Değerli Konuklar,
Günümüzde Veysel’i tanıyan onunla dostluk kurmuş olan, pek az insan kaldi. Ben Veysel’i tanıyan, onunla dostluk kuran sayılı insanlardan biriyim. Size ilkin Veysel’le ilgili anılarımı anlatacağım.
Veysel’in Ankara’ya gelişleri. 1940’lar. Kırşehir Hanı. Hergele meydanı.
Ben kör müyüm? Sazım açlıktan ölüyor. 1967 Sivralan ziyareti ve kilim.
1980 darbesinden birkaç ay sonra Şarkışla’da bir kutlama yapılıyor. Sakın Alevi deme.
Veysel’in hayatı, her yani ile ile yazıldı, yayınlandı.. Şiirleri defalarca yayınlandı. Onlar hakkında değişik yorumlar yapıldı. Ben bu konular üzerinde yeniden durmıyacağım. Veysel’in hayatını, kısaca belirttikten sonra, sizi Veysel’ den seçtiğim şiirlerle doğrudan tanıştıracağim, onları sizin yorumunuza bırakacagım..
Âşık Veysel Şatıroğlu Şarkışla’nın Sivralan (Söbelen ) köyünde 1894 yılında doğdu. Veysel’i annesi koyun sağımından dönerken yolda doğuruyor, göbeğini kesiyor, komşu kadınlar eteklerine sararak bebeyi ısıtıyorlar. Böylece kurutup eve getiriliyor. Çocuk yaşta Veysel üst üste annesini, babasını kaybedip, yetim kalıyor… (Yetimlik ve aşıklık) İlk karısı Veysel’i bırakıp bir azapla kaçıyor. Veysel yedi yaşında, birini çiçek salgınından, ötekini de bir kazadan, iki gözünü birden kaybediyor.
Babası duvar diplerinde oturup dertlenecegine iki dıngırdatsın da gönül eğlesin diye Veysel’e bir saz alıyor. Bu olay Veysel’in hayatında bir dönüm noktasıdır.
1932 yılında Sivas’ta toplanan birinci Aşıklar Bayramı’na katılıyor… Bu bayram Veysel’in hayatında ikinci önemli dönüm noktasıdır. Sivas Milli Eğitim Müdürü Kutsi Tecer’in öncülüğü ile gerçekleştirilen bu bayram için yayınlanan küçük broşürde Veysel’in şiiri yayınlanmaz ama resmi basılır. Veysel bu toplantıdan köyüne yeni umutlar ve heyecanlarla döner; sazını ve sesini dinleyen, ona değer veren bir idare vardır iş başında.
Bu öz güvenle Veysel, gözleri gören bir arkadaşının elinden tutarak, Alevî köylerini dolaşır, sazını ve sözünü onlara dinletir… Saz çalıp, türkü söylediği için Adana’da ve İstanbul’da Veysel’e hakaret ederler. Bu günahı işleyeceğine “avuç açıp dilensen daha iyidir.” derler. Ama, Türkiye Cumhuriyeti, bu sanat geriliğini yok etmeye kararlıdır. Bunun için Veysel Ankara’ya gidecek, Cumhuriyetin başı Mustafa Kemal Atatürk’e şiirlerini dinletecektir. Cebinde bir destan yanında arkadaşı, Küçük Veysel Sivralan’dan yola çıkar; üç ay yayan yapıldak köylerde konup göçerek, yeyip içerek Ankara’ya varır. Cebindeki destan “Türklerin ihyası Hazret-i Gazi, Kurtardı vatanı düşmanımızdan” diye başlamaktadır. Veysel Ankara Radyosu’na çıkar, sesi bütün Türkiye’de duyulur. Mustafa Kemal Atatürk de duyar ve bu sesten duygulanır, Veysel’i görmek ister. Ama garip Veysel, doğru dürüst yolu, sokağı bulunmayan bir gecekonduda, bir arkadaşın evinde kalmaktadır. Çok aranır ama bulunamaz. Veysel sazını ve sözünü Atatürk’e dinletemediğine yanar.
