6 Ocak 1951 tarihli Literaturnaya Gazeta (Edebiyat Gazetesi), içlerinde Boris Pasternak, Mihail Şolohov, İlya Ehrenburg’un da bulunduğu bir grup yazar tarafından kaleme alınmış bir ölüm ilanını yayımladı. İlanda, Andrey Platonoviç Platonov’un 1899 yılında Voronej şehrinde doğduğundan, 13 yaşındayken bir lokomotif fabrikasında çalışmaya başladığından, 1919’da Kızıl Ordu’ya katıldığından, arazi ıslahı ve elektrifikasyon alanlarında ülkenin çeşitli bölgelerinde çalıştığından, Potudan Nehri, Ustanın Aslı gibi öyküler yazdığından, İkinci Dünya Savaşı yıllarında cephede Krasnaya Zvezda gazetesi muhabiri olarak görev aldığından söz ediliyordu. “Andrey Platonov Sovyet halkına sıkı sıkıya bağlıydı. Yüreğinin gücünü ona adadı, yeteneğini ona verdi,” deniyordu yazının sonunda. Yine aynı sayıda, SSCB Yazarlar Birliği, Platonov’un uzun süren ağır bir hastalık sonucunda öldüğünü birkaç cümleyle bildirmekteydi. Her iki ilanda da Platonov’un Can‘ından, Çevengur‘undan, Çukur‘undan söz edilmiyordu. Zira Andrey Platonov’un dünyamızdan göçüp gittiği 1951 yılında Sovyet iktidarı bu eserleri birer tehlike odağı olarak görmekteydi.
Platonov’un yaşamı ve eserleri 80’lerden sonra eşi Mariya Platonova’nın ve Platonov kelamına gönül vermiş bir grup araştırmacının çabalarıyla yayımlandı. Zaman geçtikçe, sosyalist geçmişi anlamak için Platonov hikâye ve romanlarına ihtiyaç duyulur oldu. Bu eserler ders kitaplarına ve tarihe geçti, kısa sürede tüm dünyayı dolaştı, edebiyat âlemini bir kez daha beklenmedik bir Rus mucizesiyle karşılaşmanın şaşkınlığıyla irkiltti. Edebiyatta kendi açtığı, kimselerinkine benzemeyen patikadan yürüyen bu geç keşfedilmiş yazar son yıllarda Türkiyeli okurlarla da buluştu.
Bir sınıf düşmanı
Andrey Platonov yaşam yolculuğuna proletaryanın bağrından kopup gelmiş yetenekli bir mühendis ve yazar olarak başlar. Çevengur’daki Saşa Dvanov, Mutlu Moskova’daki Moskova Çestnova gibi onun da devrime bağlanışı çocukluk anılarıyla sıkı sıkıya ilişkilidir. Eşine 1922 yılında mühendis olarak gönderildiği Tambov’dan yazdığı bir mektupta bunu şöyle anlatıyor:
… yaşam gençliğime el koydu, beni hızla bir çocuktan yetişkin bir insana çevirdi. Devrime kadar çocuktum, devrimden sonra ise delikanlılığa, büyümeye vakit kalmadı, derhal somurtup dövüşmek gerekti… Teknik okulu bitiremeden makiniste yardım edeyim diye alelacele bir lokomotife bindirdiler beni. Devrimin tarihin lokomotifi olduğuna ilişkin o cümle içimde tuhaf ve sıcak bir duyguya dönüştü – onu anımsadıkça daha bir gayretle çalışıyordum. (…) Bir şeyleri sevebilmek için önce yüreğimin gideceği karanlık bir yol bulmalıyım her daim, beni çağıran şeye doğru uzanan bir yol; düşünce ise yüreğin peşinden gelir.
