Pamuk helva, keten helva
Mangır olmayana bedava
Almasan da seni sevcem
Gözlüklü hanım teyzem
Urgancı’ya gelen pamuk helvacı hep manilerle satardı malını.
Bu da onlardan birisi.
Seçilmemiş, atanmamış, kaba güçle başa gelmemiş doğal liderleri vardır küçük toplulukların. Herkes onlara bakar, nereye doğru atacağına ikinci adımı karar vermeden önce.
Bu insanların liderlik iddiaları filan yoktur.
Kişilikleri gereğidir liderlikleri.
Mürşide Mısırlıoğlu da 48 hanelik Urgancı cemaatinin lideriydi bi çeşit.
Gelen seyyar satıcılar onun gözüne girmeye uğraşırdı.
O alırsa malları satılacaktı çünkü.
Bu dörtlük de ona adanmıştı helvacı tarafından.
Keten helvacı (İngilizcede de cotton candy olduğunu öğrenince şaşmıştım) nineme bakarak bu maniyi söylerdi ama mani her defasında farklı olurdu.
Doğaçlama, ya da irticalen söylenen pek çok folk şiiri, deyişi, manisi gibi. O anda o yerde o kişiye ait bir yaratış.
Kimler kimler gelirdi satış için apartmanımıza.
“Limonlu mahçunnn” diye bağıran bir macuncu vardı.
O da manilerle satış yapardı.
Seyyar satıcının, ‘mahçun’ dediği şey, kadınların vücut tüylerini koparmak için yaptıkları ağdanın içine meyve tadında boya katılmış haliydi.
Limon ve şeker belli bir kıvama gelecek şekilde pişirilince karamelize oluyor. Sert bir yumuşaklıkta.
Elindeki kocaman demir çubukla bir tutam alıp, bir tahta çubuğa dolardı macuncu. Sonra da limona daldırılınca pek lezzetli olurdu.

Daha sonraları ağda yapan kadınları görüp bundan tiksinmeye başlamıştım. Lübnanlı yönetmen ve oyuncu Nadine Labaki’nin, ağda olayı etrafında kadınların evrensel konuları ne güzel konuştuklarını anlattığı Caramel filmini seyrederken, limonlu mahçun yemeği ne kadar sevdiğimizi hatırladım o çocukluk günlerinde. Benim en sevdiğim tad ve koku ahududuydu.
En renkli işportacımız ise ‘kaşkorsekülot’ ya da Müssü (Mösyö) dediğimiz Leon ve oğluydu.
Leon yahudiydi.
Oğluyla iki ucundan tutarak sokak sokak taşıdığı ‘tabla’sında koskoca bir mağaza vardı bizler için. Hırka, kazak, sütyen, külot, fanila (kaşkorse), erkek çorabı, kadınlara naylon, çocuklara şoset çorap, mendil… (kâğıt mendil yoktu ve ben hala kâğıt mendil kullanamam. Antikacılardan topladığım zengin bir elde işlenmiş mendil -bazıları ipek ve müslin- kolleksiyonum bu nedenledir).
Apartmana gelince “kaşkorsekülooottt Tahtakale” diye bağırırdı. O zamanlar biz Tahtakale nedir bilmezdik.
Paris’ten gelen mallar demiş gibi ilginç geliyordu bu Tahtakale’nin malları lafı.
Ne ararsanız vardı o tablada. Dahası herşey taksitle. Kaç taksitle mi? Kimbilir? Kaç istersen o kadar taksitle.
Borcumuz bitmezdi Müssü’ye. Fihristli kocaman mavi bir defteri vardı. İsminizin baş harfiyle başlayan sayfalarda yazılıydı borcunuz. Öderdiniz her hafta beş lira, on lira, Allah ne verdiyse.
Ve hemen yeni bişeyler alırdınız.
Bu Müssü dünyanın en şeker adamıydı. Hiç kızmaz, terslemez, aşağılamazdı insanları. Yahudilerin iyi iş adamı olduğu proto-tiplendirmesi bir yana biz “kaşkorrrseküloooot !!! Tahtakale!!!” diye bağırarak Urgancı avlusuna gelen Leon’u pek severdik.