Veysel Atatürk’ü tanımaz ama Ankara Veysel’i tanır. 1940 tan başlayarak her yıl Ankara’ya gelir, Ankara’nın sağcısı, solcusu, futbolcusu, halkçısı, demokratı Veysel’i çok sever. Cumhuriyet Halk Partisi Veysel’i konuk eder. Ankara radyosunda verdiği konserlerle dilini ve telini bütün Türkiye’ye duyurur. Halkevleri dergisi Ülkü üst üste şiirlerini yayınlar. Halkevleri Genel Merkezi ilk şiir kitabını bastırır. Columbia müzik şirketi türkülerinden bir plak yapar. Veysel’in ünü şanı yurt dışında da yayılır. Alain Greenbrand isimli bir Fransız Sivralan’a kadar gider, Veysel’le görüşür, onun türkülerini kaset’e alır ve 1956 yılında Voyages d’Alain Greenbrand, adı ile yayınlar.
Bir ara Veysel Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde saz ögretmenliği yapar. Öğretmenlerden Raşit Bey boyuna Veysel’e takılmaktadır. Bana ne vakit bir şiir yazacaksın Veysel? Bu ısrardan usanan Veysel nihayet Raşit Beye bir şiir söyler:.
Sabah sabah bana çatma
Ne istersin bay Iraşit
Uzun kısa söz uzatma
Sözlerimi duy Iraşit
Iraşit yok adın gibi
Hiçbir tad yok tadın gibi
Yontulmamış odun gibi
Böyütmüşsün boy Iraşit
Raşit Bey bir daha Veysel’den şiir istemez.
1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelince Veysel köyüne çekilir; yeni Partiden uzak durur. Cumhuriyetin ilkelerden ödün veren bir parti ile işi yoktur. Hayatının sonuna kadar da inançlarına bağlı kalır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Veysel’e Türk diline ve kültürüne hizmeti için 1965’te bir maaş bağlar. Veysel bu maaşı hayatının sonuna kadar alır. Veysel 21 mart 1973’te bu dünyadan göçer. Cenazesi bir bando eşliğinde kendi sesinden “Ben giderim adım kalır dostlar beni hatırlasın” türküsü okunarak gömülür.
Nedir Veysel’in bu büyük başarısının, bu denli sevilmesinin sırrı? Onun bu derece sayılıp sevilmesinde şiirinin olduğu kadar olgun kişiliğinin de etkisi olmuştur. Veysel mütevazi, tok gözlü, ilkelerine bağlı bir insandı. Para pul peşinde koşmadı, kimsenin önünde eğilmedi. Bildiğini dobra dobra söyler, bilmediği yerlerde susardı. Öğrendiklerini hemen kişiliğinin süzgecinden geçirir, yenileri kabullenir, eskiyip çürtüyen değerleri atardı.
Veysel’in şiirine gelince bu şiir Ankara’ya uygun bir zamanda düştü. Veysel, Ankara’ya geldiği zaman, Cumhuriyet aydınları ve sanat dünyası, bir yandan halk şiirinin altın devrinin kapandığına inanıyor, bir yandan da sanatını halk kültürü üzerinde kurmanın yollarını arıyordu. Gelenekle, çağdaşın bileşiminden modern sanatın doğacağı fikrini Ziya Gök Alp ileri sürmüştü. Ona göre, Türk halk kültürü, Batı’nın sanat tekniği ve değerleri ile uzlaşabilirdi. Yeni Türk sanatı bu uzlaşmadan doğacaktı.
Âşık Veysel böyle bir uzlaşmayı, kendi çapında, gerçekleştirdi. 500 yıllık bir halk şiiri geleneğinden besleniyordu. Sivralan köyünden Aşık Veysel, Alevîliğin insana sevgisini ve saygısını, insanları birliğe, dirliğe, beraberliğe ve çalışmaya çağıran mesajını, bilime değer vermesini çağdaş bir felsefe ve dünya görüşü olarak benimsedi. Veysel, bu ilkelerle Atatürk devrimleri arasında büyük bir uyum buluyordu. Bunun için Cumhuriyetin devrimlerine, kurumlarına, özellikle laiklik ilkesine bağlı kaldı, Atatürk’e, Cumhuriyete, Halkevlerine, Köy Enstitülerine şiirler yazdı. Bu didaktik şiirler elbet sanat değerinden yoksundur, kurudur. Ama yalnız halk değil, aydınlar da bu öğretici şiirlerde Veysel’e hayranlık için başka bir neden bulmuşlar, onları çok sevmişlerdir.