Voronejli proleter yazarların yol göstericisi ve yayıncısı G.Z. Litvin-Molotov, edebiyat dünyasına adım attığı yıllarda şöyle tanıtmıştı Platonov’u:
Platonov yalnızca çilingir babasının değil, bütün Rus işçilerinin de etinden et, kanından kandır. Kolektifi, makineyi, üretimi öğrenmiş ama henüz köyle bağını koparmamış, “toprağa meyilden” vazgeçmemiş diğer genç devler gibi Platonov’un da iki tutkusu var. Bunların birincisi, fabrika düdüğü, ter döktüren iş, kas gücünün verdiği cesaret, kolektif yaratıcılık, Yeni Kent’in kudreti; diğeriyse tarla, bozkır, mavi derinlik, çavdar başakları, “Usmanlı Manya”[1] ve Foma adlı tekinsiz yolların gezgini.
Mavi Derinlik adlı şiir kitabındaki (ilk kitabıdır bu) Evrene adlı şiirde şöyle özetliyordu neslinin yapacaklarını Platonov:
Yorgun güneşi söndüreceğiz,
Başka bir ışık yakacağız evrende,
İnsanlara demir ruhlar vereceğiz,
Gezegenleri süpüreceğiz ateşle.
Müthiş bir iş aşkıdır tutuştuğumuz,
Çekicimiz delecek öfkeyle göğü,
O yurdun kapıları açıktır vurduğumuz,
Kendimiz için yeneceğiz âlemi de.
Platonov, 20’li yılların başlarında ülkede baş gösteren kuraklık felaketi yüzünden edebiyat çalışmalarına ara verip, kendisini kendi tabiriyle “toprağın tamirine” adadı. “1921 yılında meydana gelen kuraklık beni fazlasıyla etkiledi ve bir teknikçi olarak artık bir gözlem işi olan edebiyatla uğraşamazdım,” diyordu bir mektubunda. Talihsizlikler silsilesi, taşındığı Moskova’da işten çıkarılması ve geçimi için eşyalarını satmaya gerek duyacak denli yokluk çekmesiyle başlar. Bir müddet sonra Arazi Islah Dairesi başkanı olarak gönderildiği Tambov’da geniş bir gözlem ve yazma olanağı yakalamıştır. İşlerin büyük güçlüklerle yürüdüğü taşradan şöyle söz eder karısına yazdığı bir mektupta:
Hayat insanın tahayyül edebileceğinden de zor, sıcacık küçüğüm benim. Ücra taşrayı dolaşırken öyle kederli şeyler gördüm ki bir yerlerde görkemli Moskova’nın, sanatın ve yazının olabileceğine inanamadım. Fakat bana öyle geliyor ki gerçek sanat, gerçek düşünce ancak böyle ücra bir yerde doğabilir. Yine de yaşam kederli burada, küçük bir mutluluk bile utandırıyor insanı…
Eleştirmenlerin dikkatini çeken ilk eseri “Kuşkuya Düşen Makar” adlı öyküsüdür. Yaşamında bir dönüm noktası olan bu öyküye kısaca değinelim: Garip icatların mucidi köylü Makar Moskova’ya gelir ve başkentte sosyalizm adına neler yapıldığını incelemeye koyulur. İlk andan itibaren işlerin pek de akıllıca yürütülmediğini düşünür. Örneğin, köyden şehre süt taşımak için onca enerji ve zaman harcanacağına, bir boru hattı döşenmeli ve süt bu hattan aktarılmalıdır. Buna benzer başka icatlarını da şehirdeki çeşitli kurumlara öneren Makar’ı kimse ciddiye almaz, bir ruble verip köyüne yollamayı denerler. Öykünün sonunda bir deli hastanesinde Lenin’i okuyan Makar ve arkadaşları, Lenin’in de sosyalizmi bürokratların değil köylü ve işçilerin kurması gerektiğine dair sözlerine yürekten katılırlar. Ertesi gün Makar ve Pyotr adındaki arkadaşı İşçi-Köylü Müfettişliği’ne gidip, yönetici Çumovoy’a iktidarı almaya geldiklerini bildirirler:
“Biz sınıf üyeleriyiz,” dedi Pyotr üst düzey yöneticiye. “Akıl biriktirdik, yazı-çizi meraklısı zalim namussuza hükmetmemiz için iktidar ver bize.”