Taksitle mal sattığı için olduğu kadar bize iyi davrandığı için de.
Müssünün de en güzide müşterisi ‘Mürşide khanum’ dediği ninem.
O kadar ki, bazen giyilmiş bir malı yıkayıp ütüleyip geri vermesini bile: “Ama Mürşide khanumm…” itirazına karşın geri almazlık etmezdi.
Ninemin tuhaf bir huyu vardı.
Aldığı hırkaların hemen düğmelerini söker yerlerine ‘düğme torbamızdaki’ ipe dizilmiş düğme takımlarından yenilerini dikerdi.
Ona göre hep yanlış seçilmişti düğmeler.
Müssü, en çok da buna karşı çıkıyordu malı geri alırken. Fakat sonunda geri alıyordu yine de. Çünkü Mürşide khanum kadar Müssünün mallarına kim reklam yapabilir ki.
Müssü gelir gelmez herkes başına üşüşürdü. Onu eller bunu kurcalar adamcağızın tablasının altını üstüne getirirlerdi.
Leon kızmazdı hiç.
Nerde hareket orda bereket.
Sonra Müssü gelmez oldu artık.
Çok üzüldük hepimiz.
Hem onu sevdiğimizden, hem de o kadar uzun vadeli faizsiz taksiti bize kimse yapmayacağı için.
Bir gün Havra Sokağı’na gitmiştik ninemle
Kedilere manco (Akciğer yani. Sanırım manje. Fransızca manger lafının deformasyonu olabilir mi?) almaya.
Ninemin eteğini çeke çeke “Bak nine Müssü!” dedim.
Ninem de “Ha vallahi de o” diye Leon’a doğru ilerledi.
Leon İsrail’e yerleşmiş. Deniz kenarında ev almış.
Bütün bunları taksitle kaşkorsekülot satarak nasıl becerdiyse.
Nineme anlattı durdu.
”İsrail’de tavuklara gözlük takıyorlar” dedi.
Buna çok güldüm.
Çok sonra İsrail’de tavuk çiftliklerinde tavuklar zamanı gece sanıp sık yumurtlasınlar diye tavukların gözlerini bağladıklarını okudum bir yerde.
Bundan böyle giyim eşyalarımızı ayağımıza getiren Müssümüz yoktu artık hayatımızda.
Taksitle!
Tahtakale’den!
***
Seyyar satıcılarla ilgili bir anım daha var.
Şeker Bayramıydı (Ramazan Bayramına öyle derdik)
Apartmanın deniz kıyısındaki cümle balkonuna bir şanstalihkaderkısmetçi geldi.
Elinde üzeri alüminyum tel (çukulata teli) kaplı delikler olan bir karton.
Beş kuruş verince o teli tırnağınızla kazıyorsunuz. Altından çıkan numarayı satıcının elindeki listeden arayıp buluyorsunuz. Size ikramiye çıkmış mı diye bakıyorsunuz. Çıkmışsa ikramiyenizi alıyorsunuz. Bu ikramiye yo-yo (içi saman dolu-ucu lastikli topumsu bir oyuncak) olabilir ya da bilye (misket de deniyor ve oğlanların işine yarıyordu), saç tokası (kızlara), rulet ya da fırıldak, plastik oyuncaklar, balmumundan kuş filan olabilirdi. Ama çoğu zaman, listede numaranızın karşısında ‘boş’ yazılı oluyordu. Boş, yani hiçbir şey çıkmamış size.
Bayramda hepimize el öpme parası verildiğinden para harcayacak yer arıyorduk.
Kız kardeşim beş kuruş verip yuvarlak deliklerinden birisini kazıdı… Boş… Bir daha denedi. Boş. Bir daha, bir daha. 25 kuruş gittikten sonra feryat figan ağlamaya başladı. Ben kötü kumarbazdım. Amerikalıların ‘cut your losses’ dediği şeyi bilirdim içgüdüsel olarak. Onbeş kuruştan öte delik kazımadım.
Kardeşim ağlayarak eve gitti.
Kandırıldığını düşünüyordu.
‘Dedemiz’ olduğu söylenen Hüseyin Mısırlızade (annemin üvey teyzesinin kocası aslında) derhal olaya müdahale etti.