Veysel’in bu fikir sentezini size kendi dilinden seçtiğim dörtlüklerle aktaracağım. Veysel diyor ki:
Kur’ana bak İncil’e bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatta yüz karası.
***
Atatürk’ün yattığı yer nur olsun
Azim fikir emelimiz bir olsun
Herkes birbirine kız versin alsın
Nifakı aramızdan sürelim kardeş.
***
Devir Cumhuriyet asır yiğirmi
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş
Dünya ayaklanmış aya gidiyor
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş
***
Türklerdir bizim atamız
Halis Türküz kanı temiz
Şarkı gazeldir hatamız
Türküz türkü çağırırız
***
Bir softaya
Sen m’attın dünyanın temel taşını
Ne bilirsin yaradanın işini
Görsene dünyanın yürüyüşünü
Burda söylen Waşington’da duyulur.
Aleviligin öz eleştirisi
Karnını duyurmaz tavla domine
Çare düşün bak derdinin emine
Bakma hesabına boş ver Cemine
Ne derdine derman ne ilaç olur
Yürü yavrum okuluna
Altın bilezik koluna
Hem kızına hem oğluna
Okul irfan yuvasıdır
Enistütü bir kovana misaldir
Her türlü çiçekten alır bal yapar
Orman memleketin süsü
Hem ufağı hem irisi
Her dalında bir kuş sesi
Ormandaki varlığa bak
Iradyo denilen milletin malı
Neşriyatlar tarafsızca olmalı
Hakimiyet milletindir bilmeli
Esaret yok hep millet var bu yolda
Nasıl oluyor da gözleri görmeyen, gazete okumayan, Sivas’ın bir küçük köyünden gelen bu adam insanoğlunu yüzyıllardır meşgul eden hayat gibi, ölüm gibi sorunlar üzerinde aydınlık fikirlere ulaşıyor? İnsanların birbiri ile ilişkileri, toplumun sorunları gibi meseleler üzerinde çağdaş yorumlar yapıyor? Bilim ve tekniğin gelişmesinden heyecan duyuyor; kendi inancını bile eleştiriyor; çiçeklenip açılan yeni ve çağdaş değerleri hemen benimseyebiliyor. Dahası var onun insan yüreği memleketinin bütün sorunlarına açık olmuş, iyilikler duyunca seviniyor, mutlu oluyor, memleketinden kötü haberler alınca üzülüyor. Kıbrıs’ta Türkler katlediliyor Veysel şiiri ile onlara ağıt yakıyor. Dumlupınar Denizaltımız batırılıyor, Veysel teli ve dili ile ölen denizciler için acısını ve üzüntüsünü dile getiriyor. Neyzen Tevfik dünyasını değişiyor, Veysel Sivralan köyünden soruyor:
Neyzen Tevfik dünyasını değişti
Tel sustu dil sustu neyler nic’oldu.
Bugün bile içinde yaşadığımiz nice politik, sosyal ve egitim sorunlarını Veysel kadar doğru bir şekilde yorumlayamıyoruz. Onlara Veysel kadar demokratik çözumler öneremiyoruz.
Ilk öğretim yıllarımda Sivas’da Kör Osman diye anılan yarı deli bir adam vardı. Derdi ki “Kör Osmanın gözleri de kördür amma ince iğnenin deliğinden Hindistanı seyreder”. Veysel yalnız Hindistanı değil dünyanın dört bucağını gözü açıklardan daha iyi seyretmiş. Bu gün onun kadar entellektüel duyarlığına ulaşmış kaç aydınımız var? Gözlerimiz açık olduğu halde burnumuzun dibini görenimiz çok değil. Veysel’in büyüklüğü burada.
