Home revue || dergi || review écrit doğum günün kutlu olsun william / 23 nisan 1564

doğum günün kutlu olsun william / 23 nisan 1564

41
0
026-the-cobbe-portrait-of-william-shakespeare-halekoray-600

Neither a borrower nor a lender be;

For loan oft loses both itself and friend (1)

ya da

good wombs have borne bad sons


gibi mısralarının bazıları günümüz  İngilizcesinde birer atasözü olmuş, bütün çağların en büyük şair/oyun yazarı William Shakespeare’in 396. yaş günü bugün.  Doğduğu ve  1582’de Londra’ya taşınıncaya kadar ömrünün önemli kısmını geçirdiği Stratford-upon-Avon’a gittik 1970’de Necati Doğru ile.  O, o zaman idealist fidan gibi bir delikanlı, ben ‘Devrim değil mevrim yapsak ille de en az bir yabancı dili iyi öğrenmeliyiz. O dilde,

 

<<<< Canımın içi demesini

Canım ağzıma geldi demesini

Kırmızı gülün alı var demesini

Nerden ince ise ordan kopsun demesini

Atın ölümü arpadan olsun demesini

Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini

İnsanın insanı sömürmesi

Rezilliğin dik alâsı demesini

Ne demesini be

Gümbür gümbür gümbürdemesini bileceksin >>>>’e kafayı takmış çiçeği burnunda gelin.

 

2nfBVBY-korayhale-nikah-9Temmuz1970-aziznesin-nazifkacmaz-necatidogru-650

Aziz Nesin, Hale Koray, Necati Doğru, Nafiz Kaçmaz / 29.07.1970 – Beyoğlu


İkimiz de yoksul ailelerdendik. Dil öğrenmemiz gerektiğine fena hâlde karar vermiştik. Bazı yaşıtlarımız gibi Amerikan kolejlerinde, İngiliz ‘highschool’larında okumamış, İsviçreli dadılarla büyümemiştik çünkü. Benim annem iki çocuklu dul memur, Necati’nin babası dördü kız, beş çocuğunu yetiştirmek için Adana sıcağında, PTT önünde, Remington yazı makinesiyle okuma yazması olmayanların mektuplarını, dilekçelerini yazan bir azuhâlciydi. İyi adamdı ve galiba beni gözü tutmuştu. Cumhuriyet Gazetesine sarılı Bafra paketleri göderirdi bana, sicimle sımsıkı bağlanmış, üzeri ‘matbua’ damgalı. Cumhuriyet Gazetesi okumadığımı, sigara içmediğimi bir türlü söyleyemez, ‘Değerli babacığım gazetelere ve sigaralara teşekkür ederim’  diye başlayan mektuplar yazardım ona. Kim derdi ayrılacağız, bir evlat gömeceğiz, birimiz durmadan birilerine çatan asâbî bir köşeyazarı, diğeri amerikalarda geçmişin acısını demlendiren bir paralı asker, bir kırık divit olarak hayatımıza devam edeceği. İnançlıydık, aşıktık en önemlisi meteliksizdik. Yine de İngiltere serüvenine ‘En büyük’ün doğduğu o güzelim kasabadan başlamaya karar verdik. 14 yaşında Ziya Paşa ile Türk şiirine, 18 yaşında Shakespeare ile frenk edebiyatına dadandığımdan olsa gerek, Stratford-upon-Avon  (Stratford nehri üzerindeki Avon) kasabasına gelmek benim fikrimdi.. Hani sanki aynı sokaklarda yürüsek, barmenin  ‘Fancy a pint mate???’, dediği aynı pubda bir bardak ale içsek başımı arşa erecek,  hayatımıza bir sihirli boyut gelecekti.

 

026-sekspir-halekoray

 

***

 

12 Mart darbesi olmuştu. Askeriye darbe lafından hazzetmez ihtilal der. ‘Bok’a ‘kaka’ demek gibi. Bir de Türkiye’de darbeler hep yapıdıkları ay itibarıyla isimlendirilir. Yirmiyedimayıs, onikimart, onikieylül filan diye. Yıl itibarıyle anılınca ortaya çıkacak   muz cumhuriyeti manzarasından irkildikleri için belki. 1960’da Kore’de olduğu için şenliği kaçıran Albay Talat Aydemir,  22 Şubat 1962’de kursaktaki hevesle bir darbe teşebbüsünde bulunmuş, yakalanınca da ‘Başarsaydık kahraman olacaktık, başaramadık vatan haini olduk’ diyerek ezcümle ifade etmişti durumu.

