ve bu böyle gider.
Sevan Nişanyan’ın yazdığı onca kitap, Şirince’yi yağmadan kurtarması, Matematik Köyü’ne verdiği destek. Köyde inşa ettirdiği o güzelim kütüphane anılmadan önce hemen artık eski eşi Müjde’nin bile unuttuğu şu kavanozda kaka olayı gündeme gelir nedense.
Van Gogh’un o inanılmaz güneşli tarlaları, Oscar Wide’nin ‘Mutlu Prens’i, Da Vinci’nin vaktini bilememiş dehası; 9. Senfoni, Coleridge’in ‘Kubilay Han’ı, The Rime of the Ancient Mariner’i, Poe’nun bir deniz ülkesinde yaşayan Annabel Lee’si1, Steinbeck’in Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavgası; Sabahattin Âli’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’sı, Nazım’ın, Kendini Öldüren ‘Benerci’si kaynar gider arada.
***
Aralarında eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in de bulunduğu bir grup milletvekiline tercüman olarak atanmıştım 90’larda.
Onun hakkında 70’lerin sonlarında çok şey yazıldı çizildi gazetelerde.
Bendeki izlenimi farklıydı yazılanlardan.
Evet, karşı cinse ilgisi olan bir erkek.
Olmayanı var mı?
Varsa eşcinsel olduğundan ya da artık eleğini duvara astığındandır.
Yani –yeter ki nabız atsın- her kadına yıvışan ‘zampara erkek’ izlenimi yaratmadı bende hiç.
Biri ile tek bir gece beraberlik olsa kaderde, o gece için önce ona aşık olacak müzmin romantik bir insan hali vardı onda. Zarif, zeki, kültürlü, esprili, görmüş geçirmiş ve insanlara değer veren biri. Üstelik de son derece cazip bir erkek.
Çevresindeki insanlar iyi şeyler yapınca fark eden ve bunu söyleyen ender Türk kodamanı. Bana, sürücülüğümle alay eden milletvekillerine karşı takındığım terbiyeli tavır nedeniyle, “Profesyonelliğinizi takdir ettim Hale Hanım” demişti,
Sürücülüğüm iyi ya da kötü, onlara yardım için araba kullanıyordum. Gitmek, görmek istedikleri yerleri görsünler diye.
Binbir eleştiri ve öneri aldım hepsinden nasıl araba kullanmam gerektiği konusunda.
Amerika’daki trafik kurallarını bilmedikleri için bu öneriler pek işe yaramıyordu.
Sanırım bir kadının bindikleri aracı sürüyor olmasına tepkiliydiler.

Milletvekillerinden birisi “Hale Hanım, siz 70’lerde Türkiye’deydiniz, Hasan abiyi hatırlarsınız gazetelerden” diye aklınca komiklik yapmaya kalkıştı. Ben de “Evet, tabi nasıl hatırlamam, FKÖ militanlarının Mısır Büyükelçiliği’nde rehine aldığı olayda, gerillalarla görüşerek onları teslim olmaya ikna eden tarihte ilk İçişleri Bakanıydı Sayın Güneş” dedim. Hasan Fehmi Güneş bana bakarak “Ordan mı hatırlıyosun beni tercüman hanım?” diye sordu.
Ben de masum bir ifade takınıp “Başka bir yerden mi hatırlamalıyım efendim” diye aptalı oynadım. İnandırıcı olduğumu sanmıyorum ama, sanırım hoşuna gitmişti. Ondan sonra bana dostça davrandı.
İlginç biri olarak hatırlayacağım kendisini hep.
Aynur Aydan isimli kadınla olan ilişkisi bağlamında hatırlanması da yukardaki örnekler gibi insanları, insan hayatına kattıkları değerler ve güzellikler yerine, skandallar, zaaflar, öfkeyle kalkıştıkları densizliklerle hatırda tutma tuhaflığına bir örnektir.
