
[farsça aslından çeviren: Haşim Hüsrevşahi]
Geç kaldın. Günbatımına kadar beklediler. Gelmedin. Onlar da arabayı alıp yeni kampüse gittiler. Bina inşaatını yeni bitirmişler. Şimdi varırız kendin görürsün. Önceki yerimizden çok daha güzel. Herhalde seni oraya götürmek için birisi burada kalmalıydı. Soruya ne gerek! Kendin gelsen bulamazdın. Ama keşke şoförü göndermeseydin. Şimdi bunca yolu yürümek zorundayız. Ha, evet. Söylediklerini kabul ediyorum. Geceleri pek zor sayılmaz. Gündüz olsa kebap olurduk. Gülüyorsun! İyi, gülebiliyorsun bari. Ama şanslıydık o iki paslı kıytırık karavandan kurtulduk. Mühendis yerine hayvan almışlar işe sanki. Ne banyo ne mutfak, hiç. Dediklerini kabul ediyorum. Firma derisi kalınları işe almak istiyor. Şayet senin de derin kalınsa iki seneye kalmaz yükünü tutarsın, sonra da yallah eyvallah!
Benim burada kalışımın hikâyesi uzun. Sorma. Nereden bakarsan on yıl oluyor. Bu süre zarfında pek çoğu yükünü tutmuş, çekip gitmiş. Sıkıntıları benimdi, keyif sürmeler onların. Firma da biliyor, ben olmasam burada işler yürümez. Bu uçsuz, bucaksız, ıssız çölde kim gelir it gibi çalışmaya dayanır? Ama var ya, ben buranın yerlisi olmuşum artık. Çölde çalışmasını seviyorum. Önceleri bu gelip gitmeler azaptı. Yani gelenler hemen yükünü tutup ardından eyvallahı çekiyorlardı. Ama benim gibi başı işinde gücünde olan birisi için hiçbir şey değişmezdi. Yine de ne de olsa kendimle barışık olmayı öğrenmişim. Firma da merkezde sorun olanları buraya gönderiyor. Burun kılı olanları buraya sepetliyorlar, benim yanıma. Senin gibi yani. Sen de o yukarıdakilere bir sıkıntı falan yarattın mı? Yani mutlaka bir şeyler yapmışsın ki seni seçmişler buraya göndermişler. Sen de diğerleri gibi yükünü tutup kayıplara karışırsan firma zarar etmez. Yani hem onlar senin elinden kurtulurlar hem de sen bir lokma ekmeye varırsın. Senin buraya gelip yükünü tutman da benim için önemli değil. Ben kendi işimle meşgulüm. Dedim ya, burada çalışmayı seviyorum. Bu dediklerimi de üzerine alınma, ben sadece sorduğun soruyu yanıtlamak istedim.
Bu 63 hattını görüyor musun? Japonların işidir. Dört beş sene öncesine kadar yirmi kilovatın üzerinde çekilen bütün hatlar Japonların işiydi. Haktan geçmemeli adamlar eşek gibi çalışıyorlardı. Onlar da mühendisti biz de. Çukurlara dikkat et. El fenerini orada burada oynatma. Çok derinler. Üç, dört metre derinler. Dört yüz kilovatlık trafo direkleri içindi, temel atmadan ileri geçilmedi. Uzun zamandan beri bu kazıların yeri öylece boş duruyor. Geceleri insanlar için, hayvanlar için bir pusu olur. Dikkat etmezsen bu çukurlardan birine düşebilirsin. Sonra da bir yanın kırılır da kimse etrafında yoksa işin bitiktir. Korkma. Bunları korkasın diye söylemiyorum. Burası çöldür. Tahran değil ya! Böyle şeylere dikkat etmedin mi devamını getiremezsin. Bu çevrede bazen sırtlan da bulunur. Nereden geldiklerini de tam olarak bilmiş değilim. Belki de yemek kokusu alıyorlar. Belki de insan kokusu. Bazı yıllar çok kötü kıtlık oluyor. Yemek için insanlar bir şey bulamıyor nerde kalmış hayvanlar. Neden gülüyorsun? Saçmaladığımı mı sanıyorsun? Ben bu çölün dört bir yanında trafo direği diktim. Batıdan doğuya. Bütün bu çölü ezbere bilirim. O çukura dikkat. Dedim ya dikkat etmelisin.