026-talat-aydemir_309512

Aslında asker yapmış, sivil yapmış farketmiyor.  Darbeci milletiz. Bazı sivil darbeler  usturubuyla, yani seçimle de gelebiliyor ve hemen  koyuluyorlar işe. Birileri bir başka birilerini ‘vatanın salahı için’ gece yarıları sıcak yataklarından, çor-çocuğunun dehşet dolu gözleri önünde derdest edip bilinmeyen bir yerlere götürüyor. Devletimiz zeval görmemiş oluyor böylece. Yalnız o birilerinin bağlı olduğu ideolojik kamp değişiyor. Önce Nato’ya, Cento’ya, şu, bu ve öteki pakta bağlı olduğumuzu öğrenip bir oh çekiyoruz. Nedenini bilmeden. Yakalananlar bir süre ‘gaybubette’ kalıp sonra ya Yunanistan adalarından ya da meşru yollardan yurt dışına kaçıyor, ya salıverilip bir köşede sesini kesmiş oturuyor, ya da haklarında düzmece örgüt davaları başlatılıyor. Ondan sonrası tamamen şans işi. Darağacından, bir ağaç dibinde kurşuna dizilmeye kadar. Amortisi de var. Amorticilerin de bir kısmı işi ciddiye alıp kitap yazıyor, öğretim üyesi oluyor, mücadeleye devam ediyor. Bir kısmı da ‘Bana yapılan işkenceleri kimselere yapılmadı’ diye şişiniyor, ‘kanayan’ kitaplar yazıyor. Bakıyorsun işkence görmek olağanlaşmış, kabullenilmiş, hatta yiğitlik nişanesi ilan edilmiş. Erol Tulpar diye sevimli, hassas, efendi, ‘iyi aile çocuğu’ tipine bihakkın vakıf bir delikanlı vardı.  Harun Karadeniz, Ertan Uyar ve Necati’nin de dahil olduğu grupla Zap Köprüsünün inşaatında çalıştı. 12 Marttan sonra birilerini onu çekiştirirken işittim. ‘Çözüldü’ diyorlardı. Ayyy çok ayıp!!!  Yani işkencede konuşmuş. Neyimiz vardıysa konuşmayacak. İnat olsun diye eziyet çekilir mi? Sonra beraat ederek siyasetten elini eteğini çekti. Bir de benim gibi, yurtsevgisi, yurdunun insanını sevmesi gereğiyle örtüşmediği zaman  tabanları yağlayanlar var. Korkaklıktan değil (o da var) fakat bu ülke benim vatandaşlığımı hak etmiyor diye. İnsan gibi muamele görmeliyim. Yakalanacaksam da adam gibi yargılanmak üzere yakalanmalıyım. İşkence, sarkıntılık görmemeliyim, ecdadıma sövdürmemeliyim diyenler takımı. Evimden kitaplarım şeker çuvallarında sürüklenerek çıkarılmamalı. 12 Mart’ta, Kaf Dağında Mor Çiçek isimli bir çocuk kitabımın, Tan Oral tarafından resimlendirilmiş taslağı da öteki kitaplarla toplandı ve kayboldu. Ne yazık ki bilgisayar çağından önceydi ve  acemi yazarlığın bedeli, kopyası yoktu.

 

***

 

Bu kocaman parantezden sonra dönelim Stratford-upon-Avon’lu Shakespeare’e. Kötü günlerdi. (Ne zaman iyi oldu ki) Türkiye cadı kazanı gibi kaynıyordu. Ne yapacağımızı, neye tutunacağımızı bilmiyorduk. Tarihi biraz da suikastler tarihi olan bahtı kara maderimizde karanlık işler dönüyor, dünya güzeli insanlar hastalıklı bir ağacın ham meyveleri gibi vaktinden evvel dökülüyordu. Deniz, (ki İstanbul Hukuk Fakültesi  kantininde görürdüm), Yusuf  Aslan ve Hüseyin İnan’ın, bu tarihten sonra beğenilmeyerek binbir kere değiştirilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını; bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçunu işlemekten, Türk Ceza Kununun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezası ile tecziyelerine karar verilmişti ve idam edileceklerinden  söz ediliyordu. Şaşkındık. Tedirgindik. Suçlu hissediyorduk kendimizi paçayı kurtarmış olmaktan. Deniz’le bir çok harekette beraber olan Necati çok kızgındı Türkiye dışına çıktığımız için. Sanırım beni suçluyordu içten içe.. Memleket gitmiş altmışaltıya biz Şekispare soneleri okuyacağız. Sonenin de Allahını… Adanalıydı.

