlayan Penguen Kitabevi mahkemelik oldu.

Başsavcı açış konuşmasında “Karınızın ya da hizmetkarlarınızın böyle bir kitabı okumasına razı olur muydunuz?” diye sorduğu için alay konusu olmuş. Kitapta İngilizcede ‘four-letter words’ olarak bilinen ve genellikle cinselliği işaret eden / çağrıştıran kelimelerden ikisi, ‘fuck’ ve ‘cunt’ sözcükleri bolca kullanılıyor.

Kitapla ilgili müstehcen midir, değil midir tartışmasında ben : ‘Kitabın çok masum bir aşk hikayesi olduğunu’ söylediğimi hatırlıyorum.

‘Boş bulundum’, ‘Ağzımdan kaçıverdi’ derler ya öyle bir şeydi.

Akşit Hoca’nın gülerek ‘Bence de!’ dediğini bir de.

Bu üç hece bana sonsuz bir cesaret ve güven vermişti edebiyata bakışımda.

Edebiyatta Ada kitabını imzalarken Akşit Hoca ‘Düşünce serüveninde yolun açık olsun’ yazmıştı. Bu kitap evden ayrılırken ne yazık ki yanıma almadığım önemli kitaplarımdandır. Hâlâ Necati’nin kütüphanesinde olabilir.

Lady Chatterley yeryüzünün en güzel romanlarından biridir bence.

Savaş ve Barış, Karamazof Kardeşler, Gazap Üzümleri kadar.

Farklıdır onlardan belki ama o da çağının çok önüne geçmiş bir edebiyat başyapıdır.

Constance adında evli mutsuz bir soylu kadının, yurtluğunda çalışan Oliver adındaki koru bekçisiyle yaşadığı evlilik dışı ilişkiyi konu alır.

İlişkinin tensel yönü oldukça açık saçık bir ayrıntılıkla anlatılmıştır.

İşte yazarın ustalığı burda öne çıkar.

Çünkü ‘four-letter words’  denilen dört harflik müstehcen sözcüklerin kullanımına rağmen, bu yasak aşkın cinsel birleşim tabloları öylesine bir masumiyetle anlatılabilmiştir ki benim gibi  bu konularda muhafazakar bir okuyucuyu bile (hele o yıllarda) irkiltmemiştir.

Müstehcen mi değil mi tartışması ne zaman açılsa, ABD Anayasa Mahkemesi yargıçlarından Potter Stewart’ın (1915-1985) sözü gelir aklıma[1] : ”Müstehcen nedir tanımlayamam ama görünce tanırım”. Bu alıntıyı ”Pornografi nedir tanımlayamam ama…” diye hatırlayanlar da var.

Pornografi ile ertoizm arsında belirgin bir çizgi olduğunu düşünüyorum ben.

Yani birbirine kolayca karıştırılmazlar sanki.

Bu tartışmanın olduğu sırada Karaköy’ün orta yerine bir kadın heykeli kondurdular.

Bacakları ayrık bir kadın heykeli.

Bunun kaldırılması için Selamet Partililer baskı yapıyordu.

Laik kesim de ortalığı yıkıyordu bu ne taassup, irtica köşeyi döndü diye.

Hergün Karaköy’den geçiyordum.

Heykeli hiç sevmemiştim ama bunu dersen hemen etiketlenecektin dincilere yakınlıkla, tutuculukla, gericilikle.

Sonunda kaldırıldı heykel ama estetik sebeplerle kaldırıldığına inanmıyorum.

Sınıfta da tartışıldı bu konu.

Ben heykelin müstehcen olduğunu savundum.

Solcu sınıf arkadaşlarım çok kızdı.

Tahmin ettiğim tepkileri aldım.

Ama hazırlıklı gelmiştim sınıfa.

Londra’da kaldığım ilk altı aylık sürede Henry Moore’un heykel sergisine gitmiştim, Millbank, Tate Gallery’de.

Serginin teması, nü.

