Home revue || dergi || review écrit Keman

Keman

34
0

Anneniz, 1916 yılında daha on yaşında bir çocuk iken, Sakız Adası’ndaki Fransız Koleji’nde okuyordu. Çünkü anneanneniz adı geçen okulun mutfağında güzel yemekler pişiren bir aşçıydı. Mutfak Denetçisi Öğretmen Madam Beatris bir gün Fatma Hanım’a dedi ki:

“Madam Fatma! Biliyorum ki çok güzel ve akıllı bir kızınız var. Neden onun bizim okulda eğitim almasını engelliyorsunuz?”

Fatma Hanım gür siyah saçlarını örten beyaz yemeniyi elleriyle yoklayıp biraz daha yukarıya çekti:

“Okuldaki kızların hepsi Hıristiyan!” dedi. “Bilmem ki, bir Müslüman çocuğu alırlar mı buraya?”

Madam Beatris:

“Madam Fatma!” dedi. “Çocukların dini olmaz, nasıl eğitirsen öyle seçerler yaşamı!”

“Anlamadım!” dedi Fatma Hanım.

Leyla, yani gelecekte anneniz olacak olan küçük güzel kız, iki gün sonra okula başladı. Önceleri gizli gizli gider tuvaletlerin arkasındaki koyu karanlığın içinde ağlardı. Günlerdir küçük kızı izleyen Madam Beatris bir gün kolundan tutup onu aydınlığa çıkardı:

“Neyin var Leyla?” diye sordu. “Sevmiyor musun okulu?”

“Seviyorum!” dedi Leyla. “Lakin söylenenlerin çoğunu anlayamıyorum!”

“Acele etme!” dedi Öğretmen Hanım. “Ben de sizin dilinizi tam bilmiyorum ama bu seni sevmeme engel olmuyor!”

“Ben de sizi seviyorum!” dedi Leyla ve Madam Beatris annenizi beyaz eteklerinin arasına alarak sarıp sarmaladı. Madam’ın etekleri mis gibi sabun kokuyordu!

Bir gün Madam Beatris, mutfakta karnıyarık içi hazırlamakta olan Fatma Hanım’ın yanına sokuldu:

“Fatma Hanım!” dedi, “ ne güzel koku bu böyle?”

“Kıyma, soğan, domates ve maydanoz!” dedi Fatma Hanım.

“Zeytinyağını unuttunuz!” dedi Madam Beatris.

Fatma Hanım güldü. Bir gün gelecek, sizin anneanneniz olacağını nasıl bilebilirdi?

Sonra Madam dedi ki:

“Fatma Hanım! Leyla okula alıştı, Fransızcayı da bayağı geliştirdi. Geçen gün izledim, hem müzikten hoşlanıyor, hem de parmakları uzun!”

Fatma Hanım telaşlandı:

“Bir hata mı yaptı?” diye sordu.

Madam Beatris güldü:

“Yok, yok!” dedi. “Anlatamadım galiba. Ben diyorum ki, bu çocuk mutlaka bir  enstrüman çalmalı!”

 

“Kanun!” dedi Fatma Hanım. “Rahmetli babası çok iyi kanun çalardı!”

“Ben Leyla’nın bir batı müziği enstrümanı çalmasını isterim!” dedi Madam. “Örneğin piyano, ya da keman!”

Fatma Hanım’ın küçücük evine piyano zor sığardı.

“O zaman keman olsun!” dediler. “Keman her kapıdan girer!”

Anneniz Leyla, belki çok ünlü bir piyanist olacaktı ama sırf bu yüzden Madam Beatris küçük bir keman aldı ona.

Bir Müslüman kızı, üstelik annesi de okulun mutfağında çalışıyor. Ne Türkçeyi tam biliyor, ne Rumcayı, ne de Fransızcayı. Küçük yaşına karşın ne güzel keman çalıyor?

“Yeteneğin milliyeti olmaz!” diyor Müzik Öğretmeni Mösyö Pier!

Anneniz, keman çalmada gösterdiği başarının sevincini yaşarken, anneanneniz Fatma Hanım dibi tutmasın diye sürekli karıştırdığı sebze çorbasının başında kara kara düşünüyordu. Ne oluyordu? Anadolu’dan Sakız Adası’na akın eden bu kişiler de kimdi? Özellikle adına ‘Çerkezler!’ dedikleri bir grup vardı ki, Müslüman mahallelerinde terör gösterileri yapıyorlardı.