Grupta Köksal Toptan da vardı.
Onunla ilgili olarak bana “Köksal’ın taşralı görünüşüne bakma, aramızda en demokratı odur” demişti Hasan Fehmi Güneş.
Haklıydı da.
“Önemli bir tarih aralığında İçişleri Bakanıydınız. Hatıralarınızı yazmayı düşünmez misiniz” soruma da “Okuyucuya saygım var benim. Çalakalem yazı yazamam. Doğru dürüst yazmaya da sabrım yok” cevabını verdi.
Bir ay süreyle sık sık tartıştık.
Çok saygılıydı aynı fikirde olmadığı zaman bile.
Aynı zerafette bir eski siyasetçi de bir başka görevde birlikte çalıştığım İsmet Sezgin’dir. İsmet Bey şiirle ilgimi öğrenince bana şiirlerini gösterdi.
Ankara’da hastalanınca da kaldığım yere doktor gönderdi.
Görevim bittikten sonra da ne zaman Vaşington’a gelse telefon edip benimle görüşmek istediğini söylerdi.
Bir defasında Yanni “O politikacı var ya, gelmiş, seni görmek istiyor. Falanca otelde kalıyormuş. Kendisine söz verdim Hale gelecek diye. Aman git ayıp olur” demişti. İçişleri Bakanları toplantısı vardı büyük bir otelde.
Gittim.
Bekleme salonunda bir çok gazeteci vardı onunla görüşmek için bekleyen.
Sezgin toplantı salonundan çıkar çıkmaz onlara “Merhaba çocuklar” diye selam verip, bana doğru yürüyünce, şaşırdılar.
Biri sonradan “Akraba mısınız İsmet Bey’le?” diye sormuştu.
Ben de esrarengiz bir havaya bürünüp “Hayır akraba değiliz” dedim.
Vaşington’daki Türkiyeli gazeteciler bu tür ilişkileri çok önemsiyor.
O günden sonra, eskiden görmezden gelen bazıları selam vermeye başladı bana.
Köksal Toptan gerçekten demokrat, zarif ve tarafsız bir insandı.
Valizimi yüklendi havaalanlarında bir kaç defa.
“Size ağır gelir Hale Hanım o” diyerek.
Bir de Süleyman Demirel’e bir kravat seçmek için yardımımı istemişti.
Ben de “Aman ona ne yakışmaz ki” diye şaka yapınca gülümseyerek eliyle ‘sus’ işareti yapmıştı.
Türkiye’ye döndükten sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na atandı.
Bana bir not gönderdi.
Yardımlarım için teşekkür ediyor ve Antoine de Saint-Exupéry’nin ‘Küçük Prens’ kitabının ‘okullarda yasaklanmış kitaplar’ listesinden çıkarıldığını haber veriyordu.
Konuşmalarımızdan birinin konusuydu.
İşim gereği ilginç insanlar tanıdım.
Bazıları ile dostluklar gelişti.
Hemen hemen hepsi zarif ve güzel insanlardı.
Yusuf Özal çok hoş biriydi.
Yengesinden dertli.
Ben kardeşinin evlendiği kadına karşı bu kadar negatif duygular yüklü birini daha tanımadım.
Yusuf Özal Dünya Bankası’nda uzman olduğu sıralarda bir ev sahibi olmuş. İş güç sahibi herkesin kolayca edinebileceği boyutta ve nitelikte bir ev.
Türkiye’de bu konuda yazılanları anlattı. Çok şaşırdım.
Ne kadar para yüklüymüş, abisi cumhurbaşkanı diye vs vs.
Oysa Dünya Bankası’nda uzman olacak kadar nitelikli birisinin abisinin torpiline ihtiyacı yok bir ev sahibi olmak için Amerika’da.
Türkiye’de basının takım tutar gibi yan tutması garip.
Yusuf Bey’in grubunu Cafe Zorba adında bir ‘fast food’ lokantasına götürdüm Dupond Circle’da.