 

Yusuf ile Hüseyin’i tanımadım fakat Deniz çok seçkin bir çocuktu. Medya’da yaratılan goşist imajına hiç uymayan bir kişilikteydi. Yakışıklı, saygılı, insana değer veren, doğuştan lider tip. Yaşasa belki de Anayasa Mahkemesi başkanı, senatör filan olurdu.  İdamlar içimizde deprem yarattı. Kolumuz kanadımız kırıldı. Sudan çıkmış balık ne ki, havada uçmaya çalışan birer balık gibiydik..Yabancıydı ortam. Herşey yabancıydı. Yemek, içmek, oturmak konuşmak, herşey. Biz yine de fena hâlde ‘solcu’yduk.. Londra’da ilk ziyaret ettiğimiz  yer ne Buckingham Palace, ne Picadilli’ydi. Önce Highgate mezarlığına gittik.  Karl Marks’ın mezarını ziyarete..

026-1511271-karlmarx-photorevisitedbyRY

 

Sonra  Hyde Park’da, Speaker’s Corner.  Highgate’de yolumuzu bulmaya çalışırken, o tepesi çiçeklerle, kuşlarla donanmış garip şapkalı tatlı kocakarılardan biri gayet arkadaşça bir tavırla  Marks’ın mezarına giden yolu tarif etti. Şaşırdık. Burda herkes çok kibar, saygılı ve dostça davranıyordu. Hepsi bir gecede ‘komünist’ kesilmediler ya… Bunlar neden kızgın değiller bize acaba. İşkillendik.  Stratford-upon-Avon sokaklarında elelele, şaşkın ve biraz da gariban dolaşıyorduk. Ben de bildiğim üç kuruşluk İngilizce ile ona buna yol soruyordum.  Biraz da keyif için. Zaten minicik bir kasaba. Kaybolsan nereye gideceksin.. Ama olsundu..  İnsanlar öyle ciddi ciddi, kibar kibar, saygılı saygılı cevap verdikçe kendimi hesaba katılmış, adam yerine konmuş hissetmek yeniydi, hoştu.

 

Elimde ‘Soneler’ yoruldukça bir ağaç altının serinliğine sığınıp ‘bunu sen çevir deseler nasıl  çevirirsin?’ diye kendimi sigaya çekiyordum.. Necati ise, ortalığın altmışaltıya gittiği bu günlerde, mustarip olduğumuz  bu ateşli devrimcilik hummasının tam  orta yerinde Shakespeare ile neden bu kadar uğraştığımı anlamaya çalışıyordu. Belki bir kaçıştı. Düşünmüyorum, o hâlde var olabilirim.

 

Sevgili hocam, sevdiğim insan Akşit Göktürk’ün dersinde çıkıntılılık yapıp ‘Aman ne var bu Shakespaere’de bu kadar anlamadım.’ demiştim. O da bana ‘insanlık durumu yakalamak’ nedir ve  nasıl büyük edebiyatın temel taşıdır, anlattı.  Hamlet, babasının hortlağıyla konuşmaktan, moda argo deyimiyle ‘kafayı yiyen’ bir  hayâlî Danimarka prensinin öyküsü değildi.  İhanetin öyküsüydü. İhanet bir insanlık durumuydu. İsa’dan, Pir Sultan’a, Hallac-ı Mansur’dan,  Tebriz’li Şemsi’ye kadar ihanet görmeyen kalmış mıydı. Hepimiz ya ihanet gördük, ya ihanet ettik, ya hem ihanet gördük hem ihanet ettik bir noktada. İnsanlık durumu buydu. Bunu yakaladın mı ve güzele tahvil ettin mi de sonsuza kadar var olma şansını yakaladın demektir. Makbet de fettan karısının ‘iğvasına’ uyup  ortalığı kan veran içinde bırakan muhteris bir adamın öyküsü değildi. İskoçyalı general Makbet, İskoçya kıralı (ya da Yalova kaymakamı fark etmez) olmak için o kadar  manyakça atlar ki egonun terkisine sonunda kanla, zulümle elde ettiği iktidarı kaybetmemek için daha çok kan dökmeye, daha çok can yakmaya başlar. Gelin de burdaki insanlık durumunu görmeyin!..  Hele 20. Yüzyılın ikinci yarısında  doğmuş bir Türk iseniz.. Kör  gözüm parmağına!!! Çevremize bakıp da ‘Vay be, bu hergeleyi de mi bir ana doğurdu.. Gel de şaşırma!’ dedirten insanlar tanımadan geçmiş bir ömür var mıdır?  O zaman gelsin Şekispare abimizin  ‘Fırtına’sı.  Miranda amcası  Antonio’nun kötü insan olmasında babaanesinin günahı olmadığını anlatmak için

 

To think but nobly of my grandmother.