O gün Leyla on dört yaşına basıyordu ve ilk resitali için harıl harıl prova yapıyor, Fatma Hanım’ın bin bir zorluklarla aldığı ve hâlâ ödemeye çalıştığı kemanını elinden düşürmüyordu. Geldi çattı konser günü. Leyla sahneye çıkacak üçüncü sanatçıydı. Birinci; Tüccar Aleksi Zaharidis’in kızı Katerina, o siyah canavarın önüne oturup piyanoyu çalmaya başladığında, tıklım tıklım dolu olan salondan tıs çıkmaz olmuştu. Yahudi Salamon Efendi’nin kızı Roza gitar çaldı. Sıra Leyla’ya gelmişti. Sahneye çıkan merdivenleri tırmanırken ayakları tir tir titriyor, düşmemek için duvarlara tutunuyordu. Durabilir miydiniz? Annenizin koluna girip ona destek olmaya çalıştınız. Hatta:

“Anne!” dediniz. “Hiç korkun olmasın, çok güzel çalacaksın!”

Anneniz kısık bir sesle:

“Eksik olma çocuğum!” dedi. “Sen yanımda ol, bu bana yeter!”

Resital boyunca annenizin yanından ayrılmadınız. Hatta nota sayfalarını bile siz çevirdiniz. Sayfaların birbiri ardına açılıp kapanması izleyenlerin dikkatini çekmedi. Oysa küçük beyaz elinizi görebilirdi meraklı bir göz. Konser bittiğinde öyle bir alkış koptu ki, anneniz ağladı, siz şaşkın bakışlarla onu izlediniz. Oysa her zaman tersi olmaz mıydı? Çocuklar ağlar, anneler onları susturmaya çalışmazlar mıydı? Besbelli henüz doğmayı başaramamış çocuklar, ağlamayı da beceremiyorlardı!

 

(Günlerdir 1918 yılında Sakız Adası’nda anneme alınan ikinci kemanın adını bulmaya çalışıyorum. Gidip Çeşme Mezarlığı’ndaki kabrinin başında kendisine sordum, hemen anımsadı:

“Straus!”  O yıllarda el yapımı ve ender bulunur, çok pahalı bir kemanmış!

“Evet!” diyor annem. “Straus! Kemana ödediğimiz paranın yarısını Madam Beatris vermişti. Öteki yarısını da annem buldu, buluşturdu, aldık!”)

 

***

Sabahtı! Belki de akşamüzeri! Zaman kendinden utanıyordu! Fatma Hanım ve dört çocuğu, Sakız Adası’nın güneyindeki kuytu bir limanda, onları Çeşme’ye götürecek yelkenliye binmek üzereydiler. Madam Beatris koşarak yanlarına geldi. Uzun boylu, zayıf ve beyaz tenli bir kadın olan Madam’ın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Nefes nefese Fatma Hanım’ın koluna yapışarak:

“Çok rica ediyorum Fatma Hanım!” dedi. “Hatta size yalvarıyorum; Leyla gibi dünyaya ender gelen bir yeteneği yuvasından ayıramazsınız. Bu çocuk gelecekte bir virtüöz olacak!”

Fatma Hanım, biraz da alınmış gibi:

“Madam!” dedi. “Leyla’nın asıl yuvası, benim kollarımdır! Ben neredeysem Leyla da orada olmak zorundadır!”

“Rica ediyorum Fatma Hanım!” dedi yeniden Madam. “Bırakın Leyla benim yanımda kalsın. Öz kızımdan ayırmayacağım onu. Dünya çapında bir keman ustası olmasını sağlayacağım!”

İki kadın, iki kadın yüreği, Madam Beatris ile Fatma Hanım, Leyla’nın ne diyeceğini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Leyla başını kaldırmadan, gözleri doğup büyüdüğü Sakız Adası’nın beyaz topraklarında:

“Annemle gideceğim!” dedi.

Madam Beatris yelkenlinin kıyıdan uzaklaşmasını beklemeden geriye döndü, sert ve aceleci adımlarla  Ada’nın dar sokaklarında kayboldu!