“Alın. Sizindir,” dedi üstteki ve iktidarı ellerine verdi.
O günden sonra Makar ve Pyotr, Lev Çumovoy’un masasının başına geçip, gelip giden yoksul halkla konuşmaya başladılar; tüm sorunları akıllarından, fukaraya merhamet temelinde çözerek. Bir süre sonra halk da Makar’la Pyotr’un kurumundan ayağını kesti, zira düşünceleri öylesine basitti ki, yoksullar da aynı şekilde düşünüp çözebilirlerdi sorunlarını; velhasıl emekçiler evlerinde oturup kendileri dertlerine bizzat kafa yormaya başladılar. Lev Çumovoy kurumda yalnız kaldı, zira kimse yazılı olarak çekmemişti onu oradan…
Platonov’un iktidarla ve onu temsil eden eleştirmen camiasıyla başını belaya sokan, edebiyat aracılığıyla sorduğu –birçok aydının da içinden ya da dışından sormaktan kendini alamadığı– samimi sorulardı. Proletaryanın yeni toplumsal sistem içindeki yeri, bürokratik otoritenin yaşamın tüm alanlarını kontrol altına alışı, tarihsel süreç içinde açığa çıkan sorunları mevcut yöntemlerle çözmenin imkânsızlığı, teknolojik ve toplumsal gelişmelerle bireysel ve manevi kaygılar arasındaki uçurum gibi çelişkilerdi Platonov’un aklını kurcalayan ve başka akıllara sormak istediği. Elinden gelmeyen ise, bu meseleleri es geçmek, görmezden gelmek ya da “yukarıdakileri” öfkelendirmeden işleyebilmekti.
Platonov’un bizzat Stalin tarafından takibe alınan yazarlardan biri olduğu bilinir. Bu ilginin nedeni Fayda adlı uzun öyküsüydü. Bir efsaneye göre, öykünün alt başlığı olan Bir Fukara Vakayinamesi Stalin tarafından Bir Kulak[2] Vakayinamesi olarak düzeltilmiş, Platonov ise “alçak” olarak tanımlanmıştır. Gerçekten de kolhozlara ve kollektivizasyon sürecine ilişkin bir hiciv olan bu öyküyü 1931 yılında Krasnaya Nov adlı dergisinde yayımlayan yazar Aleksandr Fadeyev Stalin tarafından azarlanmış ve derginin bir sonraki sayısında Bir Kulak Vakayinamesine Dair başlıklı ağır bir eleştiri yazısına yer vermiştir. Söz konusu makalenin, bizatihi Stalin’in değerlendirmelerini yansıttığı söylenir. Şöyle der Fadeyev bu yazıda:
Köylerimizde sınıf mücadelesinden haberdar olan ve ona katılan herkes, bu kurnaz, cerbezeli sınıf düşmanı tipini bilir, kulakların nasıl sıkça “halk için kaygılanan duyarlı fukara…” maskesini taktığını da. (…) Bu tür kulak ajanları edebiyatı da kullanmaya çalışırlar. Sözünü ettiğimiz türden kulak ajanlarından biri de yazar Andrey Platonov’dur.
Fayda öyküsüyle başlayan yalnızlaştırma kampanyası, Platonov’u birkaç kez özeleştirisini içeren mektuplar yazıp kimi gazetelere göndermeye mecbur bırakır. “Proleter dünya görüşünü henüz kavrayamadığını” belirttiği bu mektuplar yayımlanmaz. 1932 yılında Sovyet yazarları toplantısında geçirdiğini öne sürdüğü ideolojik dönüşüme ilişkin bir rapor sunar. Dünya görüşünün topluma verdiği zarardan, giderek artan yanılgılarından söz eder, devrime hiçbir faydası olmayan yazılarına bir türlü son veremediğini itiraf eder. Gelgelelim tüm bu özeleştiri dinleyenlere inandırıcı gelmez. 1933 yılında yazar Maksim Gorki’ye yazdığı mektupta, “Sovyet yazarı olabilir miyim sahiden? Yoksa bu nesnel olarak imkânsız mı?” diye sorar Platonov. Bu mektuba da cevap gelmez. Zaten 1929 yılında bir mektubunda Gorki şöyle yazmıştır Platonov’a: “Gücenmeyin. Üzülmeyin… Her şey gelir geçer, bir tek gerçek kalır”.