Good wombs have borne bad sons.( Babaannemin kabahati değil ki, iyi dölyataklarında kötü oğullar taşınmıştır) diye savunur babaanneyi.

 

Örneklerin ucu bucağı yok.  Nostaljik takılıp, siyah beyaz eski fotoğraflara bakarsınız, koskoca bir kalabalık Konak meydanında Menderes için kendini yerden yere vuruyor. Yoluna develer kurban ediliyor. Tarih 18 Mayıs 1960.  Bir hafta sonra, 27 Mayıs sabahı aynı ya da akraba bir kalabalık  ‘Ordu gençlik elele diye yırtınıyor: Bir gecede güftelenip sabaha karşı bestelenen  ‘sepet sepet yumurta’ tekerlemeciliğinde  bir marş:

 

Selam selam orduya

Selam bütün millete

Selam aziz vatana

Hürriyete bin selam

 

Selam kurşun yiyene

Selam cop yarasına

Güller açmış göğsünde

Düşenlere bin selam

 

Selam selam gençliğe

Selam bütün halkıma

Selam güzel yurduma

 

Gel de hatırlama Jül Sezar oyunundaki o müthiş insanlık durumunu. Bir an önce Brütüs’e alkışları ayyuka çıkan kalabalık, bir an sonra başlar Mark Antonius’a ‘Yaşşşaaa Mark Antonius’ diye haykırmaya…Tirana Ölüm, Yaşasın Yeni İmparator.

 

Burdaki insanlık durumu hepimizi bağlar. İhanet kadar hem de.  Kitle bilinci kaypaktır. Hayatın neresinde, hakkaniyetin hangi yamacında durduğunu anlayamamışsa hele. Mahallemizde bir Ertürk ağabey vardı. (Et tu, Brute) Sen de mi Brütüs sözünün aslında gözleri miyop olduğu için manevi oğlu Brütüs’un elindeki hançeri çakmağı sanan  Sezar’ın  ‘benim çakmağı bulamıyorum’ ‘sende miydi?’  demek istediğini ve tarihe yanlış geçtiğini söylerdi. Peki abi o zamanlar çakmak ne gezer deyince de haklı olarak: ‘Peki o zaman çalar saat ne geziyordu diye neden sormuyorsunuz? Çünkü yazan Şekispare.. Halil Rifat Paşalı Ertürk değil’ der gülerdi… (Brutus: Peace! count the clock.
Cassius: The clock has stricken three. Edebiyatta anakronizm olarak isimlendirilen duruma örnek verilir. Cassius:  saat üçü vurdu….)

 

‘Bu insanlık durumu’nu anladığımdan beri çözdüm ben meseleyi. Oğuz’un Dede Korkut’un Koca Duha Oğlu Deli Dumrul’undan, Amerika’nın, Remus Amca’sının, Br’er  tavşanın elinden kurtulmaya çırpındıkça daha kötü yakalanan  Katran Bebeği’ne (Tar baby) ; Pir Sultan’ın

 

‘Be Hey Acayip Adem’ inden


(Be Hey Acayip Adem

Yarın fırsat gider elden.

Hak saklasın cehennemden,

Karanlıktır çıkamazsın.

Yer pamuk olur atılır,

Cümle deryalar katılır.

Dilin damağın tutulur,

Doğru cevap veremezsin.

Pir Sultan’ım der ki: Deli,

Elden koymaz doğru yolu.

Ne yanarsın dünya malı,

Birin alıp gidemezsin

Be hey acayip adem,

Öldüğünü bilemezsin.

Korlar bir karanlık dama

Kapı baca bulamazsın.

Yağmur yağar, yeller eser,

Mezarı başına yıkar.

Seksen bin canavar sıkar,

Hiçbirine vuramazsın.

