Bilgeler olduklarına vehmettiğimiz meçhul kişilerin, aralarında ketum bir halkayı tamamlayarak, kıskanç tavukların yumurtalarına sahip çıkışları misali bilginin üzerinde oturduklarını düşünür, aralarına kabul edilmenim ilk şartı olarak onlar tarafından azarlanmayı hayal ederiz. Bilgiyi, kümese ait bir sır, erenlerin sakalı ile bıyığı arasında taşınan görünmez bir mücevher olarak tasavvur deriz. O mücevherin bize de görünür olması için dergâhın etrafında dolaşır, memnuniyetsizliğimizi gizler, erenlerin tefekkür hâlini şehirden ayıran surların dibinde kutsiyet sezgisiniçağırdığımız bir sessizlik içinde geziniriz. Temennimiz, dergâh ile elle tutulur dünyayı birbirinden ayıran sur önündeki edepli duruşumuzun fark edilip içeri davet edilmektir. Civarda gezinen mahlûkattan uçan kuşlardan suret değiştirmiş bir dervişin selamını umar, konuşma arzusuyla yanarız. Sur dışında üzerimize sarındığımız maddi dünyanın delik deşik yorganı ile üşürken içeri alınmak, dervişlerin giydiği yıpranmış hırkanın yenlerinden kollarımızı sokmak ve sırrın sıcaklığı ile ısınmak isteriz.
Dergâhın zamanı, bizi dünyanın zamanından tebenni etsin, bir evlat olarak, kardeş olarak halkayı oluşturmuş olanlara hizmet edelim isteriz. Tefekküre oturanların ısıttığı belirsiz muhteviyatın bize de görünür olmasını, sırra ortak olmayı ve bilgilenmeyi dileriz. Yazık ki, ketum tavuklar bilginin değil sezginin bekçiliğini yapmakta ve taliplere pek fena davranmaktadırlar. Sırlar ile aramızdaki surlar bir türlü kalkmaz. İçeri girsek de hep bir bilinmezin girdabında boğulmaktan kurtulamaz, hakikat denilen oyunbaz kelebeğin maneviyatı elinde oyuncak oluruz. Neden sonra anlarız ki, mutfakta kazanı karıştıran kepçenin hikmeti ile oradaki varlığımızın mânâsı arasında illet bir benzerlik vardır. Dergâh sur içi bir muamma olarak genişlerken, biz giderek küçülen bir tatminle onun avlusunda geziniriz.
Doğrudur. Işık şarkın sevkidir. Duvarlar arasında yüzümüz garba dönük, uzaklardan bir ilham beklerken bir müddet sonra gölgemiz şarka düşer. Şark kurak ve anaç kucağını açarak gölgemizi elleri üzerinde tutar,onungayba düşmesine mâni olur. Ona sırtımızı döndüğümüzü ve gölgemizden başka bir şeyimizi vermediğimizi görmezden gelmek ancak bir annenin kırık kalbinin merhameti ile mümkündür. Düşmemek ve bilinmeyen âlemlerde kaybolmamak için çare, tekrar sur dışına çıkmak ve sırtını şarkın müşfik dağlarına dayanmaktır. Zaviye bir idrak imkânı, dağların yamacı o idrakin zirvesine tırmanma fırsatı tanır. Derviş dediğin ise bir kirli hırka ile bir tutam sakaldır.