Fadeyev’in yayımladığı eleştiri yazısından sonra Platonov’un hayatı bir daha yoluna girmez. Savaş yıllarında cephe muhabiri olarak görev aldığı Krasnaya Zvezda dergisinde yayımlanan cephe hikâyelerini saymazsak (ki bunlarda bile eleştirilen yönler bulunur) yazdıklarını yayımlatamaz. İşsizlik ve sefalet de bir daha yakasından düşmez. 1934 yılında bir grup yazar, I. Sovyet Yazarları Kongresi’ne hazırlık çalışmaları kapsamında, sosyalizmin inşasına dair ilk deneyimleri gözlemlemeleri için Türkmenistan’a gönderilir. İçlerinde Platonov da vardır. Bu geziye ilişkin izlenimlerinden Takır, Can gibi eserler, makale ve senaryolar çıkarır. İçlerinden sadece Takır yayımlanabilir. Fakat hayatını cehenneme çeviren asıl olay kuşkusuz 1938 yılında oğlu Platon’un tutuklanışıdır. Hastalıklı bir çocuk olan Platon’un (ağır kulak iltihabı yüzünden iki kere kafatası trepanasyonu geçirmiştir) üzerine titreyen anne ve babası, 15 yaşındaki oğullarının “vatan haini” ve “terörist” ilan edilerek tutuklanışıyla feci şekilde sarsılır. Platonov bizzat Stalin’e oğlunun serbest bırakılması için mektuplar yazar, yazar dostu Şolohov’dan yardım ister ama hiç biri işe yaramaz. 1926 yılında oğlu için “Aşırı sevilen ve kıymet verilen ürkütür beni – onu kaybetmekten korkarım,” diyen Platonov’un Çevengur komünündeki çocuk ölümüne ilişkin kehaneti kendi hayatının gerçeği oluverir, araştırmacı Natalya Korniyenko’nun deyişiyle. 1941 yılında Şolohov’un da çabalarıyla sürgünden dönen Platon iki yıl sonra veremden ölür.
Platonov’un kimi öyküleri dönem dönem dergilerde yer bulsa da, hemen ardından keskin eleştiri oklarının hedefi olur. Bunlardan biri de 1946’da kaleme aldığı Dönüş adlı öyküsüdür. Platonov’un azılı eleştirmeni Yermilov Dönüş‘ü yerden yere vurmuş, öyküde anlatılan Sovyet ailesinin, temiz ve ahlaklı Sovyet ailesi gerçekliğine yöneltilmiş büyük bir hakaret olduğunun altını çizmiştir.
1951 yılında oğlu gibi veremden ölen Platonov romanları Çevengur, Çukur, Can ve Mutlu Moskova‘nın, ayrıca eşsiz bir esin ve emeğin ürünü olan sayısız öyküsünün kitaplaştığını göremez.