Yemekleri ısmarladık, bekliyoruz. Hoparlörden açık ve düzgün bir Türkçe ile şu anons yapıldı: “Fasulyeleriniz ve kebaplarınız hazır efendim”…
Ses onca zamandır tanıdığım, Zorba’nın sahibi Eleni’nin.
Eleni’ye “Türkçe bildiğini bana neden hiç demedin ki?” diye sordum gülerek.
O da gülerek “Sormadın ki” dedi.
Selanikliymiş.
Bu grubu San Francisco’da George’s Place adında bir lokantaya daha götürdüm.
Sahipleri Yorgi ve İreni sevdiğim insanlardı.
Türkiye’yi yurt olarak benimsemişler yıllardır yaban ellerde yaşadıkları ve Türkiye’de onca ayrımcılığa göğüs gerdikleri hâlde.
“Cumhuriyet Bayramı’mızda yemeklerimizi yaptık. Bizimkilere (yani Türklere) ikram ettik” diye konuşurlardı.
Delegasyondan bazıları “Türk lokantası bulamadınız mı tercüman hanım, bizi Rum lokantasına götürüyorsunuz” filan dedi. “Türk yemekleri yapan bildiğim tek lokanta bu, San Fransisko’da” dedim.
Yusuf Özal : “Bırakın bu tür ayrımcılığı arkadaşlar, yemekler güzel, sohbet tatlı” dedi. İreni bize ayrı bir oda ayırtmış. Masada kaç kişi varsa hepsinin önüne de küçük bir Türk bayrağı koymuş.
Yorgi talaşböreği ve süpanglesi ile övünüyordu. Masaya gelip herkese “Nasıl ama, nasıl ama?” dedi durdu.
Daha sonra bu lokantaya ‘milliyetçi’ bir profesörü götürdüm. O da girişti “Türk lokantası yok muydu da bu Rum lokantasına getirdiniz beni” rutinine.
Sonra Yorgi bir şişe rakıyla masaya oturdu, başladılar sohbete.
Lokantadan çıktık profesör : “Hale hanım gavur mavur ama tatlı adam senin Yorgi. Canını sevdiğimin memleketi, gavuru bile sevimli” diye yine Türkiye’nin hanesine yazdı krediyi. Ona kalırsa Yorgi gavurdu ve bu nedenle sevimsiz olmalıydı ama Türkiyeli gavur olduğu için başına devlet kuşu konmuş ve sevimli olmuş.
Bu bana Amerika’ya ilk geldiğim yıllarda Krista adında bir Almanın beni kocasıyla tanıştırmasını hatırlattı : “Hale is Turkish but she is nice” 2 demişti.
Irkçılık böyle sinsi bir duygudur. Irkçı olduğunuzu bilmezsiniz bile.
Görev nedeniyle tanıştığım insanlar arasında hâlâ görüştüğüm ve beni dostluklarına layık gördükleri için kıvanç duyduğum iki insandan birisi Anayasa Mahkemesi’nin şimdi emekli başkanı Mustafa Bumin ve eski Balıkesir AKP milletvekili Operatör Dr. Turhan Çömez’dir.

Dr. Çömez’i karşılamaya havaalanına gittim.
Elimde minyatür bir Türk bayrağı ve ziyaretçinin ismi bulunan tabela ile bekledim, bekledim. Kimse çıkmadı uçaktan. Türk bayrağı gözüne çarpar hemen beklediğim şahısların. Sonra otele döndüm. Resepsiyona sordum, bu isimle kimse geldi mi diye. Evet dedi. Telefon ettim odaya ve özür diledim. Son derece kibar biri “Önemli değil Hale Hanım, demek birbirimizi göremedik. Ben bir taksiye atladım geldim. Yarın sabah görüşürüz” dedi. Buna şaşırdım. Çünkü milletvekillerinin pek çoğu “Beni karşılamaya neden gelmediniz, sıkıntı çektim” diye sertleşirlerdi.