 

***

 

Çeşme, 1922! Eylül ayının son günlerinde Sakız Adası’ndan bir yelkenliyle geldi anneniz Anadolu’ya. Çeşme Limanı’na giriş çıkışların yasaklanması üzerine yelkenli Çiftlik Köy’e yakın bir kıyıya yanaştı. Kayıkta kim varsa getirebildikleri eşyaları ellerinde şaşkın şaşkın bakışırlarken, anneniz siyah kutusu içindeki kemanını tıpkı çocuğu gibi kucağında sıkı sıkı tutup yüreğine bastırıyordu.

Bir akşam, anneanneniz Sakızlı Terzi Fatma Hanım’ın yolunu kesti bir subay. Oysa zayıf, kara kuru kadın bütün gün tarlada çalışmış, kan ter içinde kalarak o akşam çocuklarına ne pişirip yedireceğini düşünüyordu.

“Buyurun!” dedi Fatma Hanım.

“Siz her gün tarlaya, bağa gidiyorsunuz!”

“Gidiyoruz!”

“Evde keman çalan birisi var!”

“Kızım!” dedi Fatma Hanım. “ Büyük kızım. O biraz hasta da ondan evde kalıyor!”

“Verem mi?”

“Değil! Neden verem olsun?”

“Verem olanlar çalar kemanı!”

“Ben keman çalanlar verem olur biliyordum!”

Başka bir gün Fatma Hanım’ın yolunu Giritli Sadık Ağa kesti:

“Kimdir bire Fatma Hanım?” diye sordu. “ Sizin evde bütün gün gıy gıy keman çalar?”

“Leyla!” dedi Fatma Hanım. “Biz Sakız’da iken Fransız Mektebi’ne gidiyordu. Orada öğrettiler!”

“Ben aç ayı oynamaz bilirdim!” dedi adam. “Meğer, aç çocuklar keman mı çalar?”

Fatma Hanım’ın dilinin ucuna kadar geldi ama söyleyemedi. Anneannenizin deyemediğini siz Sadık Ağa’ya söylediniz. Adam dört yanına bakınıp sizi aradı. Göremeyince anneannenize çıkıştı:

“Torununa mukayyet ol Fatma Hanım. Daha dünyaya gelmeden bu lafları ederse, geldiğinde vay halimize!”

Anneanneniz güldü:

“Yazar olacakmış!” dedi. “Belki politikacı bile olur!”

Sadık Ağa yarısı Türkçe, yarısı Rumca bir şeyler geveledi ve çekip gitti.

 

***

 

Anneniz sonra Kıbrıslı bir adamla evlendi: Babanızla! Babanız keyifli anlarında:

“İndim havuz başına, bir kız çıktı karşıma!” dizeleriyle başlayan bir türkü mırıldanır, anneniz:

“Bu ilkel adamla neden evlendim?” diye kendi kendine sorardı. Babanıza inat, kemanını siyah kefeninden çıkarıp Vivaldi’nin Mevsimler konçertosunun bir bölümünü seslendirirdi. Karaburunlular annenizin çaldığı yapıttan bir şey anlamazlardı ama babanız bıyık altından gülümser:

“Bizim hatunun yine batılı damarı kabardı!” diye düşünürdü.

Bir erkek ile bir kadının aynı yatağı paylaşmaları, birbirlerine duydukları muhabbetten çok, bir yaşam zorunluluğudur! Bunun en elle tutulur gözle görünür örneği annenizle babanızdı ve sizi dünyaya getirdiler!

(Annenizin başına bağladığı kırmızı kurdele, gelenlere dağıtılan loğusa şerbeti, İmam Şerafettin Efendi’nin kulağınıza üflediği isim: ‘Ey çocuk, senin adını ananın babanın rızasını alarak Falan Filan  koyuyorum!’)

Siz dünyaya geldiniz, babanız annenizden ayrı yatmaya başladı. Bazı geceler annenizin soluk alışlarındaki hızın arttığını sezinleyerek uyandığınızda bakardınız ki yatakta davetli bir konuk var: Babanız! Annenizin soluk alışları normal düzenine eriştiğinde misafir kendi odasına çekilirdi.

‘Misafir!’ bir akşam eve geldiğinde:

“Yarın gece ya ışık yakmayacağız,  ya da pencerelerimizi siyah perdelerle örteceğiz!” dedi.

“Neden?”