Çevengur – (1926-29)
Çok katmanlı bir roman olan Çevengur‘un birbirinden farklı ve hatta birbiriyle taban tabana zıt çeşitli okumaları mevcuttur. Bu geniş yelpaze, başkahraman Saşa Dvanov’un İsa’yla özdeşleştirilmesinden, tüm anlatının anti-komünist bir hikâye olarak algılanışına kadar birçok bakış açısını kapsar. Bu bağlamda Çevengur‘un, her okuyanı farklı bir yerinden yakalayan, bazen bütünlüğünden kopulduğunda dahi kimi dizeleriyle insanı tekrar içine çeken iyi bir şiiri andırdığı söylenebilir. Yine de özetle, Platonov’un Çevengur‘da sosyalizm inşasına dair deneyimi sorguladığı ve birçok açıdan iyimser tespitlerde bulunmadığı söylenebilir. Kitlelerin sosyalizm ve sınıflar mücadelesine yaklaşımını gerçeküstü-ironik bir anlatımla sunan Platonov, özü doğru bir şekilde sezilse de büyük ölçüde muamma olarak kalmış bir fikre sadakatin olası sonuçlarını görmeye çalışır. Soğuk-katı Sovyet bürokrasisine has ifadeler ve halkın doğal kelime dağarcığı birleştiğinde açığa çıkan garip dil, diyalogların sınırını zorlayıp romanın tüm alanını ve anlatılan hikâyenin bütününü kaplamış gibidir. Suni bir dilin konuşulduğu suni bir ülkede, kulak dolgunluğuyla bellenmiş sosyalizm öğretisi temelinde suni bir sistem kurulmaya çalışılmaktadır. Tüm bunların içinde sahici olan bir şey varsa, o da insanın, aklını, yüreğini ve vicdanını tatmin edecek bir dünya kurma arzusu ve iradesidir.
Romanın kimi parçalarının Krasnaya Nov dergisinde yayımlandığını ama bütününün iyi niyetli yayımcı Litvin-Molotov’un tüm çabalarına rağmen gün yüzü göremediğini belirtelim. Onun da, Platonov’un defalarca başvurduğu Maksim Gorki’nin de altını çizdiği nokta, sansür mekanizmasının sisteme ilişkin böyle eleştirel bir metnin basılmasını asla kabul etmeyeceğiydi. Gorki Çevengur konusunda şunları yazmıştı Platonov’a:
İsteyerek ya da istemeden, gerçekliği öyle ironik-hicvi bir dille aktarıyorsunuz ki, sansür kurulumuz bunu kabul edemez. Çalışmanızın tartışmasız üstün yönlerine rağmen yayımlanmayacağını, basılmayacağını düşünüyorum. Buna engel, belli ki tabiatınıza özgü anarşik zihniyetinizdir. Benim algıladığım kadarıyla ruh haliniz Gogol’ünkiyle benzerlik taşıyor. Bu yüzden kendinizi dramda değil komedide deneyin.
Ancak ilginç ve aslında romanın anlaşılması açısından da önemli olan nokta, Platonov’un bu eserin yayımlanabileceğine dair inancıydı. Yazar belli ki bir yenilgi öyküsü yazdığını düşünmüyordu. Araştırmacı Mihail Miheyev de Platonov’un Dünyasına Dil Penceresinden Bakış adlı çalışmasında Çevengur‘un ütopya mı anti-ütopya mı olduğuna dair soruya cevap ararken, romanın belirli bir tarihi ele aldığından (ki bu 1920’lerin başıdır) ütopya sayılamayacağı gibi, yazar anlattığı olayları açıkça alaya almadığı ya da yargılamadığından bir anti-ütopya da sayılamayacağına işaret ediyor.
Mutlu Moskova (1932-36)
Mutlu Moskova romanını diğer Platonov romanlarından farklı kılan, toplumsal, politik, felsefi meselelerin yanı sıra bireysel mutluluk konusuna da eğiliyor oluşudur. Hayatın anlamının çözülmesi ve insanlığın kurtarılması (haksızlıklardan, acıdan ve ölümden), yeni insan tipinin özellikleri (mutluluğu kolektif yaşamın mükemmelleştirilmesinde arayan) ve elbette ki 30’lu yılların Sovyetlerinde sosyalizm romanın ana konulardır. Kadın kahraman Moskova Çestnova’nın mutluluk anlayışı küçük yaşlarda güzel yemekler yiyip gezip tozmakken, sosyalist Rusya’da büyüdükçe gitgide komünizm arayışına ve toplumsal bir fayda sağlayabilme fikrine dönüşür. Yararlı olabilme mevzuunda büyük hedefleri yoktur Moskova’nın: Metro inşaatında çalışabilir, kendine hayrı kalmayan Komyagin’i topluma kazandırmaya çalışabilir, mutluluk isteyen erkeklere bir süreliğine de olsa mutluluk verebilir. Heli Kostov, Andrey Platonov’un Mutlu Moskova Romanının Mitopoetikası adlı çalışmasında Moskova figürünün 30’lu yılların Sovyetlerinde yaygın olan paraşütçü, Komsomollu, metro inşaatı işçisi kız amblemini anımsattığından söz ediyor. Bu mutlu, güçlü ve bağımsız insan figürü ve temsil ettiği ideal toplum imajı Platonov için derinlemesine kurcalanacak bir araştırma konusuydu.