Ertesi sabah kahvaltıda Turhan Çömez’i buldum.
İkimizin de saçları kazınmıştı.
Selamlaştıktan sonra ilk sözü “Kemo mu aldınız?” oldu.
Kısaca “Evet” dedim ve hemen programdan söz etmeye başladık.
Bir ay birlikte çalıştık.
Sonra eşiyle de geldi. Ailece tanıştık.
Dr. Çömez işkolik diye isimlendirilen insanlardan.
Önce iş.
Son derece disiplinli, kendisini taşımasını bilen, okuyan biri.
AKP’nin lideri olsaydı herhalde bugünkü durum farklı olurdu diye düşünmedim değil.
İmam Hatibi bitirdiği halde Çapa Tıp’a dereceyle girmiş.
Eşi doktor Reyhan Hanım ile de tanıştım.
Çok güzel ve akıllı bir kadın.
Ergenekon iddiaları çıktıktan sonra bir gün Ankara’da buluştuk.
Bazı arkadaşlarının görüşmekten kaçındığını anlattı üzüntüyle.
Bu şahıs ‘Ergenekon’ kumpası ile ilişkiliyse, çok yaman bir aktör olmalı.
Ya da ben son derece aptal biriyim.
Benim tanıdığım Dr. Çömez, demokrasi aşığı, ülkesini seven, özellikle sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması konusu üzerinde kafa yoran bir hekim.
Ama tabii bu maskeli baloda kim kimdir bilinmez.

ABD Supreme Court başkanı Yargıç William Hubbs Rehnquist ile
Mustafa Bumin ne güzel bir Cumhurbaşkanı olurdu Türkiye için.
Sakin, duyarlı, ‘rule of law’ denen hukukun üstünlüğü kavramını ta kalbinin orta yerine yazmış bir hukukçu.
İnsana da son derece saygılı.
Kendisiyle tek anlaşmazlığımız, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı konusunda benim çok tepkisel olmamdan kaynaklandı.
Bu konuyu konuşamayacak kadar yükü ağır belki yüreğinin.
“Geçmişi konuşmayalım Hale. İleriye bakmak lazım” diye kestirdi attı.
Onun dışında hemen her konuda anlaştık.
Hâlâ da haberleşiriz.

İşim gereği tanıştığım insanlardan biri de çocukluğumda dinlemeye doyamadığım bir Alevi sanatçıydı. Ali Ekber Çiçek.
Radyo zamanında yaşamak ne büyük bir şansmış.
Daha o zamandan Alevi müziğine ilgim başlamıştı.
Teksas Eyaleti’nin Venediği San Antonio’da Ortadoğu Çalışmaları Kongresi oluyor.
Mihmandarlığını yaptığım tarih pofesörü Mehmet İpşirli ile katıldık. Dr. İpşirli’nin İngilizce tercümana ihtiyacı yok. Doktorasını İngiltere’de yapmış. İhtisası arşivcilik. Bu konunun ne kadar önemli olduğunu ondan öğrendim.
Dr. İpşirli’ye “Neden tercüman istediniz, İngilizce bildiğiniz halde?” diye sordum. “Yalnız seyahat etmeyi sevmem Hale Hanım” dedi.
Dindar bir insandı Mehmet Hoca. Son derece nazik, iyi yürekli, sakin ve demokrat.
Bir akşam yemek yerken “Alkol almak isterseniz benim için sakıncası yok” dedi. “Yok, istemiyorum, sağolun” dedim. Tek başına içki içmeyi sevmem.
Sohbet ilerledi ve Dr. İpşirli “Ben sizi Edebiyat Fakültesinden tanıyorum, siz beni hatırlamadınız ama” dedi.
Şaşırdım. Öyle göze batan bir tip değilimdir. İnsanların (erkeklerin) dikkatini çekecek bir fiziğim de yok.
