Yüzümsüz: Teninin, doğdugu zaman ne kadar beyaz ve yumuşak olduğunu ancak hayal edebileceğimiz yaşından yaşlı bir çobanın söyleyebileceğini bildiğimiz ve hiç beklemediğimiz geçişlerle dolu olağana dair olağanüstü şiirlerle karışık türküyü her ilk dinledigimizi sandığımızda, ilk kez yüzleşmek zorunda olduğumuzu düşündüğümüz ve aslında yaşadığımız her an farkına bile varmadan tekrarlayıp durduğumuz, ağır olduğunu ağır renginden anladığımı çiçek kokulu masalardan, onlara çiçek kokusunu getiren rüzgarın esip düşürdüğü camdan heykellerin yere çarpışlarında çıkardıkları sesin, beynimize istediğimiz kadar transpoze -ama sanki bize yeni gelmiş- halde ulaştığı bir zamana doğru sürüklendiğimizi hissediyorduk hepimiz kendimize ait boş zamanımızda. Sonra kayalardan gelen ses aksime bağırıyordum: « Evrende en çok olan: Boşluk! İşte onun küpünü dolduruyorum hiç kaybolmayacak sesimle! Görünmüyor, hiç göremeyeceksiniz. Sesim analizlerde görünmez! Sesim boyanmaz mürekkeple! »
Yüzümsüz: Vaktiyle kim bilir hangi voyvodanın denize kazıklar çakıp -ki şimdi çoktan yosun tutmuşlar aynalı kancalarıyla-, üstüne kalaslar döşeyerek terden sırılsıklam ettiği iskelede otururken, çobanın söyledigi türküyü anımsamaya çalışan -şüphesiz iskeleden genç- çilli suratlı kız çocuğunun, toparlak ayaklarını, deniz tutmuş denize sallandırırken sağ elinin işaret parmağıyla gösterdigi uzaklardan geldigi, şimdinin ve buranın dilini fazla kusursuz konuşmasından anlaşılan, iskeleden yaşlı, benden yaşlı, bizden genç, boynunu eğerek yürümesinden kemancı olduğu ve yüzüne -denize rağmen- yapışmış gülümsemesinden eskiden vodvillerde küçük rollere çıktığı hepimizce görülebilen -ki yaşı ve yaşımız hakkında da ipucudur bu- suçu kendinden menkul yaşam kumarbazının cepsiz pantolonunun cepkeninden görünen saatin camındaki yansımanın arkasındakileri görebilmek için, ancak gözlerimizi kısarak baktığımızda farkına varabildigimiz -varabileceğimiz- saatinin -belki İngilizliği belki de güney yarimküreliliğinden- saat yönünün tersine çalıştığı ayrıntısını ilk fark ettigimiz geceydi. Sesimin aksi yönüne bağırıyordum: « Yıldızlara bakarak düş kurarken bir anda bizi -ya da bizden geriye ne varsa- kıyıya bağlayan palamarları çözüvermek ciddi iştir! Gece ister. Usta ister. Usturlap ister. İyi kaptan, iyi tayfa, doğru harita ister! »
Yüzümsüz: Çoban, kız çocuğu ve kemancıyı birbirlerine benzer kılan özeliklerinden en fazla göze çarpanı, her birinin kendi özelinde olmak üzere, yakın gelecekte olmayı planladıkları ve olacakları kişilerin asla birbirlerini tanımayacak olmalarıydı. Düşler, gerçekleri tanıyormuş gibi yapar, gerçekler -doğaları gereği- kendi gerçekliklerinden başka gerçek bilemeyeceklerinden, hayal gücüne ve içeriğine dair hiç bir fikir ya da tahmin yürütemezlerdi. İmgelem gücünün de, en az maddeye dair edinebildiğimiz diğer veriler kadar gerçek ve gerçeklerin en fazla imgelem gücümüzün kıtlığı ölçüsünde hayal olmalarının nedeni ve sonucu budur. Nereye bağırdığımı unutacak ve ağzımdan dökülen sesbirimlerini nasıl olup arka arkaya anlamlı bütünler oluşturacak şekilde sıralayabildiğime şaşacak kadar uzun süredir bağırıyordum: « Çocuğum; Çocukluktan emekli olacağım! Yüzümsüz tüm seslerimi, evlerinizin baş köşesine asıp, her gün içlerine bir seyler anlamak umuduyla baktığınız zarif çerçevelerinizin içine saklayacağım! »