Moskova Çestnova figürü araştırmacılar tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Bir kısım araştırmacı, Moskova’nın, sosyalizmin ta kendisini sembolize ettiğine işaret eder. Bunlara göre Moskova’nın topal Musya’ya dönüşmesi de, Platonov’un gözünde sosyalizm idealinin gerçekleşemezliğinin bir göstergesidir. Bu görüşe karşı çıkan Heli Kostov’a göre, Platonov trajedisinin en can alıcı noktası tam da, yazarın ütopyaya (burada sosyalizmin Stalin SSCB’sinde var olabilmesi) dair ümitsizliğiyle, ondan vazgeçemeyişi (kitabın sonunda Moskova’nın yine belirsiz bir yere gitmesi yolculuğun bitmediğinin de bir işaretidir) arasındaki gerilimdir.
Dikkati çeken bir diğer nokta, tek başına hiçbir seçimin kahramanların beklediği kusursuz ve kesintisiz mutluluğu, adaleti ve refahı getirmediğidir. Ne aşk, ne bilim, ne sosyalizm, ne başarılar, ne ümitler, insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetmez, arayışların ve hüsranların sonu gelmez. Her şeyin artık iyi olması gerektiğine dair düşünce – zira sosyalizmle birlikte tarihin sonu gelmiştir – bir türlü doğrulanmaz. Platonov’un övülesi başarısı, yaşamın bütün o kaotik düzenini ve insanın kafasının içini en karanlık ve aydınlık yönleriyle ortaya koyabilmesinde, mevcut insan ve varoluş gerçeği ile alın teri ve gözyaşıyla büyütülmüş idealler arasındaki ince köprüde yürümenin korkusunu ve cesaretini duyurabilmiş olmasındadır.
Can (1934)
Can da Çevengur ve Çukur gibi bir yeni yaşam/yeni dünya kurma hikâyesidir. Ancak bu romanda diğerlerinden farklı olarak çölün ortasında bir vaha kurma hayali gerçeğe dönüşür. Bu yönüyle Can Platonov’un en coşkulu, en ümit dolu eserlerinden biridir. Okurda uyandırdığı his de, iyilerin kazandığı bir macera filminin uyandırdığı hisse benzer. “Yaşamak her zaman olanaklı, mutluluk ise hemen uzandığı yerdedir kişinin,” diye düşünür halkını bulmak için çöle düşen Nazar Çagatayev. Hayatın her zaman tamire elverişli bir yanı olduğuna dair inanç, açlıktan zihni bulanan ve eski bir alışkanlıkla hayatta kalmayı sürdüren insanların yaşayacağı yeni bir yurt kurmayı olanaklı kılar. Karnı doyan ve yeryüzünde kendisiyle ilgilenen birinin var olduğunu öğrenen Can halkı tekrar yaşama hevesi duyar. Romanda Sovyet iktidarı sosyalizmi en yoksullara ve unutulmuşlara dahi ulaştırmak için çaba sarf eden, cehennemden geçenlere cenneti sunmayı hedef edinmiş bir yönetimdir. Kimi araştırmacılar, Can’ın kaynağının, Musa peygambere ilişkin Kutsal Kitap hikâyesi olduğuna dikkat çeker. Bu hikâyeye göre, Musa halkını firavun zulmünden kurtarmış, büyük eziyetlerle çölden geçirip vaat edilmiş topraklara ulaştırmıştır.