O parasızlığımda bu sergiye dair bir de kitap satın almıştım.

Ya da belki beni sergiye götüren Guy Clayton adındaki, Türkiye sevdalısı İngiliz satın alıp bana hediye ettiydi, tam hatırlamıyorum

Karaköy’deki heykelin müstehcen olmadığını iddia edenlerden bir çoğu heykeli görmemişti bile.

Bana veryansın ettiler yine de.

O zaman çantamdan bu kitapçığı çıkardım.

Henry Moore’un nü heykelleri ile Karaköylü teyzemin çıplak heykeli arasındaki farkı oldukça naif bir anlatımla, “Karaköy’deki heykele bakarken utandım, ama bu çıplak kadın heykellerine bakarken utanmamıştım, tersine çok güzel buldum onları” diye açıkladım.

Tesadüf mü bilmem ama Akşit Hoca meğer Henry Moore’u çok severmiş. Kitabı ödünç aldı benden. Bir daha da geri getirmedi.

Buna da sevindim elbet.

Demek benim sevdiğim bir şeyi o da seviyordu.

Bir bağ daha.

Mezuniyet sınavımda çok iyi hazırlanmıştım Prof. Göktürk’ün dersine.

O Almanya’ya gitmeye hazırlanıyordu. Davetlisi olarak Konstanz Gölü kıyısında bir üniversiteye akademik izinli (sabatikal) olarak gidiyordu. O’na bir veda hediyesi vermek istiyordum ama ne?

Sınıftaki öğrencilerle para toplayıp bir dolmakalem aldık. Ama ben ayrı bir armağan vermek istedim. Eminönü, Rızapaşa yokuşunda bir Redhouse kitapçısı vardı. İntihar eden arkadaşım Ali İçöz’ün çalıştığı Redhouse kitapçısına gittim. Sağa sola bakarken kuşe kağıda, ciltli, resimli, D.H.Lawrence ile ilgili bir kitap gördüm. Epeydir bu iş için para biriktiriyordum. Param vardı yani.

Hemen kitabı kapıp kasaya yanaştım.

Kitapçıda çalışan Nubar Bey : “O kitabı satamam küçük hanım. O kitabı Profesör Akşit Göktürk ayırttı. ‘Aybaşında gelip alırım’ dedi. Ona saklıyorum. İsterseniz size bir kopya ısmarlayayım”dedi.

Nubar Bey’e durumu anlattım. O zaman “oldu” dedi ve kitabı paketledi.

Kitabı hocaya hemen vermek istemedim.

Yanlış anlaşılır diye, bekleyeyim notlar belli olsun öyle veririm diye düşündüm.

Akşit Hoca oldukça utangaç biri gibi konuşurdu.

Öyle miydi bilmiyorum fakat konuşması o izlenimi verirdi.

Sınav yazılı ve sözlü idi.

Koridorda bekledik sonuçları.

Hoca geldi ve herkesin notlarını okudu.

Sonra da “Hale…” diye başladı söze “…tam not aldı. Çok iyi hazırlanmış..” sonra hemen odasına girdi.

Arkasından gidip kapıyı çaldım.

Sessizce kitabı bıraktım masasına.

Paketi açmasını beklemeden kaçtım.

Kitabın içine şöyle yazmıştım “Değerli Akşit Göktürk’e… Öğrettikleriniz arasında en çok da kitaplardan öğrenilmesi imkansız olanlar için teşekkürler.”

Lady Chatterley’s Lover‘ın Müstehcen Yayın Yasası’nı ihlal edip etmediğine karar vermek üzere, aralarında Hindistan’a Geçit romanının yazarı E.M.Forster’in de bulunduğu bir bilirkişinin değerlendirmesine başvurulur. Jürinin kitapta suç olmadığına karar vermesi üzerine 1961 yılında kitap ilk kez İngiltere’de yayımlanır.