“Çünkü biz 1942 yılındayız ve 2. Dünya Savaşı’nın ateşi üzerimize düşmek üzere!”

Anneniz öfkelendi:

“Nedir benim bu savaşlardan çektiğim?” diye bağırdı. “Bir keman virtüözü olmamı engellediler, şimdi de anneliğime mi göz dikiyorlar?”

Annenizin genç kızlığında bin bir göz nuruyla işlediği beyaz delik işi pencere perdeleri, bir saat içinde karaya boyandı. Çünkü Karaburun’un tek manifaturacısı Murat Naci’nin dükkanında bir metre siyah bez kalmamıştı. Genç kadın bir yandan ağlıyor, öte yandan size sesleniyordu:

“Gel, sen batır perdeleri boyaya. Benim elim varmıyor!”

Tıpkı bir çocuk oyunu oynar gibi perdeleri bir bir siyah suyun içine bastırıyor ve belki de bir türkü mırıldanıyordunuz içinizden.

Ertesi akşam Karaburun göklerinde uğuldayan uçak sesleri üzerine, bir hafta önce bahçenize kazdırdığınız sığınağa koşuyordunuz. Herkes yanına en değerli eşyalarını almıştı. Babanız, üzerindeki ay yıldızı sık sık bir parlatıcıyla sildiği şapkasını, kız kardeşiniz Cavidan bez bebeğini, siz geçen yaz alınan ve giymelere kıyamadığınız için küçülen beyaz ayakkabılarınızı, anneniz Sakızlı Leyla Hicran Hanım ise kucağında sıkı sıkı tuttuğu sevgili kemanı, sığınağa koşuyordunuz!

Annenizi çok severdiniz ama arada sırada, hatta sık sık, size verdiği keman resitalleri sırasında uyukluyorsunuz diye yayı kafanıza yerdiniz. Bir keman yayının ağırlığından ne olacak? Siz yine de ağrımış gibi başınızı ovuştururdunuz. Sevgi dolu, ince kadın, anneniz tutar kırmızı saçlarınızda dudaklarını gezdirirdi.

“Özür dilerim çocuğum! Hiç canının yanmasını ister miyim? İstem dışı oldu, ne yaptığımı bilemedim. Sen de dinliyormuş gibi yapıp beni aldatamaz mısın?”

Annenizin tek ve gönülden dinleyicisi Nusret Abla’ydı. Gün geçmez, gelir:

“Leyla Abla! Hadi keman çalalım!” derdi.

Nusret Abla daha on yedi yaşında çok güzel ve cıvıl cıvıl bir genç kız iken bağırsak tıkanması dedikleri bir hastalıktan ölünce, anneniz kemanını siyah kutusunun içine kapatarak bir daha açmadı.

“Anne, neden keman çalmıyorsun?” diye sorduğunuzda:

“Keman öldü!” diyordu. “ Nusret’le birlikte, o da öldü!”

Babanız özellikle birkaç bardak şarap içtikten sonra yine türkü söylemeye başlardı:

“İndim havuz başına, bir kız çıktı karşıma!”

Babanızın türkü yoluyla da olsa getirdiği kızları anneniz evden kovar, önüne çıkan bütün havuzları kuruturdu.

 

***

 

Sonra yıllar geçti, ben büyüdüm! Tam yirmi dört ay askerlik yaptım. Evlendiğim gün, daha damat giysilerimi bile çıkarmamıştım üzerimden, yatak odasından bir çığlık geldi. Koştum! Sevgilim tir tir titriyor, eliyle yatağı gösteriyordu. Pembe yatak örtüsünün üzerinde Straus marka bir keman boylu boyunca yatıyor, gövdesinin koyu parlaklığı içinden bir çocuk:

“ Baba!” diye sesleniyordu. . “ Hadi baba, beni dünyaya getir baba!”

Bu dürtüye can mı dayanır? Çocuğumu dünyaya getirdim!

Siz de getirdiniz.

Çocuğunuz durur mu? Sizin çocuğunuz, çocuğunuzun çocuğu, çocuğunuzun çocuğunun çocuğu ve onun çocuğu!

Şimdi öyküyü bitiren iki soruya geldi sıra:

“ Bu kemanı çalan kim?”

“ Havuz başındaki kızları kim bir bardak şarapla içiyor?”