Home revue || dergi || review écrit ALEVİLERLE İLK TEMASIM

ALEVİLERLE İLK TEMASIM

26
0
058-1ymem-melikoff-irene-alevilerle-ilk-temasim-yayina-hazirlayan-belkis-sonia-philonenko-cev-catherine-erikan--barlas-erikan-A

ALEVİLERLE İLK TEMASIM

[İrene Melikof’un 6. ölüm yıldönümü için]

anılarından bir bölüm

[fransızcadan çeviren: Catherine Erikan / Barlas Erikan]


Ben, Bektaşi’lerle ilişki kurmak niyetiyle 1969 yılının yazında İstanbul’a gittim.

Uzun zamandan beri sûfilik ve tasavvufla ilgileniyordum. 1950’li yıllarda din tarihçisi Mircea Eliade’ın kitaplarına iyice merak sarmıştım. Ayrıca, birçok defa Paris’e dönerken gördüğüm semâzenlerle ilgilenmiştim. Ancak, Ebu Müslim konusunda yaptığım çalışma tayin edici oldu. Bu araştırma benim zihnim üzerinde büyük etki yarattı : Bu çalışma, beni hayalin bilimsel araştırma ile karıştığı alana yeni bir heyecanla yöneltti.


Bu duyguyu tekrar yaşamak için 14. yüzyılda Abu Muslim’in yazarı olan Hacı Sadi’nin Maktal-i Hüseyin’ini incelemeye başladım. Fakat, bahsettiğim metin bende hayal kırıklığı uyandırdı. Ebu Müslim bu kitabın çok üstündeydi. Ben bunun gerekçesini « Türklerin nesir olarak yazılmış destanlarındaki Kerbela trajedisi » başlıklı bir makalede açıkladım. Hüseyin bir kahraman değildi. Arkasından gözyaşı dökülmesi ve öcü alınması gereken bir şehitti. Gerçek kahraman Kerbela olayının öcünü alan Abu Muslim idi. Bu, Abu Muslim’in bazı Türk çevrelerinde koruduğu önemi izah eder mahiyettedir. Ancak, Maktal-i Hüseyin’in incelenmesi bana başka bir şeyi ifşa etmiştir : Kitap, hemen hemen şifreli bir dil ile yazılmıştı. İçinde anlamadığım tabir ve ifadeler vardı. Bunların çifte anlamlar taşıdığını hissediyor ; bu bakımdan, bunları keşfetmek için Bektaşi’lerle temasa geçmek gerektiğini anlıyordum.


Arzumu söylediğim yazar Salih Zeki Aktay, Merdivenköy yakınında oturan Ramazan Baba’dan bana randevu aldı. Oraya gitmek için bir araba ile refakatçıya ihtiyacım vardı. O zaman Paris’te yaşayan Sermet Sami Uysal bizi götürmeye talip oldu. Adı geçen, kuşkusuz, edebiyat uzmanı olduğundan bu tür işlerde en iyi eş değildi. İstanbul’da kendisi tarafında tercüme ve başarıyla temsil edilen Ionesco’nun « Kıral ölüyor » adlı piyesine beni ve kızımı götürmüştü.


Biz, Sermet Sami Uysal ve bir iki arkadaşıyla birlikte arabayla Merdivenköy’ün yoluna koyulduk. Yolumuzun üstünde Şah Kulu adlı son Bektaşi tekkesinde durakladık. O tekkede post nişin olarak ünlü Hilmî Dede ikâmet etmişti. Tekke viran hâlde idi. Hilmî Dede’nin istirahat ettiği eski mezarlık ve terk edilmiş bir bahçe ile çevriliydi.


Bizi bu son dedenin dul eşi karşıladı. Bize kocasının mezarıyla cem âyinlerinin yapıldığı mekânı gösterdi. Burası harabolmakla beraber güzel olan bir salondu. Daha yeni sönmüş mumların izlerini hemen farkettik. Sorum üzerine merhum dedenin karısı bana Ramazan Dede’nin bir önceki gün gelerek, bir cem âyinini yönettiğini anlattı.


