Sevgili M. Bey,
Yazmazsam da olur ama kendini hiç olmazsa satırlarda da olsa ifade etmek şu garip hayata tutunmanın bir yolu olsa gerek. Bazen tutunmak çok zor hayata. Stefan Zweig’in »Bir Kadının Yaşamından 24 saati » adlı öyküsündeki kadın gibi olmak isterdim çoğu zaman. Dirayet ile elini bir kaderin içinden geçirip bir başka kadere dahil olmak… Tabii yolllar malumunuz, yekpare değil yaşamda. Ve kimse kimsenin diyetini ödeyemiyor maalesef. Zamana dair herşey keşke Borges’in dediği gibi olsa. Keşke »Yolları Çatallanan Bahçe »de dediği gibi: « Gelecek şimdiyi inşa etse ». Ben zaman ve mekan tahayyülünü kaybediyorum çoğu zaman ve Borges’in öngördüğü bir sürü yol arasından hiçbirini tercih etmemeyi tercih etmek istiyorum. Ama o bunu es geçmiş. Yani temelde bir yolu ve arkasından gelecekleri kabul etmek zorundayız, bunu demiş. Belki doğrudur ama bu çok acizce bir durum. Yani seçme zorunluluğu. Yollar sonsuz sayıda da olsa – ki o böyle söylediği için değil, ben de buna inanıyorum – insan niye yola hükümlüdür ki?
Bizim, yani evrende insan denen mahluğun rest çekme hakkı da olmalıydı. Tabii ben tanrı değilim ama tanrılığa özenmiyor da değilim. Seçilmesi için açılmış onca pencere var, oysa sadece birinden bakıyorsunuz dünyaya. Ya da aklın dış duvarında çentik atmayı göze alarak hepsine birden vakıf olmak istediğinizde ki bunun olamayacağını anladığınız anda bir nihilizm kaplıyor içinizi. Bunun adına oyunbozanlık denir mi bilemiyorum ama hakikaten tam da o anda, yani sonsuz seçeneklerin sadece birine mahkum olduğunuza ikna olduğunuz anda bir perde iniyor sanki zamana ve « hiç » diyor gönül, bir koskaca hiç, gerisi ıvır zıvır oyalanmalar. Bazen reel dedikleri şey karşısında tahayyül aleminin daha kabul görür olduğu kanısındayım. Çünkü tahayyülde zıtları bir araya koyabilme şansınız çok daha güçlü.Edebiyat bence bu yüzden hep ümit taşır diye düşünmüşümdür. Zamanın ve mekanın kesbiyet göstermediği bir yerde, salt düşüncenin çoğulcu dinamiğini seyretmek adına tahayyül neden bir alt sınıf olarak algılansın ki? Ben realizmin keskin bıçağından önce tahayyülün aklımda ve en çok da uykularımda bıraktığı izi anımsamak istiyorum. Ve bunun en çok yakıştığı yer aşk. Ben aşka büyük saygı duyuyorum. Tabii içi boş tenekeler gibi tan tan öten cinsinden değil, aşkın karakter taşıyan ve yağmaya uğramamış saf hâline inanıyorum. Tahayyül ve aşk birbirini hiç kırmaz mesela. Aşk da tahayyül gibi zıtları birleştirir. Bundan olsa gerek, sadece aşıklar gireceği yolun hesabını tutmazlar. Daha doğrusu yolun nereye çıkacağını pek umursamazlar. Aşkın dinamizmini her daim canlı tutmaksa ancak tahayyülle olur. Zweig eğer aşka gerçekten inansaydı intihar etmeyebilirdi. Oysa bir yazar olarak tasavvura en yakın duran biri olmalıydı. Ama içinde bulunduğu ortam öyle keskin bir gerçekti ki belki o da anlamını bu yolla koruyabildi ve yok olmayı seçti kendince. Yazdıklarının bugün hâlâ bir ses getirdiğini görseydi nasıl bir tercih yapardı hep merak etmişimdir. Tabii zamanın tasallutu karşısında bu bir söylem sadece. Ama ben yine de düşlerin, tahayyülün tıpkı kaderin sonsuz açılımının olduğu gibi insanlığın hakikatini yakalama şansı olduğuna inanıyorum. Siyahın koyu taaruzu karşısında beyazın kendini gösterebilmesi ancak bu yolla olur gibi geliyor bana ve ben her başlamış yola rağmen hiç başlanmamış yolların tefekküründe aklımı yele versem de yaşasın sonsuzun geniş düşleri diyorum. Bilmem iyi mi ediyorum?
Sizce?
Selamlar, sevgiler.