Hayata bakışımı en çok etkileyen yazılardan biri E.M. Forster’in ‘Neye İnanıyorum’ (‘Two Cheers for Democracy’) başlıklı denemesi oldu.

Bu denemeyi de yine Akşit Göktürk, dünya görüşüm (ya da görüşsüzlüğümle) ilgili bir konuşmadan sonra önermişti.

Bu denemeyi Türkçe’ye çeviren oldu mu bilmiyorum.

Çevrilmediyse çevirmek lazım.

Çünkü Türkiye’de şu sıra ideolojik bölünme mağduru, yabancı dili İngilizce olmayan aydınlara iyi bir düşünme nirengi noktası görevi görebilir.

Denemeye Forster şu sözle başlar :

I do not believe in Belief. But this is an Age of Faith, and there
are so many militant creeds that, in self-defence, one has to
formulate a creed of one’s own.”[2]

Bir de dua eklemiş Forster denemesinde : “Lord, I disbelieve – help thou my unbelief.” [3]

Denemenin benim en için en can alıcı sözü ise : ‘Two Cheers for democracy….’ dir.

İngilizce ‘Cheers’ bizdeki ‘Çok Yaşa ….’ nidasının yerini tutar ve genellikle üç defa ardarda söylenir. ‘Cheers, cheers, cheers’ olarak.

E.M.Forster demokrasi için üç defa çok yaşa diyeceğine iki defa diyor.Neden?

Çünkü üçüncüsü sevgiye adanmış.. ”Two cheers for democracy.. One for love..”

Burada sözü edilen sevgi, benim anlamak istediğim hâliyle insana ve onu çevreleyen her varoluş biçimine, iyi doğru ve haklı olana sevgi midir. Ben öyle almaya karar verdim.

Yazıyı ders kitabına çevirmek istemiyorum fakat Virginia Wolfe da dahil devrin en nüfuz sahibi edebiyatçılarının dahil olduğu Bloomsburry Grubunun üyelerinden olan E.M. Forster’in her yazdığı çizdiği beni etkilemiştir.

Kusurları meziyetlerinden çok olan bir ölümlü olmama rağmen meziyet saydığım bir kişilik özelliğim vardır: Ne istediğini bilmek. Ya da doğru olanı izlemek, istemek, uğrunda çaba harcamak.

Zaman zaman ‘fahiş sapmalarım’ olmuştur, ceremesi de en az sapmalar kadar büyük olan.

Ne bileyim, yanlış birine tutulmuştur gönlüm.

Aşkta köle ruhlu olduğumdan üzerimden buldozerle geçirmişimdir birisini.

Varımı yoğumu ayaklarına sermişimdir.

Ama bunu yapan ilk kadın değilim, son da olmayacağımın bilincindeyim.

Hukuk Fakültesinde bir yıl okuduktan sonra ‘yok bu bana göre değil’ diyerek Edebiyat Fakültesine geçmek kaybettiğim bir yıla karşılık çok şey kazandırdı bana.

Olağanüstü insanlarla tanışmamın yanı sıra, normalde benim gibi ‘broken family’den[4] uzak akraba yanında yetişmiş, gelişim çağını / ergenliğe ilk adım yıllarını İzmirde bir ‘Kortejo’da[5] geçirmiş bir kız çocuğunun asla elde edemeyeceği iyi bir eğitim görmemi sağladı bu kararlılık.

Edebiyatın ruhu sağaltıcı etkisini daha o zamanlar farketmiştim.

Ninem Mürşide Mısırlızade resmi eğitimi sınırlı olmasına rağmen bilge ve bilgili bir edebiyat meraklısıydı. Edebiyat insana ‘doğru olanı’ öğretir her nasılsa. ‘Doğru olan’ın ne olması gerektiğini ya da.

Şekspir’in ”There is nothing either good or bad, but thinking makes it so.”[6] sözü sık sık başımıza kakılır. Oysa bu sözü Şekspir söylemiyor. Bir kahramanının ağzından söyletiyor.
Üstelik de ‘iyi’ ve ‘kötü’nün tanımını yapmadan.

