Home revue || dergi || review écrit yakılmamış mektuplar

yakılmamış mektuplar [29.11.1920]

28
0
045-1ymek-istekli_bahtiyar-yakilmamis_mektuplar-29_11_1920

mektupları latin harflerine çevirerek hazırlayan: bahtiyar istekli

 

29 Kasım 1920, Pazartesi

Sevgili İhsan!

Size bu satırları sabahleyin Melahat’ta yazdığım mektubun mürekkebi kurumadan odamda yazıyorum. Evde kimse yok, ben de bu fırsattan istifade etmeye karar verdim. Karşımda muhteşem bir gurup olduğu halde sizinle tahriren olsun konuşmak bilseniz benim için ne hoş bir meşguliyet. Cuma günü neler olduğunu anlatayım da gülünüz. Dadım orada herkesin yanında konuşmamıza fena halde öfkelenmiş, Naciye ile bin müşkülatla razı edip tekrar geriye çevirdik. Avdette siz muhallebiciye girmiş bulunuyordunuz. Biz bir müddet daha orada durmak istedikse de mümkün olmadı. Bilmem dikkat ettiniz mi, sizinle beraber dükkânda Tıbbiye’nin askeri kısmından birkaç efendi vardı. Onlar biz konuşurken birçok fısıltıyı müteakip isminizi söylemişler. Maskaralığa bakınız ki sizinle konuştuğumuzu gördükleri halde biraz olsun münasebetsizlik etmekten geri kalmadılar. Biz de bittabi içimizden “Allah müstehakınızı versin” dedik içeri girdik.

Sinema devam ettiği kadar hep sizi düşündüm. Localarda beyler de vardı. Evvelden haberdar olmadığımıza çok teessüf ettik. Eğer bilseydik, beraber girerdik, siz de yanımızdaki locaya gelirdiniz ve karanlıkta konuşabilirdik. Ben sabırsızlıkla sinemanın bitmesini bekledim. Sizi tekrar gördüm. –Tabii dikkat etmişsinizdir– asabiyetimden ne yapacağımı bilmiyordum.

Mektubunuzu kapıdan girerken elime verdiler. İçeri girdim. Evdekileri çay içmekle meşgul buldum. Onların bu meşguliyetinden bilistifade mektubunuzu okudum. Bilseniz, uzun olduğunu söylediğiniz mektubunuz bana ne kadar kısa geldi! Herhalde bir on sahife daha olsaydı memnuniyetle okuyacaktım.

Zeki Beyefendi’nin “zavallı” kelimesi beni de düşündürdü. Niçin zavallı olduğunuza hükmettiler? Acaba sizi yalnız seven, mukabele görmeyen bir kimse olarak mı telakki ediyorlar? Lütfen yanıldıklarını anlatınız. Siz de bu kelimeye aynada hayalinizi gördükten sonra hak vermişsiniz! Ben de öyle zannediyorum ki, aynaya baktıktan sonra bunun haksız olduğuna emin olmuşsunuzdur. Çünkü ayna pek açık sözlüdür. Eğer bu tevazu değilse ve zavallı olduğunuza eminseniz fikrinizi değiştirin. Rica ederim İhsan, sevdiğim çehrenize iftira etmeyin…

Mektuplarımı okuduğunuzu, pek müteessir olduğunuzu yazıyorsunuz. –Vakıa ben de sizi o akşam düşündüm dersem inanmayacaksınız çünkü her nedense beni lakayt tanıdınız– Fakat cidden o akşam ben de sizi düşündüm. Bakın nasıl: O akşam evde birçok misafir vardı. Misafirlerin arasında –tabiriniz veçhile “monşer artistiniz” de bulunuyordu– Nezihe, O, ben odanın bir köşesinde konuşuyorduk. O hatırlamadığım bir şeyden bahsediyordu. Ben de mutadım veçhile sizi düşünüyordum. Onun yüzüne bakarken sizin şüphelerinizi, bana Onun için darıldığınızı hatırladım. Bu bana o kadar garip geldi, bu şüphelerin bu manasız çehre için olması o kadar garip geldi ki, hiç münasebeti yokken gülmeye başladım. O karşımda şaşırdı. –Çünkü anlattığı bahiste gülünecek bir şey yoktu.– Bir benim yüzüme, bir de Nezihe’ye baktı. Onun öyle yüksek bir yerden düşmüş kedi yavrusu gibi şaşkın şaşkın bakınması bütün bütün sinirlerimi bozdu. Kahkahalarla gülmeye başladım. En nihayet dayanamayarak “niçin gülüyorsunuz” diye sordu. Bir müddet sonra cevap vermeye muvaffak oldum. Hatırıma gülünç bir şey geldiğini söyledim. Bir de hikâye uydurdum. Zaten hep işim yalan yalan! İyi ki oradaki herkes beni gayet hoppa, havai, geveze biri olarak biliyorlar da böyle gayri tabii hallerime dikkat etmiyorlar. Biraz sonra O sigarasını yakmak için kalktığı zaman Nezihe “ne oluyorsun, çıldırdın mı, böyle yapma, istihza ediyorsun zannedecek, ayıptır… Vakıa biliyorum aklına bütün bütün başka bir şey geldi çünkü muazzaplık etmeden duramazsın ama ayıptır…” falan gibi bir nutuk vermek istediyse de dinlemedim, neye güldüğümü anlattım ve “İhsan’ın selam gönderdiğini söyleyeyim mi?” dedim. Şimdi gülmek sırası Nezihe’nindi…