Zavallı seyyar satıcıya olmadık sözler söyledi. Onu sahtekarlıkla, çocukları kandırmakla suçladı. Polis çağırmakla tehdit etti.
Adam son derece efendi, zarif ve eğitimli birine benziyordu.
‘Yanılıyorsunuz beyefendi’ dedi. ‘Ben sahtekar değilim’. Kardeşimin 25 kuruşunu iade etti. Gözleri dolmuştu.
Nineme haber ettik.
Geldi.
Adamla konuşmaya başladı.
Eski İzmirli bir ailedenmiş.
Eşraf.
(Bu nedense pek önemliydi)
İlk soru hep “Kimlerdensin evladım?” oluyordu benzer durumlarda.
Konuşma sonunda şanstalihkaderkısmetçi’nin ‘saygı değer’ bir ailenin biricik oğlu Suat olduğu anlaşıldı.
Ninem zenginlik günleriyle zaman zaman övünen biriydi.
Hemen bu aileyi tanıdı.
Oğulları Suat’ın da Fransa’da ‘İktisat tahsili’ gördükten sonra ‘fena’ olduğu anlaşılınca ailesi tarafından reddedildiğini öğrendik.
‘Fena’dan ne kastedildiğini anlayamamıştım ama herhâlde şanstalihkaderkısmet satmakla ilgili değildi. Bunu sezdim.
Daha sonraları (hep herşey zamanla oturuyordu yerli yerine), Sorbon Üniveritesinde iktisat tahsil eden Suat’ın eşcinsel olduğunu bu nedenle de ailesi tarafından reddedilince uyuşturucuya dadandığını filan öğrendik.
Spiral iniş uyuşturucu iptilasından şanstalihkaderkısmet satışına kadar getirmişti bu şahane insanı. Ninemle helalleştiler. Ninem 25 kuruşu geri almayı kabul etmedi. Hatta onu eve davet edip karnını doyurdu. Adamın yemek yerken çatal bıçak tutuşuna hayran kalmıştım. Bir de bana şeri (chéri[1]) demesine.
Ne demek olduğunu anlamamıştım ama pek hoşuma gitmişti.
Bir de çok kaliteli kolonya sattığını iddia eden kolonyacı gelmişti bir gün.
Kolonyanın adı ‘Altın Damlası’.
Kimse tanımıyordu adamı ama öyle dilli bir tezgahtardı ki herkes o ‘harika kolonyayı’ aldı şişe şişe.
Ucuzdu.
İnsanlar keselerinin elverdiği bir lüks madde bulmaya görsünler. Acaba demeden almıştık hepimiz.
Sonradan şişenin açık renkli çay suyuyla dolu olduğu anlaşıldı.
Kolonyacı tekrar gelince paralarını geri almaya ahdetti Urgancı sakinlerinin bu yalana kanacak kadar saf olanları.
Tabiî gelmedi.
Yaşım ilerledikçe ninemle ilişkilerimiz bozuldu.
Büluğ çağı denen duruma hazır değildi ninem.
Benim karşı cinse ilgi duymamı, kendi başıma buyruk olmaya çalışmamı, “karşılık verme!” diye bağırtan hazır cevaplığımı kendisine yönelik bir başkaldırı olarak gördü herhâlde.
Anne olmamıştı ki hiç.
Annem arada sırada uğruyor, bizimle komşu çocuğuymuşuz gibi biraz vakit geçirip evine gidiyordu.
Annemin bir doktorla evlenmek üzere olduğunu söylediler.
Ninem bir gün beni fena azarladı.
Ogan adında bir çocukla kırıştırıyordum.
Evlenecektik.
Ortaokul bitmişti.
Lise, sonra üniversite.
Yani az kalmıştı düğüne.
Ninem beni arkadaşlarımın önünde iyice benzetince hemen sokağa fırladım.
Karataş’tan taaa Karantina’ya kadar söylene söylene yürüdüm.
Annemin evine geldim.
Refik Durbaş’ların evi de o sokaktaydı.
Halil Rifat Paşa Köprüsü diye bilinen, bir derenin iki yakasını birleştiren köprünün hemen yanındaydı Refiklerin evi.