Acaba Necati’nin çevresinden biri mi diye düşünürken Mehmet Hoca “Başörtülü kızlar, başörtü yasağını protesto ederken siz de girdiniz aralarına. Başörtüsüz bir kaç kız öğrenciden biriydiniz” dedi.
O zaman hatırladım. Beyaz uzun kollu gömlek giyer, kollarını da hep kıvırırdı dirseğe doğru. Elinde bir evrak çantası olurdu.
Sevindim.
Beni hatırlamasına değil, o eylemle ilgili olarak hatırlamasına.
Mehmet Hoca ile birlikte katıldığımız 4 günlük Kongre programında bir konser var.
Kanadalı bir Türkolog-müzisyen hanım refakatinde Ali Ekber Çiçek.
Amanın… Olabilir mi?
Bu benim çocukluğumda ‘Haydar haydar’ deyişini inanılmaz bir güzellikte çalıp söyleyen sanatçı olabilir mi? Yok yok, o ölmüştür. Ben o zaman 8 yaşında bir çocuktum!.. Yaşıyorsa bile Amerikalarda konser verecek yaşta olabilir mi?
Ali Ekber Çiçek ile tanıştım o gün.
Çok gençti.
Kendisine “Sizi radyoda sekiz yaşımdan beri dinlerim, nasıl bu kadar genç görünüyorsunuz, ben bile yaşlandım” dedim.
O da : “Sultanım, siz 8 yaşınızdayken ben de herhalde 11 yaşındaymışımdır” dedi. TRT’ye çocuk yaşta alınmış bir virtüöz. Ondan sonra peşinden ayrılmadım. Sazını taşıdım, yemeğe davet ettim.
Konserden önce bana “Özel bir isteğiniz var mı bu geceki programda okuyayım” dedi.
Ben de Kul Himmet’in
Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda
Sen söylersin söz içinde sözün var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Şu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda
Kul himmet üstadım gelse otursa
Hakkın kelamını dile getirsen
Dünya benim deyi zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda
deyişini istedim.
“Uzun zamandır söylemedim” dedi sonra durdu “Ama bu gece çalışırım” diye ekledi.
Ertesi günü konserde en ön sırada oturdum.
Yanımdaki Amerikalı’ya “Bak bu türküyü benim için” söylüyor dedim.
“Ya,” dedi hafif alaycı. İnanmadı sanırım.
Sahnenin ortasında bir sandalyede oturarak ‘Haydar haydar’ da dahil bütün A. Ekber Çiçek klasiklerini söyledi.
Kendini taşımasını çok iyi biliyordu Çiçek.
Amerikalılar çok alkışladı.
Geçen yıl kabrini ziyaret ettim. Güre’nin, Tahtakuşlar Köyü’nde gömülmek istemiş.
Neden bilmiyorum. Demek sevmiş orayı.
Köylüler de onu.
Güzel bir anıt kabir yapmışlar.
Başucuna yerleştirilen metal bir gravürde onu sazıyla canlandırmaya çalışmışlar.
Geleni gideni çoktu.
Aynı programda bir durağımız da Princeton Üniversitesiydi.
Orda da ünlülerin ünlüsü biriyle tanışacaktım.
1 Annabel Lee
Seneler, seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekden başka beni.
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi.
Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni,
Mezarı ordadır şimdi,
O deniz ülkesinde.
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi,
Evet! bu yüzden (şahidimdir herkes
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece bulutun rüzgarından
Üşüdü gitti Annabel Lee.
Sevdadan yana ,kim olursa olsun,
Yaşça başca ileri
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat gökdeki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.
Ay gelip ışır hayalin eşirir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orda gecelerim,uzanır beklerim
Sevgilim,sevgilim,hayatım,gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni.
Çeviren Melih Cevdet Anday
2 “Hale Türk ama iyi biri”