Gel bu öğüdü al benden)

 

Volter’in “Ölüm olmasaydı onu icat etmek zorunda kalırdık” sözüne, Hamlet’in, Claudius’un  ‘Polonius nerede sorusuna ‘ Ziyafette! Yediği ziyafette değil, yendiği ziyafette’ sözüyle  cevap vererek Polonis’u öldürdüğünü anlattığı o müthiş sahneye, Oscar Wilde’in  ‘Bir şair  baskı hatasından başka her badireyi atlatabilir’  (A poet can survive everything but a misprint) sözünden,  Edgar Allan Poe’nun : ‘Şiir sözcüklerde güzelliğin ritmik olarak yaratılmasıdır’  (Poetry is the rhythmical creation of beauty in words) sözünden, Nazım Hikmet’in Giderayak şiirine kadar bir ibrişim yumak. Dolaşık fakat.

 

(Giderayak işlerim var bitirilecek,

giderayak.

Ceylanı kurtardım avcının elinden

ama daha baygın yatar ayılamadı.

Kopardım portakalı dalından

ama kabuğu soyulamadı.

Oldum yıldızlarla haşır neşir

ama sayısı bir tamam sayılamadı.

Kuyudan çektim suyu ama bardaklara konulamadı.

Güller dizildi tepsiye

ama taştan fincan oyulamadı.

Sevdalara doyulamadı.

Giderayak işlerim var bitirilecek,

giderayak.)

 

 

Eskiden beri severim dolaşmış ibrişim, sicim, yün, misina neyin çözmeye. Çözdükçe daha da dolaştığını kaç kez görmüş olsam bile.

 

Shakespeare’nin karısı Anne Hathaway’e neden sadece ‘ikinci en iyi yatağını’ miras bıraktığı üzerinde spekülasyonlar yapan nice doktora tezleri yazıldı.  Oysa belki de bir birlerini kızdırmışlardı sancılı bir günün sonunda. O hafta da öleceği tutmuştur adamın. Yok mudur böyle bir insanlık durumu yaşadıklarınız arasında. Hani insana : ‘Bu adama/kadına eski pabuçlarımı, mutfağın, alt dolabının, sol alt çekmecesindeki tirbüşonu bırakmam öldüğümde’ dediğiniz. Vardır vardır.  Herşey yaşanmıştır. ‘Güneşin altında yeni bir şey yok’ dememiz bundan. Aşk, ihanet, intikam, (hepsi bu sinemada) ölesiye sevmek ölemeden ve  belki bazen de hiç sevilmeden, kölelik, kırmak zincirleri tekrar takınmak üzre, yalan söylemek, yalan söylenmek, kanser olmak, yürekte nasır tutmak, suyun dibine batmak, sonra ceset olup vurmak kıyıya.  Shakespeare’nin Holinshed’in Vakayınamesi’nden yürütüğü Üç cadı, (Three weird sisters) (2) şimşekler çakar, rüzgar uğuldarken gelir yine gaipten haberleriyle. Ve buluşurlar hep. Hep buluşurlar. O zaman niye? Neden aynı şeyleri okur dururuz? Aynı değillerdir çünkü. Aynı olan hikâyedir.. Anlatılan, anlatan, okuyan ve insanlık durumu olduğunu anlayıp o kadar da korkmamayı öğrenen hep farklı biridir. Belki sen. Belki de (belki değil kesinlikle ben). Güzelliğin tiryakisi olmuşuzdur çünkü.

 

Sone 1

 

Artmasını isteriz en güzel varlıkların

Güzelliğin gül yüzü solmasın diye asla.

Bir güzel, yaşlanıp da göçünce bugün yarın

Anısı yaşar yine körpecik yavrusuyla:

Ama can yoldaşındır kendi parlak gözlerin.

Kendi ateşin besler ruhunun alevini:

Kıtlığa çevirirsin bolluğunu her yerin,

Kendi düşmanın gibi, ezersin can evini.

Şimdi sen yeryüzünün taptaze bir süsüsün,

Varlığın çiçek dolu bahardan müjde taşır,

Ama kendi koncanda ruhunla gömülüsün.

Pintiliğin arttıkça kendi sonun yaklaşır.

Dünyaya acımazsan, oburlar gibi ancak

Varlığın da, mezar da güzelliği yutacak.

 

William Shakespeare  (1564 – 1616)

 

Happy Birthday William.



1 ‘Ne borçlu ne de alacaklı ol. Verilen borç ya paradan ya dosttan eder adamı…’

2 When shall we three meet again?

In thunder, lightning, or in rain?  (Nerde buluşalım üçümüz yine… Gökgürlemesinde, şimşekte, yağmurda mı yoksa) Makbet  1. Perde 1.Sahne