Bir acayip üslup
Platonov’u Platonov yapan en önemli unsurlardan biri kuşkusuz onu binlerce yazar arasından ayırt etmeyi mümkün kılan üslubudur. Üslubu Platonov’un çok sevilmesinin ve hiç sevilmemesinin de nedenidir aynı zamanda. Belki uzun analizlere girmeden şunu söylemek yeterli olacaktır: Platonov düzyazıda şiir deneyi gerçekleştirmiş bir yazardır. Bu şiir, tınısıyla yer yer kulak tırmalayan, okuru rahat koltuğunda huzursuz eden, kelimelerin ulaşacağı yere değil, onların ardındaki gizli bahçeye davet eden bir şiirdir. Kimi tekrar içeren sözler (fikrini düşünmek, gözyaşını ağlamak gibi), beklenmedik garip cümleler (ne diye ölü ölü yatacakmışız?), teknik-bilimsel olanı edebi-güzel olanla aktarma (elektriğin temiz mavi alevi), nesneleri ve hayvanları insanileştirme (deve gözlerini yumdu çünkü nasıl ağlanacağını bilmiyordu) vd. Platonov’un kurduğu bu şiir dilinin parçalarıdır. Bu esnada büyük imgeler (Çevengur kenti, Can‘daki çöl, Moskova’nın kusursuz bedeni gibi) daha küçük imgelerle iç içe geçmiştir (beyin ameliyatı yapılan çocuğun zihnindeki kedi gibi: “Bilincinde ne görüyordur şimdi?… Evinde, odasında yaşayan sevgili kedisini görüyordur ve bu kedi şimdi kafasına yapışmış“). Düzyazıda akışı bozan, zaten tutarlı bir şekilde seyretmeyen anlatıyı daha da sekteye uğratan bu gibi öğeler, eserlerin gerek okunmasını, gerek çevrilmesini, gerek de anlaşılmasını güçleştirse de, hak ettiği emek verildiğinde bu dünyanın fukara zenginliği, çirkin güzelliği, ölgün canlılığı insanı derinden etkiler.
Platonov okurunu bekleyenler
Platonov’un dünyasına giren okuru puslu bir hava, eğri düşen pis bir yağmur, ağır, kaba saba bir el feneri karşılar. Fenerin vereceği cılız ışıkta okurun zorlu bazı görevlerin üstesinden gelmesi gerekir. Bunların ilki, karmaşık bir alfabeyi sil baştan bellemektir. Söze ve söyleyişe dair bazı bildiklerini unutmadan insan bu dünyada yolunu bulamaz.
Bir yönüyle hayatın kendisine pek benzer bu dünyanın gerçeküstü gerçekliği. Yürünen yol daima ani patikalara gebedir, derdini düşünen nesneler ve kişilerle karşılaşılır yol boyunca.
Cansızlığa yer yoktur Platonov’un dünyasında, her şey içten içe konuşur ve bir şeyleri temsil eder. Çocukken eşyaların biz gidince sıkılacağını düşünüp üzüldüysek, bunu yol gösteren bir işaret olarak alırız yanımıza. Çocuklukta bıraktığımız birçok kaygıyı da.
Bu dünyada insan olmak en büyük şans, ömür büyük bir fırsat olarak görülür. Tarihin gelip dayandığı noktada insan, en yüce hayalini gerçekleştirmesi için gereken bilgi ve güce kavuşmuştur. Tabiatı ve tarihi gafil avlamış, sonsuz mutluluğa erişmek için kullanacağı cevheri avucunda tutmaktadır. Platonov’un dünyasında hikâyeler umutla başlar. Hedef devrim ya da komünizm değil, basbayağı sonsuzluktur, çünkü daha azı ve kısası hüzün verir, insan ancak sonsuzluğun kuşatılmasıyla nihai teselliyi bulacaktır.