Demek sana da anlatmışlar. Nerelerini anlattılar? Hayır. Yok böyle bir şey. Hiç de doğmalık değil. Herkes bir şeyler uydurup söylüyor işte. Sen inanma. Eldiven giymemin macerası farklı bir şeydir. Kampüse kadar anlatırım. Ne dedin? Anlamadım? Dikkat et benden geride kalıp uzaklaşma. Hayır. Dedim ya, doğmalık değil. İnanmıyorsun. Kaç yıl öncesinden sağ elim büyümeye başladı. Bunu sana anlatmamışlardı değil mi? Pekâlâ… bir nedeni var elbet. Sen bunu duyan üçüncü kişisin. O iki kişi buradan gitti. Onlardan sonra da kimseye anlatmadım. Bunun için eldiven giyiyorum. Böylece kendimi daha iyi hissediyorum. Daha neler! Tabii ki mümkün. Şimdiye kadar çevrene iyice baktın mı hiç? Çevrende bu kadar mümkün olmayan şey cereyan ediyor ama insanın ruhunun bile haberi olmuyor. Bu kadar insan çeşit çeşit hastalıklardan ölüyor. Sen sanıyor musun ki bütün hastalıkları keşfetmişler? Ben birini tanıyordum, karnında bir şişlik oluşmuştu, dışarı fırlamıştı aynı bir çocuğun ayağının biçiminde. Üç yıl zarfında bu bebek ayağı o kadar büyüdü ki karnının tümünü kapladı. Her şey de apaçık ortadaydı. Parmaklar, ayağının altının çukuru. Sonra çocuk ayağını ileri bastırıyormuş gibi karnının derisi sünmeye başladı. Zavallı sancıdan çığlık atıp dururdu. Şimdiye kadar böyle bir şey duymuş muydun? İnanmıyorsun değil mi? Ben kendi gözlerimle gördüm diyorum. Buradan yüz kilometre uzakta, doğuda Bostano diye bir köy var. İstersen gider orada soruşturursun. Oradan gitme. Kumu akar. Sıkışırsın. Yani… bazı şeyleri insan anlayamaz. Sonunda mı? Neyin sonu? Haaa! Karnı yarıldı, yırtıldı. Karnının derisi o kadar gerildi sonra da cart diye çatladı. Hayır!… Doktora gitmezdi. Bunun gibi tuhaf hastalıklar için doktora gitmezler. İnsanoğlu insanoğlunun hastalığına yakalanmalı derler. Böyle şeyleri doktora götürmezler. İnsanoğlu hastalığı değil diyorlar. Ben ne bileyim! Onlar böyle diyor. Bu şeyler hayvan hastalığıdır diyorlar. Sorma bana. Bilmiyorum. Bunu diyorum ki bilesin; insanın çevresinde çeşit çeşit şeyler ortaya çıkabilir. Benim pençem de bu tür bir şey olabilir. Kendiliğinden başladı büyümeye. Bırak şimdi bunları. Kendinden söz et. O dikeni pantolonunun üzerinden al. Bir battı mı derine, iki güne kalmaz şişer. Zehirlidir. O yandan gitmeye mecbur musun? Bu çöle katlanmak senin için zor olmalı değil mi! Diğerlerine göre yani zor. Kürtsün işte. Kürdistan? Biliyorum. Anlatmıştın. Dağdan indin çöle. Çok zor olmalı senin için. Kürdistan’ın neresindensin? Güzel bir yer. Gittim. Sarp kayalıklı dağları var. Ama kışları insanın anasını ağlatır. Üniversiteyi nerde okudun? Gitmedim. O yörelere gitmedim. Kuru Kale’ye gittin mi? Demek gitmedin. Sen ne biçim Kürtsün! Ben bir yıl boyunca oradaydım. Çok önceleri. Dağdan bir 63’lük hat geçirmeliydik. İlginç insanları var. Daha ilginç inanışlarıyla. Onların geleneklerinden falan duydun mu hiç? Hayır! Bu tür şeyler değil. Mesela kadın, kız alma gelenekleri falan. Duymadın demek. Komiktir! Çok komik! Damat dama çıkar, oradan millete meyve fırlatırmış. Genelde birkaç kişi yaralanırmış. Çok tuhaf inanışları da var. Mesela mı? Mesela inanırlarmış ki insanlar kendilerine yakın olan birinin ruhunu yılın belli gününde görürmüş! Ölen birinin. Ya da mesela, bir hayvanın yediği bir şeyi birisi yerse o hayvanın hastalığına yakalanırmış! O hayvanın özelliğine göre tabii. Aynı şeye yakalanırmış! Bu tür hurafeler işte. Duymamış mıydın? Sen de amma Kürtsün ha! Evet. İnanıyorum sana. Hurafe işte. Ama çok sevimli insanlar. O diken çalısına dikkat! O çukurlardan biri öteki yanında olabilir, hiç belli olmaz! Laf dinlemiyorsun! Kendi bildiğini yapıyorsun. Kim? Sen nereden tanıyorsun Mühendis Usuli’yi? Tuhaf biriydi. Dış ülkede okumuştu. İngiltere’de bir yerde. Benimle yaşıttı belki de. Boylu posluydu da! Uzun boylu, geniş omuzlu, kalın bıyıklı. İnsanın yüreğine bir çeşit korku salardı yani. Ne bilmek istiyorsun? Ne oldu da birden Usuli’yi anımsadın? Diyordu Devrim’den önce gitmiş İngiltere’ye, birkaç sene kalmış orada. Bunları sana anlattılar mı? Hayır mı? Sana anlatmamaları da çok ilginç. Herkes bilirdi de ondan yani. Bu dikeni görüyor musun? Kökleri su dolu. Ama… sökmesi zordu yani. Çakı ister. Sonunda mı? Neyin sonu? Ne duydun öyleyse? Yani… benim duyduklarım da bunlar işte. Ne bileyim, Usuli kendisi karıştı yoklara ve bu tür şeyler işte. Bu hatalı çukurların onun işi olduğunu biliyor muydun? Hattın seyrini kendi başına değiştirmişti. Sanıyordu ki bu yandan gitse hattın yolu kısalır. Topoğrafyacılar, haritacılar ne kadar bağır çağır yaptılarsa da nafile. Kabul etmedi. Sonunda da şirket anladı ve kapıyı gösterdi. Her şey alt üst olmuştu. O da bir türlü kabul etmek istemiyordu.