Daha sonra evine gittik. Boğaz’a nâzır kırmızı büyük bir villada oturuyordu. Bizi duvarda Bektaşi hat sanatından örnekler bulunan tekkke gibi tezyin edilmiş geniş bir salona aldı. İçerde, merasim kıyafeti taşıyan, bağdaş kurmuş, birkaç kişi oturuyordu. Bektaşi’lere fazla âşınalığım olmamasına rağmen bir Bektaşi töreninin ne olduğunu takdir edecek kadar bilgim vardı. Zira, bu törenlerle ilgili pek çok resim görmüş; kitap okumuştum. Gerisi sezgiseldi. Babaya, sorulması hoş olamayan sorular sorduk: Türkiye’de Bektaşi var mıydı? Törenler yapılıyor muydu? Bunların hepsini yalanladı. Bütün bu söyledikleri salonun tertip şekline aykırıydı. İyi bir tesadüf olarak, ne biraz once görmüş olduğumuz mumlardan, ne de bir gün önce yaptığı cem âyininden bahsettik. Belki de dedenin evinde gördüklerimizin önemini, bir tek ben kavrayabilmiştim. Onların gerçeği sakladıklarını anladım. Ben, daha once, esasını bilmeksizin bir Bektaşi “sırrı”nın olduğunu duymuştum. Ayrılmadan önce dedenin karısı benimle kibarca sohbet etti. Tekrar gelmeye davet ederek “karşıdaki çay bahçesinede gazoz içme”mizi teklif etti. İçimden öfkelendim : “Ben tâ Fransalardan Türkiye’ye gazoz içmeye mi gelmiştim? » Hiç bir yanıt vermeden tekkeden ayrıldım.


Kendimi çaresiz hissediyordum. İstanbul’da yalnız kalıp kendimle yüzleştiğimde yanıldığımı anladım : Dede tekrar gelmem için karısını bana yollamıştı. Bu çağırı bir açılımdı…


Ertesi sabah bana yeni bir randevu alması için Salih Zeki Aktay’a telefon ettim. Bu defa dedeye yalnız gidecektim. Fakat dedenin meşgul olduğundan beni kabul edemeyeceğini öğrendim. Hayal kırıklığına uğramıştım.Kendime gelmek için Pera caddesine (İstiklâl caddesine) çıktım. Birdenbire birkaç gün sonra bir Hacı Bektaş gecesi düzenleneceğini duyuran bir afiş gözüme ilişti. Oraya gitmeye karar verdim. Bu gece Harbiye’de yapılacaktı. Tek başıma gitmeyi göze alamazdım. Yeniden Sermet’e baş vurdum. Gelmeyi vaadetti ve bir arakadaşının arabasıyla geldi. Harbiye’de daha once alışmadığım Anadolu’dan gelenlerin oluşturduğu bir kalabalık vardı. Yol arkadaşlarım kendi aralarında : “Buraya giremeyiz, zira bunlar Alevi’dir” diye fısıldamaya başladılar. Ben ise buna karşı çıktım. Ramazan Dede ziyaretim başarısız geçmişti. Bu fırsatı kaçıramazdım. Bunun üstüne yalnız başıma gitmeye karar verdim.


Salonun içinde toplantıyı yönettiği izlenimini veren bir adam vardı. Arkadaşlarım ona yaklaşarak bir yabancı profesörün toplantıyı izlemek istediğini bildirdiler. Bunun üzerine ilgili beni hemen yanı başında ön sıraya oturttu. Cazip ve sozü dinlenen bir adamdı. Onu bir yerde görmüşüm gibime geliyordu. Amma nerede gördüğümü hatırlamıyordum. Bana gülümsüyor ve içecek ikram ediyordu. Anadolulu gibi konuşuyordu. Bir ara konuşma yapmak için ayağa kalktı. Besbelli toplantıyı o yönetiyordu. Gerçek bir hatipti. Konuşmaya koyulunca ben kendime : “Biraz çalışmayla iyi bir hatip olabilir”, dedim.


Oturum başlayınca kürsüye esmer, uzun boylu, elinde sazıyla, bir âşık çıktı. Kerbela olayının üzerine şunları okudu :


Deli gönül çok açılıp şad olma

İmam Hüseyin’e ne oldu baksana !

Aşığın muhteşem bir bas sesi vardı. Sözleri seçemiyordum, zira alışamadığım bir Anadolu ağzı vardı. Fakat konunun esasını anlıyor, ve kendimi Abu Muslim destanının havasında hissediyordum. Çok hoşuma giden bu âşığın adı Feyzullah Çınar’dı. Ondan sonra sıra semaya geldi : Oniki İmam semahi. Çeşit çeşit renkli giysilerle, iki kırmızı, iki mavi, iki yeşil, iki beyaz, iki siyah olmak üzere, oniki genç kızın katıldığı sema. O renklerin anlamını komşuma sorduğumda : « Ankara’ya gelirsen hepsini anlatırım » yanıtını verdi. « Pekiyi, amma kesin olması gerekiyor. Gelmeye hazırım, amma boş yere olmasın ! » dedim.