Platonov’un dünyasında insan iradesi mutlak güçtür. Fethedilemeyen hiç bir metrekaresi kalmamıştır yaşamın. Okur olarak bu dünyaya giren zamane yılgını, böyle bir cesareti belki en son çocukluğunda, bir yerlere tırmanırken duymuştur (paraşütçü Moskova gibi tekniğin sonu ve kazanın başlangıcını hesaplamaya çalışırken). Tarihin bir döneminde milyonların eş zamanda bu cesareti göğsünde duymuş olduğunu tahayyül etmek gerekir.
Dertli, acılı bir dünyadır. Acı bir yerlerden gelip gelip bulur insanı, en yumuşak yerlerini tekmeler. İnsan bir hastalık gibi alışmıştır ona asırlardır, benimsemiştir. Başka bir insan gelip bu yarayı sarana, sarmaya çalışana kadar bu böyle gidecektir. O insan kahramandır, devrimcidir ve kendini ancak ara neslin bir temsilcisi olarak tanımlar, gerçek neslin doğumu için ömründen bir üretim süreci yaratır.
Büyük sorulara kısmi cevaplar verilen bir dünyadır bu. Büyük imkânlar yakalamıştır insanlık, ama bir Kafka rüyasının içine düşmüş, onu bir türlü alt edemediğinden yetişememektedir geleceğin trenine.
Ölüm katiyen reddedilir ama gelip çatar. Yaşamaktan yorulanın da, yaşamaya doyamayanın da çalar kapısını.
Derin fikirler basit sözlerle ifade edilir, mucizelere şaşırılmaz, hayalden hayal kırıklığına düşülürken insanın canı fazla acımaz, düşülen çukurda yeni hayallerle buluşulur. Bu yeni hayaller eskilerine kıyasla çok küçük, acınası, gülünç gelebilir, ama insan kötü de olsa bir başlangıç olsun ister ve sevinir onu bulduğuna. Bununla birlikte, asla eldekiyle yetinmeye çağırılmaz kişi. Daima zor yollara sapılır, kestirmelere yüz verilmez, hep kuşatıcı bir büyük çizgi düşlenir. Öyle bir çizgi çizilmelidir ki ötesinde kimseler kalmasın.
İnsan kendine ve yaşama ilişkin anlamı aradıkça ortalığı toza dumana katacak, bazen büyük kavgalardan bir avuç külle çıkacaktır. Platonov’un dünyasında, o külün içinden bir incinin çıkabileceğine dair inanç eksik değildir. Ama yangın ormanların yerinde kara kara tepeler ve kentlerin yerinde harabeler bırakır ardında.
Tek bir insanın acısıyla büyük insanlığın acısı aynı şekilde duyulur Platonov hikâyelerinde. Dünyanın iki ayrı yerinde iki insan bir şeylere yanıyorsa, dertleri muhakkak birdir, aynı yaradandır.
KAYNAKÇA
1. N.V. Korniyenko. “…Я прожил жизнь”: основные даты жизни и творчества А. П. Платонова (“…Bir Ömür Yaşadım”: Andrey Platonov’un Yaşamı ve Sanat Hayatının Başlıca Tarihleri), http://imwerden.de/pdf/o_platonove_kornienko_biografija.pdf
2. M.Y. Miheyev. “В мир Платонова через его язык” (“Platonov’un Dünyasına Dil Penceresinden Bakış), İzdatelstvo Moskovskogo universiteta, 2002
3. Heli Kostov. “Мифопоэтика романа Андрея Платонова Счастливая Москва” (“Andrey Platonov’un Mutlu Moskova Romanının Mitopoetikası”), Department of Slavonic and Baltic Languages and Literatures, University of Helsinki, 2000
4. N.M.Malıgina. «Художественный мир Андрея Платонова» (“Andrey Platonov’un Sanat Dünyası”), Moskovskiy Pedagogiçeskiy universitet, 1995
iç/in Duvar, S. 6, Ocak-Şubat 2013, s. 6-10. [TIKLA]
[1] Bir şiirinin adı.
[2] Irgat çalıştıran zengin köylü