Refik’in, Şefik adında bir oğlan kardeşi iki de kızkardeşi vardı.
Şefik, mahallenin bıçkını.
Delikanlısı.
Kabadayısı.
Dünya tatlısı, yeşil gözlü yakışıklı bir delikanlıydı.
Annemle yaşamaya başladıktan sonra, mahallenin kızı olarak, namusum Şefik ve arkadaşlarından sorulmaya başladı.
Annemle de aram pek iyi değildi aslında.
Üvey babamdan huylanıyordum.
Bana pek baba gözüyle bakmadığını hissetmiştim.
Annem sık sık benden “çok asi, söz dinlemiyor, isyankar” filan diye şikayet ediyordu.
Kız kardeşim ninemin evinde kalmıştı.
Beni en çok üzen buydu.
Ninemi pek aramıyordum.
İçime baygınlık gelmişti O’nun Ziya Paşasından, Namık Kemalinden, Vatan Yahut Silistresinden, ‘Eşin var aşiyanın var baharın var ki beklerdin; / Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? / Cihanın yurdu çiğnense çiğnenmez senin yurdun’ dan;
‘Ferda senin, senin bu teceddüt bu inkilap… / Herşey senin değil mi ki zaten, sen ey şebap’ından.
Yeni bir şey arıyordu içimde kıpırdanan genç kız.
Ama ne?
Lise birdeydim.
İzmir Kız Lisesi, gereksiz baskıyı, rencide etmeyi, onur kırmayı disiplin sanan öğretmenlerle doluydu.
Okuldan nefret etmeye başladım.
Dersleri ‘kırıyordum’
Sınıfta olduğum zamanlarda da sınıfta değildim. En arka sırada oturup ya şiir ya roman yazıyor ya da hayal kuruyordum.. Çook uzaklara gideceğim günlerin hayalini.
Marsilya bandıralı bir gemi içinde.
Sonunda annem beni emanet paketmişim gibi alıp babama iade etmeye karar verdi.
Babamla yıllardır görüşmemiştik.
Yüzünü dahi hatırlayamıyordum.
Bir defasında okuldan geldiğimde çocuklar “Heyyy kız Hale, baban geldi” demişlerdi. Daha ninemin evindeydim hâlâ. Urgancı Apartmanı’nın cümle kapısından ikinci kata çıkan merdivenleri kanatlanmışcasına uçarak çıktığımı hatırlıyorum. Sonra bizim evin kapısını ittim.
Karşıdaki hazeran iskemlede bir adam oturuyordu. Babamı andırsa bile o değildi. Sarışın ve mavi gözlü, dar omuzluydu. (Belki de ben babamı hep subay üniforması içinde geniş omuzlu biri olarak algılamıştım küçükken)
Sonra onun babamın ağabeyi Şahap olduğunu öğrendim.
(Şahap amcamın kızı Tomris ve çocukları Elif ve Cumhur ile şimdi görüşüyoruz.)
Babam kimdi benim ve neredeydi?
Beni neden aramazdı sormazdı?
O kadar olan biten arasında bunu da sormaz olmuştum artık.
Üvey babamın -yavaştan gelişmekte olan- vücudumla ilgili yılışık espirileri rahatsız ediyordu beni.
O yıl devamsızlıktan sınıfta kalınca annem beni Zonguldak’a giden bir trene atıp Bartın diye bir kasabaya götürdü.
Bir otele yerleştik.
Sonra nasıl oldu bilmiyorum, otele o adam geldi.
Babam olan adam.
Tombul ve sinirden sapır sapır titreyen adam.
Babam olabilir miydi bu insan?
Beni görmekten hiç memnun olmuş bir hâli yoktu.
Beni kapıdan aldı ve yolda “Bu kadını neden getirdin?” diye saçma bir soru sordu. “Bu kadın” dediği annemdi sanırım ama ben onu getirmemiştim ki, o beni getirmişti.
Neyse ki eve geldiğimde durum biraz daha iç açıcı hâle geldi.
İki kardeşim varmış benim.
Hüsnü ve Selma.
Üvey annem çok güzel bir kadın.
Asiye.
Bana da iyi davrandı.
Kapıda karşıladı beni ve çocuklara “Bakın ablanız geldi” dedi.