Bir sonraki Pazara randevulaştık. Bulvar Palas Oteline ineceğimi söyledim. Bu arada adının Hasan Arıklıgil olup Hacı Bektaş Derneğinin Ankara şubesinin başkanı olduğunu öğrendim.


Ankara’da onu daha önce nerede gördüğümü hatırladım : General de Gaulle’a Türkiye’ye resmî ziyareti sırasında şehrin anahtarını sunan belediye heyetinin başındaki kişi oydu. De Gaulle anahtarı alırken : « İyi amaçlar için kullanacağıma söz veriyorum », demişti. Hasan Arıklıgil beni hatırlıyordu. Çevirmen olarak General’in arkasında yürüdüğüm için beni General’in eşi zannediyordu…


Otelde bir ziyafet veren ve beni yemeye davet eden ünlü Hititolog Fransız Arkeoloji Enstitüsü Müdürü M. Laroche ve eşine rastladım.


Ertesi sabahı Hasan taksiyle gelerek beni Hacı Bektaş’a götürdü. « Alevi » sözünü bilmiyordum.


Alevi olan taksi sürücüsünün çaldığı kasetten bir ezgi dikkatimi çekti. O ezgi :

Sen Allah’ın arslanısın, ya Ali !


nakaratını tekrarlıyordu. Bu da beni yine Abu Muslim’in havasına götürüyordu.


Aşıkpaşa türbesinde mola verdik. Önünde bir sürü düğümlenmiş çaput parçasının bağlandığı ufak bir ağaç duruyordu. Hasan bu bezlerden birine üç düğüm attı. Daha sonra bunu Hacı Bektaş’a bağlanmam için yaptığını itiraf etti. Hacı Bektaş’ı ziyaret edip mucizevî suyunu içtim.


Ankara’ya dönüşümde Hasan beni yemeğe çağırdı. Birbirimizi evvelce General de Gaulle’ün ziyareti sırasında gördüğümüzü anlattı. Bir ara Farsçaya benzeyen bazı terimler kullandı. Bu hususa dikkatini çekince : “Tamam, anadilim Kürtçedir”. Meğer Kürtmüş ! Ben Türkiye’yi 1941 senesinden beri tanımama karşın o zamana kadar hiç Kürt görmemiştim !


Besbelli, onu tanımamla birlikte bilmediğim bir âleme girmiş bulunuyordum.


Ertesi sabahı beni saat 7’de otelin önünde bekliyordu. Beni başkanı olduğu Hacı Bektaş Derneğine götürdü. Taksinin içinde bas sesine İstanbul’dayken hayran olduğum âşık vardı. Derneğe varınca Feyzullah saz çalmaya ve okumaya koyuldu. Kendisine : « Sen Allah’ın arslanısın, ya Ali ! » nefesini okumasını söyledim ; Gülmeye başlayıp : «O, arslan değil, Allah’ı kendisidir!», dedi. Bunun üzerine :

Men Ali’den gayri Tanrı bilmezem

nefesini okudu.


Bunu işittikten sonra gök başıma düştü. Çünkü böyle bir şeyi hiçbir zaman tasavvur etmemiştim. Sorbon’dayken Profesör Claude Cahen kürsüye elini vurarak defaatla : «Türkiye’de Şii yoktur» derdi. Oysa, ben şimdi tipik olarak Şiilere özgü bir durumla karşı karşıya bulunuyordum!


Bu, benim için yeni bir yaşantının ve düşünce tarzının başlangıcı  oldu. O tarihe kadar benim çevremde sadece aydınlar, üniversite araştırmacıları ve ilişki kurmadığım için dillerini anlayamadığım diğerleri vardı. Şimdi bu insanlar beni çevreliyorlar, ilgilendiriyor ve beni keşfetmeye ve anlamaya teşvik ediyorlardı.


İstanbul’a döndüğümde ben aynı insan değildim. Benim için her şeyin ne denli değiştiğinin hâlâ farkında değildim. Doğduğum günden beri beni bekliyen yeni bir yaşantı başlamak üzereydi. Bir şey gerçekleştirmeliydim, ancak, bunun ne olduğunu henüz bilmiyordum. Her şey Feyzullah’ın okuduğu nefes ile başlamıştı. Oniki İmam’a inanan bu kimseler şiiliğin aşırı bir şeklinde bulunan fikirlere Ali’ye Allah olarak tapınma ve tenasuha  neden inanıyorlardı? Bunlar keşfetmem gereken şeylerdi…

yayına hazırlayan: Belkis Sonia Philonenko