İyi ve kötü, doğru ve yanlış var elbette.

Dinlerin, ideolojilerin klişelerinin ötesinde.

Durup dururken bir canlıya zarar vermek kötü ve yanlış.

Açgözlülüğün dürtüsüne kapılıp başkalarının haklarını gaspetmenin neresi yanlış değil? Neresi kötü değil?

Fakat Tebrizli Şems’in Mevlana’ya öğrettiği bir gerçek var.

Bir kadının fuhuş yapması tek başına kötü sayılıp lanetlenemez.

Ya da bir ayyaşın içki bağımlılığı.

İsa’ya mal edilen ‘ilk taşı en gühasızınız atsın’ sözünde ummanlar yatar.

Doğrudur, sonunda herkes kendi doğrusuna kavuşur.

Benimkilere ben edebiyatla kavuştum sanırım.

Kesinlikle din ve ideoloji ile değil.

Bundandır bu denemeyi o kadar etkileyici bulmam.

Akşit Göktürk’ten öğrendiğim bir kavramdır ‘insanlık durumu’ (state of humanity).

Edebiyat insanoğlunun yaşadığı, yaşayacağı ve yaşaması muhtemel her durumu didik didik etmiştir.

Güneşin altında yeni bir acı kalmamıştır çekilmedik.

Yeni bir hicran yoktur yüreği kanatmamış

Yeni bir mutluluk da.

Ayda yürüyebilirsin ama o anki duygu bile benzer bir başka insanlık durumunda yaşanmıştır.

Şekspir bir bakıma bu yüzden o kadar büyük bir yazardır.

Şiiri, dile hakimiyeti, tiyatro hissi yanısıra bu ‘insanlık durumunu’ çok iyi anlamış bir dramatisttir. Makbet’in baş kahramanı Leydi Makbet’in kocasını manipüle ederek Kral’ı öldürtmesi, sonra ihtiraslarının başına açtığı belalarla baş edemeyip intihar etmesi, İago’nın dolduruşuna gelen Magripli komutan Otello’ya sevgili Desdemone’unu bıçaklatan kıskançlık, İhtiyar Kral Lear’in ihanete karşısında aklını yitirmesi hep birer insanlık durumudur.

Açgözlülük, kıskançlık, delirten ihanet, intikam humması sevdiğinden ayrılmak, sevdiğini ölüme kaptırmak hepsi yaşanmış, yaşanacak ve yaşanabilir insanlık durumlarından başka nedir?

Deniz gömülürken, mezara atlayan mezarcının garip bir şekilde bana, elinde kafatası ile “Alas, poor Yorick! I knew him, Horatio: a fellow of infinite jest, of most excellent fancy”[7] diyen Prens Hamlet’i hatırlatması da bu yaşanmışlığın edebiyattan edindiğim yansısıydı sanırım.

***

Bir sabah kahvaltı ediyorduk Necati ile.

Arada güzel sohbetlerde ruhsal buluşmalarımız olurdu.

Henüz okulu bitirmemiştim.

İngiltere’den dönmüştük. Hem para kazanıp hem de oğlumuz Deniz’e bakmak, evi döndürmek o zamanlar oldukça kötü olan sağlığıma iyice yükleniyordu.

İşte bütün bu sıkıntılar arasında bir de yanlış bir evlilik yapmıştım.

Ya da belki ikimiz için de yanlış olan bir evlilik.

Böyle güzel anlar o kadar azdı ki hepsini bir kolleksiyoncu titizliğiyle belleğimin sandığına yerleştirdim.

Ben Akşit Göktürk ile yapıyordum mezuniyet tezimi.