Çok sevinmiştim.
Hah işte burda kalabilirim ben.
Yaşasın!
O gece erkek kardeşim olan ufaklık “ben ablamla yatçam” diye tutturdu.
Bana serilen yer döşeğine girdik, sımsıkı sarıldık birbirimize.
Mutluydum.
Bir ailem olmuştu işte durup dururken.
Fakat üvey annemle babamın yatak odasından gelen konuşmalarına kulak verince sevinmekte biraz acele ettiğimi anladım.
Üvey annem onlarla kalmama itiraz etmiyordu.
Bu da bir şey.
Ama “Okula gitmesin evde bana yardım etsin, kardeşlerine baksın, güzel kız, evlendiririz” diye geleceğime bir yol haritası çizmişti bile.
Benden ev kadını yapmaktansa koyunlara çoban yap, daha kârlı çıkarsın!
Hele o zaman.
Şimdi yine biraz öğrendim çamaşır, ütü, yemek.
Babam ise buna bile razı değildi: “Yok yok Asiye, o zaman o kadın (annem) sık sık gelir kızımı göreceğim diye”.
Benden mobilya parçasıymışım gibi söz edilmesi bayağı zoruma gitti doğrusu.
“Şu sehpayı kapının yanına mı koysak, yok yok holde tam orta yere koyalım, eve giren elindekileri üstüne bıraksın”.
Ertesi günü babam, beni, yani paketi iade etti oteldeki anama.
Arkamdan kardeşler ağladı.
Üvey annem de bir maşrapa su döktü.
Bu arada annem kendisine bir avukat bulmuş.
Avukat babamı dava edecekti nafaka için.
Ben buna karşı çıktım diye avukat çok kızdı.
Annemin, “suratıma bir tokat atması” gerektiğini belirtti (hukuken herhalde).
Annem ‘sus mus’ dedi ama ben susmadım.
Bir an evvel oradan uzaklaşmak istiyordum.
Şimdi bu satırları okuyanlar arasındaki yufka yürekliler “Vah yazık kıza” diye düşünüyorlarsa, düşünmesinler.
Yazık filan olmadı bana.
Burda anlattıklarım arasında asıl kayda değer konu anne-baba-üvey anne-avukat, makul düzeyde eğitimli yetişkin insanların bir kız çocuğu ile bir portmanto arasındaki farkı anlayamayacak kadar aymaz olmasıdır.
O günden sonra kendi ailemi, kendi seçtiğim insanlarla yeniden kurmam gerektiğini kavradım.
Başardım da.
Dünyanın dört bucağından, bana bu güruhtan daha yakın insanlar tanıdım.
Bana sevgi saygı ve değer veren gepgeniş bir ailem oldu.
Montreal’den bile bir kız kardeş edindim geçenlerde.
Alida Pesayan isminde Diyarbakır, Cüngüş’lü bir Ermeni.

Los Angeles’de bir soprano var bir de kızkardeşler arasında.
Elif Savaş Felsen isminde.
Onunla konuştuk kan bağının ne kadar overrated 1 bir şey olduğunu.

Otele geldiğimiz zaman çocuk onurum o kadar örselenmiş ki kendimi otel odasının penceresinden atsam mı diye bakıyorum camdan aşağıya.
Sonraları da zaman zaman yoklayan bu intihar takıntısının miladıydı o gün.
Ama insan ölmek istemiyor.
İntihar edenler, bu işi sonradan düzeltilebilecek birşey sanıyor galiba.
Ya da acı o kadar dayanılmaz ki, acıyı durdurur umuduyla öldürüyorlar kendilerini.
Biri çıksa ”Boşfer değmez, gel gidelim, şöyle güzel bir çayır çimende uzanıp bulutları seyredelim senlen” ya da ”Gel bak bir deniz kenarı var bildiğim, yağmur da yağıyor ne güzel, suyun üzerindeki küçük dairelere bakarak en sevdiğimiz türküyü çığıralım, açılırsın” dese caydırabilir müntehiri.
Andre Gide bunu mu demek istemiş acaba : “Biri intihar ettiyse onunla son konuşanın bir nebze de olsa sorumluluğu vardır bunda” sözüyle.
