Home revue || dergi || review écrit TANBUR GİBİ BAKIYORDU BANA ATIN YÜZÜ

TANBUR GİBİ BAKIYORDU BANA ATIN YÜZÜ

15
0

Seneler evveldi, bir akşam Edirnekapı surlarının civarında yürüyordum. Bizans ve Osmanlı döneminde törenle açılıp kapanan ama artık gözden düşmüş bir kapıdan geçtim. Zaten yavaş yürürüm çoğu zaman, fakat birden yürüyüşümü daha da yavaşlattım. Beyazlığı ile yarı karanlığın içinde bir at vardı az ileride. Başını çimenlere eğmişti, bu dünyadan ayrılmış gibiydi.

Arkamda surların büyüklüğü, taşlarının gizli bilgileri bir rüzgâr gibi esiyordu. Yarı karanlıkta beyaz bir at duruyordu. Caddeden otobüsler geçiyordu. Caddenin diğer yanında mezarlıklar vardı. Mezarlıkları göremiyordum çünkü çukurdaydım. Her şey yavaş yavaş karanlığa teslim oluyordu. Çantamda Turgut Uyar’ın Büyük Saat’i, aklımda daha bir saat önce okuduğum bir şiirin zamanı aşan büyüklüğü vardı: 

“Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filan da gider bu gidişle 
Tarihe gömülen koca koca atlar 
Tarihe gömülür o kadar”


Ağır ağır geçerken yanından, adını bilmediğim at yavaşça başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde eski bir şarkı vardı, gözbebeklerinde notalarını gördüm. Acıklı bir şey, sözsüz bir müzik.

Tanbur gibi bakıyordu bana atın yüzü. Eskilerden kalma bir yoksullukla, bir sevginin acıyan yüzü gibi bakıyordu bana. 

Ama şarkı değildi havadaki bulut. Şiirdi. Belki iç içe konmuş iki defterdi. Müzik, şiirin içindeydi

Tanburun içimi ezen tıngırtıları duyulmaz olunca ikinci defter açıldı:

“Tavrım birçok şeyi bulup coşmaktır

Sonbahar geldi hüzün

İlkbahar geldi kara hüzün

Ey en akıllı kişisi dünyanın

Bazen yaz ortasında gündüzün

sevgim acıyor

Kimi sevsem

Kim beni sevse”


Neyim vardı bilmiyordum. Adını bilmediğim bir sevgi acıyordu. Seneler seneler evveldi, bir akşam üzeri.

Adını bilmeyi istemediğim bir at vardı yanımda.

Onu tarihe bırakıp gittim.