Gerçekten nefesimi kesmiş, anamı ağlatmış! Elimi diyorum. Acıyor. Her yanı acıyor. Tırnaklarım da eğri büğrü çıkmış, girmiş parmağımın etine. Bıçak gibi elimin etini doğruyor. Neden gülüyorsun? Ciddi söylüyorum. Kabul etmeseydi, değil mi! Şirket işi durdurmuştu yeni başmühendis göndersinler diye. Tahran’da da kendileriyle kavgalıydılar. Kimse de Usuli’nin yerini almak istemiyordu. Mühendisler, işçiler herkes bir iki haftalığına kendi vilayetlerine gittiler. Ne bileyim yahu. Herkes bir tarafa gitti işte. Bir tek o kaldı bir de ben. Bunu da sana söylemediler değil mi? Bir sabah bana kalk gidelim hatların geçtiği yolları gözden geçirelim, dedi. Kendi dediklerinin doğru olduğunu ispatlamak istiyordu. İnatçıydı. Hem de ne! Arabayı çalıştırdı, vurduk çöle. Çukurların kıyısından gidiyor ve gözünü hız sayacından almıyordu. Düşünsene, her iki yüz metrede bir çukur. Öyle sıralanmış. Bir yılan gibi kıvrılmış çölün ortasında. Yönlerini de tam olarak kestirmek mümkün değildi ki. Yani ben kestiremiyordum. Sadece Usuli kendisi biliyordu. Direksiyona iki elle sarılmış gazlıyordu habire. Ta ki arabanın kaputundan duman çıkmaya başladı. Sonra da araba olduğu yerde kalakaldı, kımıltısız. Üç dört saat uğraştıktan sonra başladı arabayı tekmelemeye. Yere göğe sövüyordu. Sonra dedi ki arabayı buraya bırakır yaya döneriz gerisin geri. Usuli’ye dedim ki şimdi dönersek geceye kalırız. Yolu kaybedebiliriz, dedim. Ama nafile. Dedim ya inatçıydı. Pençemin ağrısı azmış. Ağrı kesicin yok mu? Etime bıçak saplanmış sanki. Ne? Tabii ki geceye kaldık. Usuli soluk soluğa kalmıştı. Yapamamıştı. Bu kadar erken biteceğini sanmazdım. Dedim ya, gövde aha, şöyle! Bunları bilmiyordun değil mi? Sebepsiz değil tabii. Bilen o iki kişi de artık buralarda değiller. Biraz oturup soluklanmak ister misin? Soluk soluğa kalmışsın. Biraz dayandın mı tamam. Sonra mı? Sonra ikimiz de bu çukurlardan birine düştük. İkimizin de bacakları kırıldı. Usuli’nin durumu çok daha kötüydü. Benden çok daha kötü. Dizinin kemiği etinden dışarı fırlamıştı. Hangimizin hatası olduğunu hatırlamıyorum. Usuli mi yoksa ben mi, hangimiz öndeydik? Hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım şu ki ikimiz de bu çukurlardan birinin içindeydik. Usuli acıyla çığlık atıyordu. Önüne dikkat et. Başımıza aynı bela gelebilir! Biliyor musun, bazen o adamın karnın derisinde gördüğüm ayağın altı aklıma geliyor. Bazı geceler uykuma giriyor. Kendi karnımdaymış gibi, öylece büyüyüp duruyor. Bazen de başparmağını oynatıyor. Aptalca, değil mi? Başparmağını benim karnımda oynatıyor. Biliyor muydun, hayvan hastalığına yakalananın kendisi de onu hastalandıran hayvanın şeklini alır diye? Duymadım. Tekrar söylesen. İlgisi var. Usuli ile ilgisi var. Sen bu şeylere inanmıyorsun. Biliyorum. Belki de hurafedir. Ama ben böyle şeylere inanırım. Durumumuz çok kötüydü. Usuli o kadar ağladı ki sonunda baygın düştü. Yarı geceye kadar inleyip durdu. Sonra da bayıldı. Sabaha karşı ayıldı. Etrafına bakındı ve su istedi. Ona, sabaha kadar beklemeliyiz belki birileri yardımımıza gelir, diye söyledim. Bir eliyle kırık bacağını kaldırdı ve yerden kalktı. Çukurdan çıkmak istiyordu. Düşünsene. Kırık bacakla üç metrelik çukurdan çıkmaya çalışıyordu. Parmaklarını çukurun duvarına geçiriyor, kendini yukarı çekiyordu. Biraz tırmanınca yere kaplanıyordu. Bu laflarla seni sıkmıyorum değil mi? Şayet duymak istemiyorsan…
Sanırım dört, beş kez uğraştı. Ne kadar ona bırak bu saçmalığı dediysem de bana mısın demedi. İşte dördüncü, beşinci kezdi kafası kırıldı. Yani alnı üstü çukurun dibindeki taşların birine kaplandı. Elbisemi çıkardım üzerimden onun alnını sardım. Baygındı, baygın. Burada biraz dinlenelim ister misin? Dedim ya, pek bir şey kalmadı, istersen…
Neyse, ertesi günü durumumuz çok fenalaştı. Çöl gündüzü işte. O çukurun dibinde, güneş tepemizin üzerinde. Usuli’nin pek canı kalmamıştı. Ben nefesimin sonuna kadar bağırıyordum. Birisi duyar belki diye. Sen benim yerime olsan ne yapardın? El fenerinin ışığını bu yana tut! Yola dikkat et. Demedin! Ne yapardın? O kadar bağırdım ki sonunda ben de Usuli’nin yanına düşüverdim. Gömleğimi alnından açtım. Bir gölgelik gibi tuttum ikimizin başı üstüne. Çok korkunçtu. Yaşamasan anlayamazsın. Korku felç eder insanı. Usuli titreyip duruyordu. O cehennem sıcağında dişleri takırdıyordu. Ne kadar geçtiğini anlamadım, sanırsam on dakika bile dayanamamışım. Belki de bacağımın kanamsından. Ayıldığımda gece olmuştu. Usuli’nin gırtlağından inlemeye benzer bir ses çıkıyordu. Alnının yarası şişmişti. Susamıştım. Susamak da değil. Susamaktan geçmişti. Çıldırmıştım sanki. Her yeri su görüyordum. Her şey su içindeydi. Ama acım sızım yoktu. Çok tuhaftı, hiç acım yoktu. İnanıyor musun? Sadece susamışlık. Sen bu şeylerden çakar mısın yoksa benim gibi sadece hat tasarlamasından anlarsın? Neden acımın olmadığını anlayabiliyor musun? Bu görüşler senin kendinin olsun! Dedim ya… bayılmamıştım daha. Usuli’den sonra hatların yönünü değiştirdiklerini biliyor muydun? Sonunda da topoğrafyacıların, haritacıların dediği oldu. Bu çukurlar da çölün ortasında kendi hallerine bırakıldı. Pek nadiren birinin yolu bu taraflara düşer. Şirket de doldurmak için para harcamak istemiyordu. Zaten bu şekliyle de epeyi zarar etmişti. Birkaç dakikaya kalmaz varırız sanırım. Gece vakti buralara gelmek çok tehlikelidir. Geldiğine göre çok cesaretlisin. El fenerini yukarı tut biraz, görürüm onları belki. Hayır. Daha değil.