Veysel’in doğrudan dine ve Tanrıya adanan bazı şiirleri var. BunlarAlevi-Bekitaşilerce de benimsenen, Batının İslam yorumunu yansıtır. Buna Tasavvuf felsefesi de diyebiliriz. Bu yorum Anadolu’ya gelmeden evvel İran ve Arap kültüründe yeşermiştir. Müslüman mistikleri insan eylemlerini ve davranışlarını sevaplar ve günahlar diye ayırmamışlardı, Onlara göre Tanrı günahı ve sevabı tartan bir gözlemci değildir ve göklerde yaşamaz, O kullarıni sever, onların günahını bağışlayıcıdır. Tanrı her dinden, her renkten her inanıştan insanın kalbindedir. Tanrı’ya ulaşmak için cami, kilise ve havra gerekli değildir. Bu sağlıklı düşünce nedeniyle Muslüman mistikleri dinlerin ve tarikatların üstüne çıkan sevgiden kurulu bir evrenselliğe ulaşmışlardır. Tanınmış Arap ilahiyatçısı İbn-i Arabi diyor ki: “Her kalıba girer benim yüreğim, ceylanlara çayır çimen, Manastırdır keşişlere, haça tapanlara putlar evi, Hacılara Kabe; Kur’andır Müslümanlara, Tevrattır Musaya inananlara, aşk dinidir benim dinim.”
Konya’lı Mevlana Celaleddin Rumi ayni görüşü ifade ediyor: “Ben ben değilim, sen de sen değilsin. Ben aynı zamanda hem senim, hem benim. Sen aynı zamanda hem sensin hem bensin. Ey Hoten güzeli senin yüzünden şaşırdım kaldım, sen mi bensin, yoksa ben mi senim bilemiyorum.”
Başka bir İslam düşünürü, Ebu Sait ibn Ebulhayr bu evrenselliği şöyle ifade ediyor: “Güneşin altındaki bütün camiler yıkılana kadar bizim kutsal görevimiz tamam olmayacaktır. İmanla küfr aynı sayılana kadar da gerçek Müslüman ortaya çıkmayacaktır.” Müslümanlığın hür düşünürleri bu mutasavvıflar olmuştur. İslamda sanatın ve şiirin gelişmesini onlara borçluyuz.
Veysel’in şiirleri arasında bu Batıni din yorumunu yansıtan ve bütün kainatı Tek Gerçeğin, yani Tek Varlığın, Tanrının yansıması sayan şiirleri vardır, ama sayıları çok değildir, Birkaç örnek
Hasbahçeye girdim güllere sordum
Çiçekte çimende izini gördüm
Mekândan münezzeh gizli sanırdım
Kaplamış âlemi nazarın gördüm.
Dağlara taşlara süs veren sensin
Kurtlara kuşlara his veren sensin
Seherde bülbüle ses veren sensin
Yıldız mehtap leyl ü niharsın yarim.
Böyle şiirlerin bir kısmında Veysel Yunus Emre’yi hatırlatan coşkulu bir lirizmi yakalar ve der ki:
Çağlayıp akıyor bakarsın suya,
Yağan yağmurlardan zevk duya duya
Geçer dolaplardan yeter arzuya
Başını çarklara koyar iniler.
Hu çeker iniler çalınan sazlar
Kükremiş dalgalar coşar denizler
Güneş doğar perdelenir yıldızlar
Saçar kıvılcımlar sen varsın onda
Veysel’in sevgisi ve sevgilisi üzerinde de kısaca durmak gerekecektir.. Veysel’in sevgisi ve sevgilisi tümden bir hayallemedir. Bu sevgili, dehşetli güzeldir, hep ulaşılmazdır, Veysel’e cefa eder, Veysel bu sevgilinin yolunda toprak olmak, toz olmak ister. « Yar yolunda toprak olsam toz olsam” der. Bu güzelin “Mah cemali ziya verir güneşe” Veysel diyor ki: Hayal mıdır rüya mıdır ben şaştım, Çok aradım köşe köşe dolaştım, “Gönüllerde gezer görülmez göze” Veysel’i kapında kul eyle . Mecnun gibi dolanıyom çöllerde, hayal beni yeldiriyor yel gibi. Bu sevgili avaz verir kuşlara.. Huri midir melek midir bilinmez, emsali dünyada azdır bulunmaz Onun gönlü çelik bağrı taştır.