Durmadan ”Akşit hoca şöyle dedi, böyle söyledi’‘ demişim. Birden Necati’nin yüzü değişti, masadan öfkeyle (genellikle bişeyleri kırarak) kalktı ve kapıyı çarpıp giderken “Tamam anladık yaa.. Akşit Göktürk ile kim yarışabilir senin için” dedi. Daha da ileriye giderek “sen o adama aşıksın, bir de utanmadan bunu açık ediyorsun” gibi birşeyler söyledi.

İlk kez düşündüm bunu o zaman.

Belki de bilmeden mental düzeyde bir aşktı bu.

‘Mental orgazm’ sözü de ilk o zaman takılmıştı aklıma.

Amerika’ya yerleştikten sonra yazıştık hoca ile.

Onun, çok kısa ve anlam yüklü kartlarla cevap verdiği uzun ve belki de anlamsızlıklarla dolu mektuplar gönderdim ona.

Akşit gibi çok duyguyu, düşünceyi kısacık yazıya sığdırabilen çok az insan vardır.

Bu da onun çok iyi bir çevirmen ve yazar olmasının nedenlerindendir.

Edebiyatta en zor yapılan iştir ‘sözcüklerde tasarruf’.

Bunu beceren az kişi var.

Lenin öldüğü zaman Troçki’nin bir mektubu vardır: ”Lenin is no more”[8] diye başlar ve bir yığın başka propaganda sözleriyle devam eder. Oysa bu yazıda tek gereken söz budur.

İngilizcedeki ‘Less is more’ sözünün ne anlama geldiğini ben Akşit Göktürk’ten öğrendim.

Türkiye’ye ne zaman gitsem kendisine telefon ederdim.

Hemen bana ‘falanca saatte, filanca yerde buluşalım’ derdi. Ne kadar zaman ayırabileceğini de belirtirdi peşinen.

O kısacık zamana ne kadar çok düşünce sığardı.

Öteki eş dost arkadaşlarım arasında ”Ya Hale hoşgeldin. Bi’gün buluşalım mutlaka” diyenleri bir daha aramazdım. Bana nasıl ulaşacaklarını da söylemezdim.

Beni görmek, benimle konuşmak isteyenleri Kaf Dağının ardında olsa bulurum çünkü.

1987’de bir gün kız kardeşimden bir mektup ve bir gazete küpürü geldi.

Metrodaydım.

‘Abla senin o çok sevdiğin bir hocan vardı ya. O ölmüş’ yazıyordu mektubun bir ucunda.

Mektubu yırtıp parçalayıp attım çöpe acele.

Gazete küpürünü de.

Çocukça bişey. Sanki haber kaybolursa Akşit Hoca hâlâ bir yerlerde yaşıyor olacakmış gibi.

Sonra trenden inip loş platformda yürüdüm.

Başka bir trene bindim gittim.

Bir daha da bu konuyu asla düşünmedim.

Şu ana kadar.

Oya adında ortak bir tanıdığımız vardı.

O yanındaymış ölürken.

Bilinci zaman zaman yerine gelirmiş ama beynindeki tümör nedeniyle konuşamazmış.

Oya söyledi. Benim mektubu okumuş kendisine.

Yüzünde gülümsemeye benzer bir kımıltı olmuş.

Mektupla ilgili miydi değil miydi bilinmez.

Ama ben öyle düşünmek istedim hep.

Akşit Göktürk’ün yönetiminde yaptığım mezuniyet tezi ‘Dün, Bugün Ütopya’ başlığını taşır.

Bu tezi yazarken bir çok ütopya okudum. Birisinden haberim bile olamazdı Akşit Göktürk’ü tanımasaydım:

”News from Nowhere” (Yokülkeden Haber.)

Kitabın yazarı William Morris (1834 – 1896) İngiltere’de ‘Arts and Crafts’ hareketinin öncüsü özgürlükçü sosyalisttir.

Ayrıca bir tekstil tasarımcısıdır. Kitapta, Sosyalist Liganın toplantısından çıkan William Guest adında biri, Thames Nehri kıyısında uykuya dalar ve rüyasında dünya sosyalist devrimi gerçekleşmiştir. Devlet ortadan kalkmış, insanlık kendisini bir ayin alışkanlığı içinde yönetmektedir.