Bana kimse demedi öyle şeyler.
İç sesimden başka.
Pencereden aşağıya bakınca elektrik telleri gördüm.
“Aha, şimdi atlasam ya bu tellere takılır da elektriğe çarpılırsam?”
Yahu ölmek istemiyor musun, ne farkeder elektrikle çarpılsan, beton kaldırıma çakılsan beynin iki parça.
Yok ama, hayat bahane arıyor!
Ölmek istemiyor çünkü atlayacak olan.
Sadece melodram yaratıp bu salak anne-baba-üveyanne-avukat sürüsüne bir ders verecek aklınca.
Sonra hatırlıyor geri dönüşü olmayacağını o atlayışın.
Kaldırımdan beynini toplayıp, otelin penceresine geri atlayamazsın.
Bunu lise birde çakmış (öyle derdik) bir çocuk bile bilir.
Vazgeçiyorum.
Ama annemi de mahkemelik olmaktan vaz geçirmeyi başarıyorum.
Otobüse binip eve dönüyoruz.
Babam otogarda küçülüyor, küçülüyor sonra kayboluyor.
Kardeşlerim üzülecek diye düşünüyorum.
Buna seviniyorum.
Biri benim yokluğuma üzülecek.
Ne güzel!
***
Ramazan ayı.
Otobüs Bursa’ya geldiğinde annem hastalanıyor.
Safra kesesi yoktu annemin.
Midesi bulanırdı sık sık.
Yolculuk fena etmişti.
Annemin safra kesesi ameliyatından bir gün önceydi.
Rüyamda annemi gri renkli dört atın çektiği bir arabada bulutlar içinde kaybolurken görmüş ve korkuyla uyanmıştım.
Ölecek annem diye çok korkmuştum.
Ölmemişti.
Sadece içinden pırıltılı taşlar çıkan safra kesesini almışlardı.
Sonra da sık sık mide bulantısı çekti.
Annem hastalandığı için Bursa’da kalmak zorundayız o gece.
Askeri hastanede bir sınıf arkadaşı var annemim. Makbule teyze.
Şafak adında benden büyücek bir kızı var. Şafak da babasız ama onunki farklı bir babasızlık. Romantize edeceği bir ‘yok baba’sı var.
Şafak bebekken ölmüş babası.
Ah nasıl imrenirdim bebekken anasını babasını yitiren çocuklara.
Makbule teyze, annemi ve beni o güzelim hamamlardan birine götürüyor.
Bursa’nın Hüsnü Güzel Mahallesi’nde, sımsıcacık kükürtlü sularda yüzüyorum.
Sıcak su hep benden yanadır.
Bayılırım kaplıca havuzlarına.
Arada annemle arkadaşının konuşmalarına kulak kabartıyorum.
Yine ne planlar yapılıyor geleceğime dair.
Makbule teyze “yatılı ver Dürüş” diyor.
Bursa Kız Lisesi’ne yatılı verilecekmişim.
Annem soruyor “pahalı mıdır?”
Makbule hanım “ilk yıl ödersin, sonra meccani imtihanlara sokarız, akıllı kız bu, kazanır.”
İçimden “Nah kazanırım, kâğıdı boş veririm görürsünüz gününüzü” diyerek kulaç atıyorum havuzda.
Ve işte böylece çocukluk hayatımın en keyifli aynı zamanda da en zor günlerini geçireceğim yatılı okul maceram başlıyor.
***
Urgancı’daki son günler..
Ninem ile yollarımız ayrılmadan önceydi.
Bir gün bana : “Git Hüsam Kaptan’a söyle gelsin. Gelirken de kamyoneti getirsin” dedi.
Hüsam Kaptan Urgancı’dan Kırkmerdivenler’e giden yolun tam yarısındaki fırının sahibiydi.
Ekmeklerimizi hergün o fırından alırdık.
Koskoca taş fırın güldür güldür yanardı.
Hüsam Kaptan’a Laz Hüsamettin de derlerdi.
Evlerimizde fırın olmadığından fırında pişecek yemekleri tepsilerde fırına götürmek, piştikten sonra da alıp eve getirmek yine biz çocukların görev listesindeki işlerdendi.
Buzcu Salim’den buz ve rakı almak gibi.