Bu soyut sevgili hayali bizim, idealist felsefe görüşüne dayanan şiirimizin her kolunda görülür. Divan şiirimizde, aşık şiirimizin bir kısmın da da görülür. Ben şiirimizdeki bu idealist hayallemeyi annesinin şefkatinden başka bir sevgi tanımayan erkeğimizin gerçeklerden bir kaçışı olarak yorumluyorum. Ama Veysel’e gelince iş değişiyor. Veysel’de bu soyut hayallemenin beşeri bir tarafı var. Biz bu güzeli düşünürken, acaba diyoruz, gözleri görmeyen bir aşığın bu soyut hayallemesi gerçek bir güzel hayallemesi olamaz mı?
Bizim kültürümüzde çok görülen yukarıda belirttiğim Tanrı anlayışı şiirimizde baskın bir yer tutar. Bu Tanrı bağışlayıcıdır, kulun günahını affedicidir, Kulunun sevabını günahını kaydedip günahı artık gelenleri cehennem ateşinda cayır cayır yakmak istemez. Karac’oğlan güzel Allah der, Kaygusuz Abdal Kaygusuz Abdal “Kaldır perdeyi aradan gezelim bilece Tanrı” diye konuşur. Dede Korkut’un Deli Dumruluna Tanrı “Bre deli kavat” diye hitap eder. Ali İzzet “Allahı da davet ettik getirdik, kendi hanemize mihmanlar gibi” der. Tanrı ile böyle sevecen bir dille konuşunca Alevi Bektaşi şiiri ve bektaşi fıkraları Tanrıya sitem eder, hatta onu eleştirir. İslam’da bu eleştiri türüne şathiyat denir. Tanrı’ya böyle eleştirel yaklaşmanın ilk örneğini 13 üncü yüzyılın büyük şairi Yunus Emre’de buluruz. Şöyle der Yunus: (Düz yazı diline aktarıyorum)
“Ya İlahi! Bana soracak olursan sana cevabım şu olacaktır. Taa ezelden beni asi yazdın. Beni ben yaratmadım ki, sen yarattın beni. Beni ayıplarla dolu yaratıyosun, sonra da dönüp ayıp işler yaptım diye beni cezalandırıyorsun. Kıl gibi ince köprü germişsin, üstünden geçeyim diye. Kıl gibi köprüden insan hiç geçebilir mi? Ya düşer. Ya bir yere dayanır ya ordan aşağı yuvarlanır. Günahlarımı tartmak için terazi kurmuşsun, beni ateşlere yakmak kastın. Ben yanayım, sen seyredesin, Ya Alemlerin Rabbi, haşa, bunu sana yakıştıramadım. Beni öldürüp, çürütüp gözüme toprak dolduruyorsun, intikamını hâlâ almadın mı? Açık, gizli her şeyi bilirsin, Yunus’tan sana hiç zarar gelmedi. Bir avuç toprak edeceğin bu insan için bu kadar çabaya, gürültü ve patırtıya değer mi, ey Kerim ü Zülcelal!)
Veysel’in Tanrı anlayışı da böyle. Veysel Tanrı ile rahat konuşuyor. Ama,Veysel’in Tanrıya hitabı Yunus Emre’ninkinden daha yumuşak… Diyor ki:
Tanrıya hitap
Bu alemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun bunda senin
Kainatı sen yarattın
Her şeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dış’ar attın
Cömertliğin nerde senin
Ademi sürdün bakmadın
Cennet’te de bırakmadın
Şeytanı niye yakmadın
Cehennemin var da senin.