Nezihe ile birçok sizden bahsettik. Sizin Onun mevkiinde olmamanıza teessüfler ettik. Ne olurdu İhsan ne olurdu siz de bize gelebilseydiniz, sizinle de böyle serbestçe konuşabilseydik. Fakat sonra diğer bir düşünce beni bu halden memnun bıraktı o da, beni her gün görseydiniz bıkardınız düşüncesi… Her gün gördüğünüz için sıradan bir şey olurdum, değil mi?

Mektubunuz beni düşündürdü, düşündüm; acaba bu satırlar ciddi mi diye düşündüm. Bunlar bir kadını memnun edecek cümleler fakat… Fakat ciddi olmazsa da çok bedbaht eder. Belki bu satırlarım hoşunuza gitmeyecek, belki itimat etmediğim için darılacaksınız, darılmayınız. İhsan, bilakis hissiyatımı açık söylediğim için memnun olun. Ne yapayım, tanıdığım bütün erkekleri sözlerini ciddi zannettiğim, sevdiklerine sadık telakki ettiğim erkekleri o kadar gayrı sadık gördüm ki bütün erkeklere itimadım kalmadı. Biliyorum, bu “inanmamak” çok fena; çünkü insanlarda inanmak müsterih yaşamak için bir ihtiyaç. Yalnız, maalesef inanamıyorum…

Sonra bunlar ciddi olsa bile pek yakında sizdeki muhabbetin de biteceğine itikadım var! Hayır demeyiniz, gözümün önünde gayet iyi bir model varken hayır demeyiniz! Konser için “Size bakmak isteyen gözlerimi hangi meçhul kuvvet yere indirdi, korktum, bakamadım, bakmaktan korktum, niçin? Niçin? İlk nazarlarımız birleşmişti, neden bu hal devam edemedi?” diye bana soruyorsunuz. Gayet basit, söyleyeyim: O aralık orada kesretle mevcut olan güzel hanımlara bakmak için!…

Sakın bunu kıskançlık yahut iğne diye telakki etmeyiniz. Muazzap olduğumu söylemiştim, hem sizi öfkelendirmek hoşuma gidiyor…

Mektubunuzun Nazım Hikmet Bey’e ait kısmına birçok güldüm. Siz de Onu görünce gülermişsiniz, bu bizde de mevcut. O gün konserde Melahat’la birçok güldük. Nazım’ı bundan birkaç sene evvel –o zaman bahriye nazırı olan– Cemal Paşa’nın yalısında tanımıştım. Küçük oğlunun yevm-i velâdeti[1] olması hasebiyle ufak bir eğlence tertip olunmuştu. O gece tanıştık. Yazdığı bir şiiri okudu fakat bu seferki gibi “Yangın Var” vezninde değil… Olmuyor İhsan olmuyor, askerden şair olmuyor! –Nazım bahriyelidir– Sizi üşütmüş, üşümek de bir şey mi bu beyin yanında, dondurma tenekesi hatt-ı istiva sayılır! Validesini de görseniz, aksine İstanbul’un en, en güzel kadınıdır… (Nazım’la) tanışmamıza rağmen kendisiyle selamlaşmıyorum. Umumda bir defa konuştum. Nasıl konuşur bilmem. Mamafih görünüşte gülünç, acayip bir şey…

Konser için söylediğiniz yalan da hoşuma gitti. İyi düşünmüşsünüz. Fakat İhsan yalan söylemeye o kadar alıştık ki mektebi açılsa, imtihan olunsak muhakkak birincilikle diploma alırız! Bilir misiniz bence en ziyade rahmet okunacak adam kimdir?… Yalanı icat eden!… Yalan olmasaydı halimiz ne olurdu?!…

Perşembe günü de –yazdığım veçhile– Darülbedayi’e gideceğiz. Vapura siz de Haydarpaşa’dan binerseniz görüşürüz, olmaz mı sevgili İhsan? Görüyorsunuz bendeki talihi, babam geldi mektubu ister istemez bırakıyorum. Mektuplarınıza sabırsızlıkla muntazır olduğumu unutmazsınız değil mi sevgilim?

İhsan, Melahat’ın müteaddit mektuplarına cevap vermediniz. Bu sabah size yazmak istemedi. Cesareti olmadığını söyledi. Benim ısrarım karşısında yazmaya mecbur kaldı. Bilirsiniz, ben Melahat’a lakayt olmanızı istemem. Muhakkak kendisine yazmalısınız…

 

iç. « Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar », Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2013, s. 91



[1] Doğum günü.