Sonra da, işte üç gün orada kaldık. Öldüğümü düşünüyordum. Usuli’den çıt yoktu. Sadece iki, üç saatte bir kasılıyor, vücudu titriyordu. Bacağı da simsiyahtı. Gece olunca bir karartı gelip durdu çukurun kıyısında. Ulumaya benzer bir ses çıkarıyordu. Hafif ve uzun. Çukurun çevresinde dönenip duruyordu. Kafasını aşağıya tutup bizi seyrediyordu. Sonra da bir hırlıyor, burnunu toprağa sürüyordu. Bağırıp bağırmadığımı hatırlamıyorum. Ama o karartının çukura atladığını hatırlıyorum. Çok hızlı ve kıvrak. Hiç ağırlığı yokmuş gibi. Suratımı koklarken burnunu gördüm. Sırtlana benziyordu. Uzun burnu vardı, sıska bacakları. Tuhaf bir koksu da vardı. Ekşimişlik kokusu gibi bir şey. Çürümüş ve birkaç gün güneşte kalmış yoğurt kokusu gibi. Biraz benim çevremde dönendi ve her yanı kokladı. Sonra Usuli’ye doğru gitti. Sanırım o an baygındı. Hiç kımıldamıyordu. Hayvan, burnunu birkaç kez Usuli’nin çenesine çarptı. Sonra da kafasını yaklaştırdı ve gırtlağından yakaladı. Sağ pençesini Usuli’nin göğsüne koydu ve kafasını hızla sağa sola salladı. Kocaman pençesi vardı. Bir sırtlanın pençesinden daha büyüktü. Çok daha büyük. Sonrasını hatırlamıyorum. Bayılmıştım belki de. Bilmiyorum. Hatırlıyorum, uyandığımda hayvanı gördüm çukurun bir köşesinde oturmuş ince bacaklarını yalıyordu. Sonra gözüm Usuli’nin gırtlağına ilişti. Baştan aşağı kan içindeydi. Tuhaf bir kokusu da vardı. Islanan kirli elbise kokusu gibi bir şey. Hayvan bir bana bakıyordu bir Usuli’nin yırtılıp dağılmış gırtlağına. Sonra da başladı benimle Usuli arasında gidip gelmeye. Yaklaştığında burnunun çevresindeki ıslak kılların yumaklaştığını görebiliyordum. Burnunun ıslaklığını hafiften yüzüme dokunduruyordu. İnanabiliyor musun? Burnunu yüzüme, ağzıma sürüyordu. O kadar gidip geldi ki sonunda maksadını anladım. Ne istediğini anladım. Benim de Usuli’nin gırtlağını yakalamamı istiyordu. İnanması güç ama öyle, eminim bunu istiyordu. Biliyorum, susuz kalırsam işimin bitik olduğunu anlamıştı. Belki ertesi geceki yemeği için beni diri istiyordu. Bu tür şeyleri kimseye ispatlamak mümkün değil. Mümkün değil olmaz. Bin zorlukla Usuli’ye yanaştım. Sonra da ağzımla gırtlağından yakaladım. Kanı hâlâ sıcaktı. Ilık su gibi. Gırtlağından bir sesler de geliyordu; bir hayvan hırlaması gibi. Yavaş ve uslu. İşim bitince çukurun duvarına yaslandım. Sonra hayvan yanaştı, dudaklarımı kokladı. İnanabiliyor musun? Dudaklarımın üzerindeki kanı kokladı. Birkaç kez çukurun içinde sağa sola gitti, pençesiyle burnunu sıvazladı. Sonra sıçrayarak oradan fırlayıp gitti. Üç metreyi sıçrayıp dışarı çıktı. Üç metre. Bu nedenle o hayvanın sırtlan olduğunu sanmıyorum. O iki kişiye de aynısını söyledim. Ne yaptılar biliyor musun? Kaçtılar. Saçmalık! Benden kaçtılar. Ertesi günü Usuli’nin gırtlağı kurumuştu. Ne kadar emdiysem hiçbir şey gelmedi. Nereye gidiyorsun? Neden geri geri kaçıyorsun? Sonunda bu çukurların birine düşeceksin. Gelsene buraya.
Sonunu mu bilmek istiyorsun? Sonraki gün buldular bizi. İkimizi de. Herkes şaşkındı. O hayvan neden benim gırtlağımı yırtıp sökmemişti. Herkes bir şey uyduruyor başkasına anlatıyordu. Kimse korkmasın diye bir şey uydurdular. Güya Usuli kendi başına çekip gitmiş. Kayıplara karışmış.