Veysel Tasavvuf felsefesini, Alevî âşıklarından, onların yorumu ile, yani halkın anlayacağı şekilde sadeleştirilmiş olarak öğrendi. Zaten tasavvuf dilimize Farsça ve Arapça terimlerle girmişti. Onlar olmadan bütün teferruatı ile kitabı tasavvuf öğrenilemez ve öğretilemezdi. Medresede din ve Tasavvuf terminolojisini öğretmek için yıllar harcanıyordu. Tasavvuf öğreniminde Veysel’e Çamşıhılı Ali Dedenin, Bektaşi Salman Babanın etkileri olmuştur.
Veysel,in şiir dili, Alevî şiir geleneğiyle zenginleşmiş, işlek köylü dilidir. Emlek Alevî çevrelerinin konuştuğu, sade, renkli ve arkaik kelime ve deyimleri koruyan bir dildir. Onun şiir dilinde, süse püse, sanat oyunlarına yer yoktur. Hayatta olduğu gibi şiirinde de Veysel dobra konuşur, söyleyeceklerini eğip bükmeden dosdoğru söyler. Eskiler böyle şiir söylemeye Oğuz tarzı veya Oğuz üslubu derlermiş. Oğuz ve Turkmen dedelerimiz yazılarında ve şiirlerinde herşeyi cinseli bile açıkça dobra dobra söylemişlerdir…
Bu, duru, yalın, Arapçasız, farsçasız dil Veysel’in anlaşılmasında, sevilmesinde etkili olmuştur.
Veysel Alevîdir. Fakat şiirlerinde hiçbir zaman dar ve kuru bir tarikat propagandası yapmamış, On İki İmam’dan hiç sözetmemiş, onlara “Düvaz”lar yazmamış, Ali’yi tek bir şiirinde methetmemiş, Hacı Bektaş Veli Dergâhını ancak ömrünün sonuna doğru ziyaret etmiştir. Ona tek bir şiir yazmıştır.
1960 sonrasının protestocu Alevi âşıkları Veysel’i devrin önemli sosyal ve ekonomik sıkıntılarına göz yummakla eleştirmişlerdir. Onlara göre Veysel “düzenin adamı idi, yalnız kendisi için konuşmuştu, memleketteki eşitsiszlikler ve haksızlıklar karşısında hep suskun kalmıştı.” Âşık Zamanî şöyle der:
Zamani der Veysel büyük ozandı
Halkın değil kendi derdin yazandı
Sözü hançer iken kaçıp gizlendi
Zalimin başına vurmadı Veysel.
Bu âşıklardan bir başkası, Nesimi Çimen bana: “Veyselin sadık yari elbet toprak olacak, çünkü onun toprağı var, benim yok, nasıl seveceğim kara toprağı” demiştir.
Bu eleştiri pek haksız olmasa da gerçekçi değildir. 1960 Anayasasının getirdiği özgürlük havası içine gelişen protesto şiirlerine Alevi Ozanlar öncülük etmişti. Bu protesto edebiyatının en etkin yılı olan 1960’larda Veysel 60 yaşını aşmıştı; 1965’te ise bu düzen Veysel’e maaş bağlamıştı. Veysel uzun zaman güvensizlikler içinde yaşamış, eksikli bir insandı, ancak Cumhuriyetle güvenceye kavuşmuş, kişiliğini bulmuştu. Veysel bu düzenin desteği ile Veysel olmuştu. Gözleri görmeyen bir âşıktan, sazını silah gibi kullanarak kurulu düzenle savaşa girmesi beklenemezdi. Böyle bir davranış Veysel’in yapısına ve kişiliğine de aykırı olurdu. Veysel yukarda bir örneğini verdiğimiz gibi birkaç protesto şiiri yazmamış değildir, fakat onların hepsinde, devrin yasaklarını zorlamadan, hiç kimseyi kırmadan yumuşak bir sesle konuşmuş, kendisine zarar verecek her davranıştan çekinmiştir. Hafif eleştirilerine bile biraz güldürü katarak, onları sivrilikten, sertlikten kurtarmaya özen göstermiştir.
—————————————- Çankaya Belediyesi / 21 mart 2012 [Ölümünün 39. yıldönümünde Aşık Veysel Şatıroğlu]
Karagöz Her ne kadar sürçü lisan ettikse affola.