Rakının en küçük boyu üzeri tırtıklı yeşil kalın cam şişedeki ‘ufak’tı.
Bazen ona ‘Fahrettin Kerim’ derdik.
Ufak tefek bir siyasteçi olan Ordinaryüs Profesör Fahrettin Kerim Gökay’ın İstanbul valisiyken içki ile mücadelesine nazire. Yeşilay’ın başkanlığını yapmış bir süre.
Fırına tepsi içinde götürülen yemekler arasında, börek, poğaça, kadayıf, baklava, karnıyarık, dolma olurdu.
Ama benim en sevdiğim, pişmiş ayvaydı.
Ayvanın içindeki koçan kısım oyulur oraya biraz şeker serpiştirilir sonra da fırına verilirdi tepsi. Çok lezzetli bir şey çıkardı ortaya.
Laz Hüsamettin amcanın ninemle uzun vadeli bir didişmesi vardı.
Ninemim peynir tenekelerini üstübeçle boyayarak saksı yaptığı ve içlerinde son derece nadide ve güzel bitkiler yetiştirdiği balkon bahçesindeki çiçeklerde gözü vardı Hüsamettin Efendi’nin. Gider gelir nineme ”Müştânım hala yorulmadın mı kova kova su taşımaktan çiçek sulaycem diye. Satıvegissin şu çiçeklerini bana. Ahha sana yüz lira (1950 lerdeki yüz lira) nakit para” der dururdu. Ninem de : “Eee valla Hüsamettin, alemsin onnar benim çoocuklarım ayol. İnsan çocukarını satar mı?” diye sözüm ona çıkışırdı ona.
Ben de içimden “İyi valla Hüsam amca, oldu olacak bizi de satın al bi yüzlük daha ver de” diye geçirirdim.
Ninemin “Git Hüsam’ı çağır, kamyonetle gelsin” lafından pek bişey anlamadım.
Ninem son günlerde ölümden filan bahsetmeye başlamıştı epeyce, ama ben bağlantı kuramadım arada.
Bir gün öğle uykusuna yatırdı bizi. Kendisi de yanımıza uzandı.
Uyanınca “Çocuklar pencere altında gürültü yapıyor. Uyandım ama hiç kızmadım keratalara. Tuhaf bir rüya görüyordum” demişti.
Rüyasında Allah’ı görmüş. Uzun ak bir sakalı ve boncuk gibi mavi gözleri varmış ve nineme “Mürşit (ona yalnız kocası derdi Mürşit. Bilinçaltındaki Allah’ın, erkek ve kocası gibi mavi gözlü ve buyurgan olması ilginçtir) artık zaman yaklaştı. Namaz kılsan iyi olur” demiş.
Ninem durup dururken namaz kılmaya başladı.
Biz bunu çok eğlenceli bulmuştuk. Selam vermek için ayağa kalktığında oturacağı yere bir minder koyar, o oturunca altı küt diye mindere çarpınca kıkır kıkır gülerdik.
O da gülerdi.
Namaz bozulurdu sanırım o zaman.
Fakat ibadetten daha önemli bir şey olurdu.
Hepimiz gülerdik.
Hüsam amcayı bulmaya fırına gittim.
Hüsam amca kamyonetin önüne beni de bindirip bizim eve geldi.
Ninem ona “Al hepsini çiçeklerin” dedi.
Hüsamettin pek şaşırdı.
“Fûl’u da mı, Müştâpla” dedi.
“Evet fûl’u da. Ama ona çok su verme. Öldürürsün!”
Saksı vazifesi gören zeytinyağı, peynir tenekelerini taşıdı Hüsamettin’in çırakları kamyonete teker teker.
Balkonun parkelerinde paslı izleri kaldı.
Balkon genişlemişti.
Son saksı da kamyonete yerleştikten sonra Hüsamettin cüzdanını çıkardı ve “Yüz yeter mi?” diye sordu. Ninem “Kalsın, istemez. İyi bakmazsan iki elim yakanda” diyerek çat diye çarptı kapıyı adamın suratına.
Bir daha da çiçeklerden söz etmedi.
[1] Fransızca: Canım
1 değeri, önemi abartılmış