Ne kadar çok soru soruyorsun. Dedim ya… kaçıp gittiler. Sonraki gün bu çukurların birinde buldular onları. Şirket sırtlanların işidir diye söyledi. Ben de bir şey söylemedim. Hiçbir şey yapılamazdı. Bana böyle bakıp durma. Benim suçum değil. Neden uzaklaştın? Gelsene buraya. Daha yakın. Sahi anlatmadın, şirket neden seninle ters gidiyor. Anlatsana. Bu çöle nasıl oldu da düştün. O diken çalısına dikkat et. Öte yanında bir çukur olabilir. Yavaş ol. Yavaş. Burası daha iyi. Bu çalıların yanı iyidir. Otur anlat bana. Kendinden söz et.
***
|
نام داستان: مرض حیوان نويسنده: پیمان اسماعیلی |
|
|
|
دیر آمدی! تا غروب منتظرت ماندند. نیامدی. آنها هم ماشین را برداشتند و رفتند کمپِ جدید. ساختمانش را تازه تمام کردهاند. حالا میرسیم خودت میبینی. خیلی بهتر از جای قبلیمان است. خب یکی باید میماند تا تو را برساند آنجا. سوال کردن ندارد. خودت میآمدی، پیدا نمیکردی. فقط کاش راننده را مرخص نمیکردی. حالا باید این همه راه را پیاده برویم. خب بله. حرفت را قبول دارم. شبانه زیاد سخت نیست. اگر روز بود، کباب میشدیم. میخندی؟ باز هم خوب است که میتوانی بخندی. ولی شانس آوردیم از شر آن دوتا کاروان بی ریخت و زنگ زده خلاص شدیم. انگار به جای مهندس حیوان استخدام کردهاند. نه حمامی، نه آشپزخانهای. حرفت قبول. شرکت آدم پوست کلفت میخواهد. تو هم اگر پوسست کلفت باشد، دو سه ساله بارت را میبندی و خلاص. قصهی اینجا ماندنم دراز است. نپرس. خب ده سالی میشود. خیلیها توی این مدت بارشان را بستند . بدبختیاش مال من بود، کیف کردن بعدش مال آنها. شرکت هم میداند، اگر من اینجا نباشم کارش پیش نمیرود. آخر کی حاضر میشود مثل من سگـدو بزند توی این برهوت؟ ولی خب، دیگر بومی این بیابان شدهام. کار کردن تویش را دوست دارم. آن اوائل این آمدن و رفتنها عذابم میداد. یعنی هر کسی میآمد، زود بارش را میبست و بعد هم میزد به چاک. ولی برای یکی مثل من که سرش به کار خودش بود، آب از آب تکان نمیخورد. ولی خب، یاد گرفتم چه طور با خودم کنار بیایم. شرکت هم حالا فقط آنهایی را میفرستد اینجا که مشکلی توی مرکز داشته باشند. هر کسی که موی دماغشان بشود، میافتد توی این بیابان کنار دست من. عین خودت. تو هم مشکلی چیزی برای آن بالاییها درست کردهای نه؟ حتما چیزی بوده که تو را انتخاب کردند و فرستادند اینجا. خب اینطوری اگر مثل آن یکیها خواستی بارت را ببندی و بعد خودت را گم و گور کنی شرکت ضرر نمیکند. یعنی هم آنها از شر تو خلاص میشوند هم تو به نان و نوایی میرسی. برای من هم مهم نیست که بیایی اینجا و بارت را ببندی. سرم به کار خودم گرم است. گفتم که، اینجا کار کردن را دوست دارم. این حرفها را به خودت نگیری، فقط میخواستم جواب سوالت را داده باشم. این خط 63 را میبینی، کار ژاپنیهاست. تا همین چهار پنج سال پیش هرچه خط بیست کیلو ولت به بالا داشتیم کار ژاپنیها بود. خر کار بودند انصافا. آنها مهندس بودند، ما هم مهندسایم. حواست به گودالها باشد. چراغ قوهات را این ور و آن ور تکان نده. خیلی عمیقاند. سه، چهارمتری عمق دارند. جای نصب دکلهای چهارصد کیلو ولتی که طرحش تا فونداسیون بیشتر جلو نیامد. الان خیلی وقت است که جای این فونداسیونها همین طور خالی مانده. توی شب میشوند تله آدم و حیوان. اگر خوب دقت نکنی ممکن است بیفتی توی یکی از همین گودالها. اگر هم جاییت بشکند و کسی دور و برت نباشد کارت تمام است. نترس؛ این چیزها را نمیگویم تا بترسی. اینجا بیابان است. تهران که نیست. اگر هوای این جور چیزها را نداشته باشی دوام نداری. این دور و برها گاهی کفتار پیدا میشود. از کجا میآیندش را دقیقا نمیدانم. شاید بوی غدا میکشاندشان اینجا. شاید هم بوی آدم. بعضی سالها قحطی بدی است. آدمش چیزی گیر نمیآورد بخورد چه برسد به حیوان. چرا میخندی؟ فکر میکنی دری وری میگویم؟ من تمام این بیابان را دکل کاشته ام. از غرب به شرق. همه جای این بیابان را از حفظم. حواست به آن گودال باشد . گفتم باید حواست را جمع کنی. پس برای تو هم تعریف کردهاند. کجاهایش را گفتهاند؟ نه. این چیزها نیست. یعنی اصلا مادرزادی نیست. هرکسی چیزی از خودش در میآورد و میگوید. باور نکن. قضیه دستکش پوشیدنم هم چیز دیگری است. تا به کمپ برسیم برایت تعریف میکنم. چه گفتی؟ نفهمیدم؟ حواست باشد از من عقب نمانی. نه. گفتم که؛ مادر زادی نیست. باور نمیکنی؟ از چند سال پیش پنجه دست راستم شروع کرد به بزرگ شدن. این یکی را برایت نگفته بودند نه؟ خب… دلیل دارد. تو سومین نفری هستی که میشنوی. آن دو نفر دیگر از اینجا رفتند. بعد از آنها برای کسی تعریف نکردم. برای همین دستکش میپوشم. این طوری احساس بهتری دارم. چه چیزهایی میگویی. بله که ممکن است. تا به حال دور و برت را خوب نگاه کردهای؟ این همه چیز غیر ممکن دور و بر آدم اتفاق میافتد و خود آدم خبر ندارد. این همه آدم از مرضهای جور واجور میمیرند. فکر میکنی همه مرضها را کشف کردهاند؟ من یکی را میشناختم که روی شکمش برآمدگیای بیرون زده بود شکل کف پای بچه. توی سه سال پای این بچه آنقدر بزرگ شد که تمام شکمش را گرفت. همه چیزش هم واضح واضح بود. انگشتها و فرو رفتگی کف پا. بعد انگار که بچه پایش را رو به جلو فشار داده باشد پوست شکمش شروع کرد به کش آمدن. بدبخت از زور درد جیغ میکشید. همچین چیزی تا به حال شنیده بودی؟ باور نمیکنی؟ میگویم خودم دیدم. صد کیلومتری شرق اینجا روستایی هست به اسم بوستانو. اگر خواستی میتوانی بروی آنجا پرس و جو کنی. از آن ور نرو. شنش روان است. گیر میکنی. خب… بعضی چیزها را آدم نمیتواند بفهمد. آخرش؟ آخر چی؟ آها. شکمش پاره شد. پوست شکمش آنقدر کش آمد که ترک برداشت. نه! دکتر نمیرفت. برای مرضهایی مثل این پیش دکتر نمیروند. میگویند آدمیزاد باید مرض آدمیزاد بگیرد. این جور چیزها را دکتر نمیبرند. میگویند مرض آدمیزاد نیست. من چه میدانم! آنها میگویند. میگویند مرض حیوان است. نپرس. نمیدانم. اینها را گفتم تا بدانی گاهی دور و بر آدم از این جور چیزها هم پیدا میشود. پنجه دست من هم حتما یک چیزی است شبیه همین. خود به خود شروع کرد به بزرگ شدن. ولش کن حالا. از خودت بگو. آن خار را از روی شلوارت بکن. برود توی پوستت تا چند روز ورم میکند. زهر دارد. اصلا مگر مجبوری از آن ور میروی؟ تحمل این بیابان باید برایت سخت باشد، نه؟ سخت تر از بقیه. کردی دیگر؟ کردستان؟ میدانم. گفته بودی. از کوهستان آمدیای توی بیابان. باید سختت باشد. مال کجای کردستانای؟ جای قشنگی است. رفتهام. کوههای سنگی بلندی دارد. زمستانهایش ولی پدر آدم را در میآورد. دانشگاهت کجا بود؟ نرفتهام . آن طرفها نرفتهام. قوری قلعه رفتهای؟ نرفتهای پس. چه کردی هستی تو؟ من یک سال آنجا بودم. خیلی وقت پیش. باید یک خط 63 از روی کوه رد میکردیم. مردم جالبی دارد. عقاید جالبتری هم دارند. ازرسم و رسوماتشان چیزی شنیدهای؟ نه! از این جور چیزها نه. مثلا مراسم زن گرفتنشان. نشنیدی نه. خندهدار است. خیلی خندهدار است. داماد میرود روی پشت بام و برای مردم از آن بالا میوه پرت میکند پایین. معمولا چند نفری زخمی میشوند. عقاید عجیبی هم دارند. مثلا؟ مثلا فکر میکنند هر کس توی یک روز مشخص از سال روح کسی را میبیند که خیلی به او نزدیک بوده. کسی که حالا مرده. یا اینکه اگر کسی چیزی بخورد که قبلش حیوانی از آن خورده باشد مرض حیوان میگیرد. بسته به اینکه آن حیوان چه خصلتی داشته باشد همان خصلت را میگیرد. از این جور خرافات دیگر. نشنیده بودی؟ عجب کردی هستی تو! بله. حرفت را قبول دارم. خرافات است دیگر. ولی مردم نازنینی هستند. حواست به آن پشته خار باشد. بعید نیست یکی از همان گودالها آن ورش باشد. حرف گوش نمیدهی. فقط کار خودت را میکنی. کی؟ تو مهندس اصولی را از کجا میشناسی؟ آدم عجیبی بود. خارج درس خوانده بود. یک جایی توی انگلیس. همسن من بود شاید. هیکلی هم بود. قد بلند، شانههای پهن و سبیل کلفتش یک جورهایی ترس میانداخت توی دل آدم. میخواهی چه بدانی؟ چه شد که یکدفعه یاد اصولی افتادی؟ میگفت قبل از انقلاب رفته انگلیس و چند سالی همانجا مانده. این چیزها را برایت تعریف کردهاند؟ نه؟ جالب است کسی برایت نگفته. آخر همه میدانستند. این خار را میبینی. ریشههایش پر آب است. ولی خب… کندنش سخت است. چاقو میخواهد. آخرش؟ آخر چی؟ تو چه شنیدهای؟ خب… من هم همینها را شنیدهام. اینکه اصولی خودش را گم و گور کرد و از این جور چیزها. میدانستی این گودالهای اشتباهی تقصیر او بود؟ مسیر خط را سرخود تغییر داده بود. فکر میکرد از این طرف برود طول خط کمتر میشود. هر چقدر هم نقشه بردارها داد و هوار راه انداختند به خرجش نرفت. آخرش هم شرکت فهمید و عذرش را خواست. همه چیز به هم ریخته بود. او هم نمیخواست قبول کند. واقعا امانم را بریده. پنجه دستم را میگویم. درد دارد. همه جایش درد میکند. ناخنهایم هم که کج درآمدهاند و رفتهاند توی گوشت انگشتها. مثل چاقو گوشت دستم را پاره میکنند. چرا میخندی؟ جدی میگویم. خب نمیخواست قبول کند دیگر. شرکت کار را تعطیل کرده بود تا سرمهندس جدید بفرستد. توی تهران خودشان هم با خودشان دعوا داشتند. کسی قبول نمیکرد جای اصولی را بگیرد. مهندسها و کارگرها یکی دوهفتهای رفتند ولایت خودشان. چه میدانم دیگر. هر کس جایی رفت. فقط من مانده بودم و او. این را هم برایت نگفته بوند، نه؟ یک روز صبح به من گفت بلند شو برویم مسیر خط را بازبینی کنیم. میخواست ثابت کند حرفش درست است. یک دنده بود. خیلی هم. ماشین را روشن کرد و زدیم به بیابان. از کنار گودالها میرفت و چشمش به کیلومتر شمار ماشین بود. فکرش را بکن، هر دویست متر یک گودال. همین طور به ردیف. مثل مار پیچیدهاند توی این بیابان. مسیر دقیقشان را هم که نمیشد حدس زد. یعنی من نمیتوانستم. فقط خود اصولی میدانست. فرمان را دودستی چسبیده بود و همین طور گاز میداد. تا این که از توی کاپوت ماشین دود بیرون زد. بعد هم ماشین سر جایش ماند و دیگر تکان نخورد. سه چهار ساعتی که با ماشین ور رفت با لگد افتاد به جانش. به زمین و زمان فحش میداد. بعد هم گفت ماشین را همینجا ول میکنیم و خودمان با پای پیاده بر میگردیم. به اصولی گفتم اگر الان برگردیم به شب میخوریم. ممکن است راه را گم کنیم. ولی به خرجش نمیرفت. گفتم که، یکدنده بود. درد پنجهام بدتر شده. مسکنی چیزی نداری؟ انگار چاقو فرو رفته باشد توی دستم. چی؟ خب به شب هم خوردیم. اصولی به نفس نفس افتاده بود. کم آورده بود. اصلا فکر نمیکردم این قدر زود کم بیاورد. گفتم که، خیلی هیکلی بود. این چیزها را نمیدانستی، نه؟ خب دلیل دارد. آن دو نفری هم که میدانستند دیگر اینجا نیستند. میخواهی جایی بنشینیم استراحت کنیم؟ بد جوری نفس نفس میزنی. کمی دیگر هم تحمل کنی، تمام است. بعدش؟ بعدش هر دوتایمان افتادیم توی یکی از همین گودالها. پای هردوتایمان شکست. وضع اصولی خیلی بد بود. خیلی بدتر از من. استخوان زانویش از توی گوشت زده بود بیرون. یادم نیست اشتباه کداممان بود. اصولی جلو راه میرفت یا من. اصلا یادم نمانده. فقط یادم مانده که هردوتایمان توی یکی از همین گودالها بودیم. اصولی از درد جیغ میکشید. حواست به روبه رویت باشد. هیچ بعید نیست که باز هم همان بلا سرمان بیاید. میدانی، گاهی به فکر آن کف پایی میافتم که روی شکم آن مرد دیدم. بعضی شبها میآید توی خوابم. انگار روی شکم خودم باشد، همین طور بزرگ و بزرگ تر شود. گاهی هم انگشت شستش را تکانی میدهد. مسخره است. نه؟ انگشت شستش را توی شکم من تکان میدهد. میدانستی آنهایی که مرض حیوان دارند خودشان هم شکل همان حیوانی میشوند که مریضشان کرده؟ نشنیدم. دوباره بگو. ربط دارد. به اصولی ربط دارد. تو به این چیزها اعتقادی نداری. نمیدانم. شاید خرافات باشد. ولی من به این جور چیزها اعتقاد دارم. بد وضعی داشتیم. خیلی بد. اصولی آنقدر ناله کرد که از حال رفت. تا نیمه شب فقط ناله میکرد. بعد هم از هوش رفت. نزدیکیهای صبح بود که به هوش آمد. دور و برش را نگاه کرد وآب خواست. گفتم تا فردا باید صبر کنیم شاید یکی بیاید کمکمان. با یک دست پای شکستهاش را بلند کرد و از روی زمین بلند شد. میخواست از توی گودال بیرون بیاید. فکرش را بکن! با آن پای شکستهاش میخواست از توی آن گودال سه متری بیرون بیاید. پنجهاش را فرو میکرد توی دیواره گودال و خودش را بالا میکشید. کمی که بالا میرفت پهن میشد روی زمین. با این حرفها که خستهات نمیکنم؟ اگر دوست نداری بشنوی… فکر کنم چهار پنج باری سعی خودش را کرد. هر چقدر بهش گفتم که بیخیال این مسخره بازیها شود به خرجش نرفت. همان بار چهارم یا پنجم بود که سرش شکست. یعنی با پیشانی افتاد روی یکی از سنگهای کف گودال. لباسم را از تنم درآوردم و روی پیشانیش بستم. بی هوش بی هوش بود. میخواهی کمی همینجا استراحت کنیم؟ گفتم که، چیزی نمانده ولی اگر بخواهی … خب… فردایش وضعمان خیلی خراب شد. روز کویر است دیگر. توی آن گودال آفتاب بالای سرمان بود. برای اصولی که جانی نمانده بود ولی من تا آنجایی که نفس داشتم داد میزدم. گفتم شاید کسی بشنود. تو به جای من بودی چه کار میکردی؟ نور چراغ قوه را بینداز این طرف. حواست به راه باشد. نگفتی؟ چه کار میکردی؟ خب، تا سه روز آنجا ماندیم. فکر میکردم مرده ام. از اصولی صدایی در نمیآمد. فقط هر دو سه ساعت یک بار تشنج میگرفت و بدنش میلرزید. پایش هم سیاه سیاه بود. شب که شد چیز سیاهی آمد و ایستاد روی لبهی گودال. صدایی از خودش در میآورد مثل زوزه. آرام و کشدار. همین طور دور لبهی گودال میچرخید. سرش را پایین میگرفت و ما را نگاه میکرد. بعد هم خرناسهای میکشید و پوزهاش را میمالید روی خاک. یادم نمیآید که داد زدم یا نه. فقط یادم میآید که آن چیز سیاه جست زد توی گودال. خیلی فرز و تند. انگار وزنی نداشت. وقتی صورتم را بو میکشید پوزهاش را دیدم. مثل کفتار بود. پوزه کشیده و درازی داشت با پاهایی لاغر. بوی عجیبی هم میداد. یک جور بوی ترشیدگی. مثل بوی ماست فاسدی که چند روز توی هوای آزاد مانده باشد. کمی دور و بر من چرخید و همه جا را بو کشید. بعد رفت طرف اصولی. فکر کنم آن موقع بی هوش بی هوش بود. اصلا تکان نمیخورد. حیوان پوزهاش را چند بار زیر چانه اصولی کوبید. بعد سرش را برد جلو و خرخرهاش را چسبید. پنجه راستش را گذاشت روی سینه اصولی و گردنش را محکم به چپ و راست تکان داد. پنجه بزرگی داشت. از پنجه یک کفتار بزرگتر. خیلی بزرگتر. بعدش را یادم نیست. شاید از هوش رفته بودم. نمیدانم. یادم میآید وقتی به هوش آمدم حیوان را دیدم که نشسته بود گوشه گودال و دستهای لاغرش را لیس میزد. بعد چشمم افتاد به گلوی اصولی. سرتاپایش خونی بود. بوی عجیبی هم میداد. مثل بوی لباس کثیفی که خیس شده باشد. حیوان گاهی به من نگاه میکرد و گاهی هم به گلوی پاره شده اصولی. بعد هم شروع کرد بین من و اصولی راه رفتن. جلو که میآمد موهای خیس دور پوزهاش را میدیدم که توی هم کلاف شدهاند. آرام خیسی پوزهاش را روی صورتم میمالید. باورت میشود؟ پوزهاش را روی صورت و لبهایم میمالید. آخرش آنقدر رفت و آمد تا منظورش را فهمیدم. فهمیدم چه میخواهد. میخواست من هم گلوی اصولی را بچسبم. قبول کردنش سخت است ولی مطمئنم همین را میخواست. فهمیده بود اگر تشنه بمانم کارم تمام است. نمیدانم، شاید هم میخواست زنده نگه هم دارد برای فردا شبش. این جور چیزها را هیچ وقت نمیشود به کسی ثابت کرد. اصلا نمیشود. به هر جان کندنی بود خودم را رساندم کنار اصولی. بعد هم گلویش را چسبیدم. خونش هنوز گرم بود. مثل آب ولرم. صدایی هم از حنجرهاش بیرون میآمد مثل خر خر حیوان. آهسته و ملایم. کارم که تمام شد تکیه دادم به دیوارهی گودال. بعد حیوان جلو آمد و لبهایم را بو کرد. باورت میشود؟ خون روی لبهایم را بو کرد. چند بار توی گودال به چپ و راست رفت و دستهایش را روی موهای پوزهاش کشید. بعد خیز برداشت و از آنجا پرید بیرون. سه متر خیز برداشت و پرید بیرون. سه متر. به همین خاطر هم فکر نمیکنم آن جانور کفتار باشد. به آن دو نفر دیگر هم همین را گفتم. میدانی چه کار کردند؟ فرار کردند. مسخره است. از دست من فرار کردند. فردایش گلوی اصولی خشکیده بود. هر چه مک میزدم چیزی بیرون نمیآمد. کجا میروی؟ چرا عقب عقب میروی؟ آخرش میافتی توی یکی از این گودالها. بیا اینجا. آخرش را میخواهی بدانی؟ روز بعدش پیدایمان کردند. هردوتایمان را. همه از این تعجب کرده بودند چرا آن حیوان گلوی من را پاره نکرده. هرکسی چیزی از خودش درمیآورد و تحویل بقیه میداد. قرار شد برای اینکه کسی نترسد بگویند اصولی سرخود گذاشته و رفته. خودش را گم و گور کرده. چقدر سوال میپرسی. گفتم که … فرار کردند. روز بعدش توی یکی از همین گودالها پیدایشان کردند. شرکت به همه گفت که کار کفتارها بوده. من هم چیزی نگفتم. کاری نمیشد کرد. این طوری به من نگاه نکن. تقصیر من نیست. چرا فاصله گرفتی؟ بیا اینجا. نزدیکتر. راستی نگفتی چرا شرکت با تو چپ افتاده؟ تعریف کن. چه طور شد که افتادی توی این بیابان؟ حواست به آن پشتههای خار باشد. شاید گودالی چیزی آن طرفش باشد. آرامتر. آرامتر. همینجا خوب است. همینجا کنار این بتهها. کمی بنشین و برایم تعریف کن. از خودت برایم تعریف کن. |
||
Peyman Esmaili
Doğum yeri ve Tarihi: Tahran, 1977
Elektrik mühendisi.
Eserleri: Pardösünün Ceplerine Bak (2005)
Kar ve Bulut Senfonisi (2008)


