Ranzadan kalkmazdım. Herkesin hatta her nesnenin uyumasını beklerdim. Yüzü koyun diil, sırt üstü yatarken elim, sağ ve hızlı elim eritilmiş diş fırçasının sivri ucunu hep ve her an her yere, boşluğa savurmaya hazır dururdu. Benim elim diil. Başka birilerinin bana verdikleri ödünç eldi. Parmaklarıma kavuşmam zaman aldı. Ranzadan kalkmazdım. Seyrederdim. Tıngırtı bezi yıkayanları inceler torbacıyı ve iğneciyle oyunbozan ademi kaçırmazdım gözümün ucundan. Uyurken beni sikerler diye, uyumazdım. Uyandım sonra. Bi şey olmamıştı. Yaşlı bir enkaz adam yanıma gelerek: “Sana görev bulduk. Bak, burada Kefal Ahmet var. Kredi kartı borcundan içeride. Felçli. Haftada iki sen bakacan koçum.” Hayır diyemedim.
Üstüne sıçıyordu. Ağzı kokardı. Ses çıkartmadan yatağındadır hep. Yemeğini bekler. Kefal lakabını mapus aşçısı takmış. Kefaller de Ahmet gibiler. Bilirim. Uyurlar öylecesine. Onlar oltaya gelir açlıklarında. Ben yemi Kefal Ahmet’in ağzına uzatıyordum. Sonra sonra öldü. İlk gece anlamadık. Kimse anlamak istemedi. Koğuşta ses yoktu. Sorumlu “öldü” dediğinde de ses yoktu. Suskunluk alışkanlık oluyor. Haykırdığında yanıt sadece ölümse.
Cezaevini sevmedim. Bazıları sever. Ben sevemedim. Çok girip çıkınca tanıdıkta fazla oluyor. Efendisinden en manyağına. Bazıları sever. Bazıları nefret eder senden. Şeftali yemiştim bir gece. Anımsıyorum. Nasıl kana bulandığını şeftalinin. Elimden almak istemişti piç. Kafasını duvara vurmuştum. Gardiyanlar beni sürükleyerek çıkarttıklarında çekirdeği yerdeydi. Adamın beyni duvarda. Adamlar vardı. Tuhaftır cezaevi. Adamlar vardır. Sonra yokturlar.