Okuması çok keyifli bir kitaptır.

Naif ve masalımsı bir marksizm anlayışını, Viktoryan İngilteresinin tabuları ile espirili bir laf yarışına sokmuştur Morris.

Beni güldüren, William Guest’in, Kulesinde Big Ben’in bulunduğu İngiliz Parlamento binasını gösterip bir yabancıya “Bu ne binası?” dediği paragraftır.

Yabancı “Ha o mu?” der. “O gübre depomuz”.

Guest şaşkınlık içinde : “Bu kadar güzel bir binanın gübre deposu yapılması ne tuhaf” gibi birşey söyler.

Yabancı da : “Azizim, eskiden orda olanlar yanında gübre çok daha temiz ve değerlidir” mealinde bir cevap verir.

Tezimi hazırlarken kitapların tamamını Edebiyat Fakültesi kütüphanesinden okuyordum.

Bu kitaplardan birisi de Prof. Macit Gökberk’in ‘Felsefe Tarihi’ idi. Kitabı okurken baktım bazı sözcüklerin üzerine TDK önerisi öztürkçe sözcükler yazılmıştı.

O koskoca kitabı hiç üşenmeden kelime kelime ‘öztürkçeleştirmişti’ birisi.

El yazısını tanıdım.

Akşit hocanın yazısıydı.

Emin olmak için sordum. ‘Evet ben yaptım’ dedi.

Doğan Avcıoğlu, Aziz Nesin gibi öztürkçeciliği, tadını kaçırmadan becerebilen az sayıda yazar ve çevirmenden biriydi Akşit Göktürk. Dilime dolanmazdı onun seçtiği sözcükler.

Defoe’nin, Robinson Krüzo kitabını oya gibi işleyerek Türk diline kazandırırken Osmanlı sözcükler kullanmaktan kaçınmış ve TDK çeviri ödülü almıştır. Bu konudaki dindarlığını çok iyi anlamadıysam da her zaman saygı duydum.

Herkesin hayatında ‘Ne yapsa iyi yapmıştır’ dediği bir, iki kişi olmalı.

Duvarlara kazılı ‘büyük sözler’ ülkesiyizdir. “Ne mutlu Türküm diyene” ; “Adalet mülkün temelidir”, “Ey Türk istikbalinin evlâdı, muhtaç olduğun kudret…”

Benim de belleğimin duvarına kazılı, tırnak içinde sözler var, altındaki imzaların sahipleri benden başka herkese meçhul olan.

Bunlardan birisi Akşit Göktürk’ün “Herşeyi anlayanlar gizli bir cemiyetin üyesi gibidirler. Ayrı bir dilleri vardır.” sözüdür.



[1] “I know it when I see it.” http://en.wikipedia.org/wiki/I_know_it_when_I_see_it

[2] ”İnanca inanmıyorum. Fakat bu İman Çağında, onca militan amentü varken, insanın da nefs-i müdafaa babında kendi itikatını formüle etmesi gerekiyor.” HK

[3] ”İnanmıyorum ya Rab, inançsızlığım için bana yardım et.” HK

[4] ‘broken family’ boşanmış anne babaların çocuklarının büyüdüğü aileler. (dağılmış aile)

[5] 1492’de İzmir’e yerleşen Safarad yahudilerinin yaşadığı önceleri ‘yahuthane’ sonraları ‘aileevi’ olarak isimlendirilen toplu konutlar. Kortejo, Ladino dilinde avlu anlamına gelir. Bu aileevlerinin müşterek bir avlusu vardır.

[6] “İyi ya da kötü diye bir şey yoktur. Düşüncelerdir onları öyle yapan”

[7] ”Heyhat, zavallı Yorik! Tanırdım onu. ne kadar neşeliydi. Ne engin bir hayal gücü vardı..”

[8] Artık Lenin yok!