Trenden inince, gözümdeki bağı çözdüler! Günlerdir görmemi engelleyen gözbağı yere düştü, ezdim onu ve yürüdüm! Davranışım, yürümeden çok sendelemeye benziyordu. Sürekli yalpalıyor, düşmemek için beyaz duvarlara tutunuyordum. Parmaklarım kaba sıva üzerine vurulmuş kirecin pütürlerine takılıyor, her çıkıntı belleğime yüksek dağlar izlenimiyle kodlanıyordu!
Böyle yürüyemezdim! Nereye gidiyor olursam olayım, acelem var mı, bekleniyor muyum bilmesem de, böyle yürüyemezdim! Yolum tuzaklarla doluydu. Tanımadığım yollara alışkın değildim. Her köşeden bir köpek, her evden bir denizkızı üzerime atlayacakmış gibi gelirdi bana!
Duvarın kıyısına çöküp, sırtımı dayadım. İnce gömleğimi delen pütürler, yıllardır güneş görmeyen derime batıyor, rutubetli bir serinlik gövdemin kapılarını zorluyordu. Bıraksam, zatürree yeniden konuğum olacaktı!
Çöktüğüm yerden sıçradım! Gözlerimi açtığımda, gördüklerime inanamadım! Serin duvarlarına yaslandığım ev, Karaburun’da çocukluğumu yaşadığım konaktı! Şu duvara, elime geçirdiğim kömür parçasıyla kaç kez tavşanlar çizmiştim!
«Ay!» diye bağırırdı annem. «Yine berbat etmiş duvarı!»
Babam durur mu?
«Besbelli ressam olacak bu çocuk!»
«Bırak Allah aşkına!» derdi annem. Bir elinde fırça, ötekinde kireç kovası arkamdan koşar, ben çizdikçe tavşanlarımı beyaza boyardı. Telaşımdan olacak elimdeki kömür yere düşer, her tarafa yeni tavşanlar çizerdi!
«Dünyayı tavşanlarla dolduruyor!» derdi teyzem. «Başka hayvan çizemez mi? Tavşan etinden hiç hoşlanmam. Sirke gibi ekşi olur!»
Tepeye çıktığımda yorgunluktan olacak olduğum yere çöküp, başımı dizlerime yatırdım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Gözümü açtığımda büyük bir kentin ortasındaydım. Tüm evler çocukluğumun evleriydi. Her pencereden Kırmızı Saçlı Çocukluğum bakıyor:
«Amca, o tavşanlar kaç kuruş?» diye soruyordu.
Ben ne zaman tavşan satıcısı olmuştum? Çocukları, hatta çocukluğumu seviyor olmam, tavşan üretmemi zorunlu mu kılmıştı?
«Senden para almam!» dedim.
Sevinçle annesine koştu:
«Amca bana tavşan veriyor!»
Annem pencereye çıktığında, nereye kaçacağımı bilemedim!
«Hay Allah!» diyordu. «Ben seni bu tavşanlardan nasıl kurtaracağım?»
Başımı yukarıya kaldırmış, çocukluğumu ve annemi izliyordum.
«Bırak şu hayvanları da, içeriye gir!» diyordu annem. «Dediğimi yap! Seni yıkamalıyım!»
İçeriye girdiğimde üzerimdeki giysileri bir bir çıkardı:
«Pis çocuk!» diyerek arkamdan itti. «Çabuk banyoya!»
Çocukluğum şaşırmış bizi izliyordu. Çocuk işte!
«Ne bakıyorsun?» diyerek payladım onu. «Gel, yardım et. Hep böyle oluyor zaten, fermuarlarımı bir türlü çözemem. Geneleve gittiğimiz ilk günü anımsıyor musun? Şişman kadın yatağa uzanmış: ‘ Hadi kocacığım!’ diye inliyordu. ‘ Hadi küçük ve kırmızı saçlı sevgilim. Seni içime almak için sabırsızlanıyorum!’ Ne? Diye bağırmıştım, ne söylüyor bu kadın? Bu sıcak ve derin kuyu bizi olduğumuz gibi mi yutacak? Bir türlü yatağa gidemiyorduk da, sonunda kadın gelip bizi mavi yorganın üzerine atmıştı. Pantolonumuzu sıyırdıktan sonra: ‘ Ay, ne güzel şeymiş bu kırmızı şeytan!’ demişti. Doğrulup şeytana bakmıştık! Bir de uzanıp öpmesin mi onu? ‘ Isırır mı acaba?’ diye sormuştuk kendimize. ‘ Aptal! Protez dişleri komodinin üzerinde duruyor!’ O günden sonra nerede bir protez diş görsek hem kustururdu bizi, hem önümüzde bir kabarıklık oluşurdu. Evlendiğimiz gün eşimiz yatağın başucunda duran protez dişleri görünce basmıştı yaygarayı:
«Senin dişlerin takma mı?»
«Değil!»
«Kimin bu dişler?»
Bu dişler olmazsa, onunla birlikte olamayacağımızı nasıl söylerdik? İnanır mıydı? Yoksa:
«Sen delisin!» diyerek kaçar mıydı?
«Her erkeğin kadını tanıma öyküsü vardır. Benim tanıdığım ilk kadın protez diş kullanıyordu. O günden sonra beraber olduğum her kadında bunu aradım. Tersi durumda uyarılamıyordum!»
«Ay! Ne iğrenç bir saplantı!»
«Olabilir! İğrenç olduğunu ben de biliyorum ama başka türlü olmuyor!»
Elinden tutup kendimize çektik onu. Bize sokulurken, bardağın üzerine bir mendil örttü. Mendil yıllarca yastığımızın altında kaldı ve hemen hemen her gece bardağın üzerini örttü! Çocuklarımız mendil çocuklarıdır!
Soyaçekim bu olmalıydı! Çocuklarım da güzel resimler yapıyorlardı. Özellikle tavşan resimlerinde çok başarılıydılar. Karım ile annem birlik olmuş, beni suçluyorlar:
«Bizim çektiğimiz yetmedi mi?» diye söyleniyorlardı. «Bu çocukların eşlerine de mi çektireceksin? Elini çek çocuklardan, başka şeylere eğilim duysunlar!»
Tavşan resmi yapmayı çocuklara bıraktım! Her şeyi bıraktım onlara!
«Gidiyorum!» demedim.
«Gitme!» demeyeceklerdi!
Gemiye bindiğimde deniz çok dalgalıydı. Bütün gece fırtınayla boğuştuk! Sabah geceki tufandan eser kalmamış, saydam bir maviyi çizerek yol alıyorduk. Tam sırasıydı: Aradan uzun zaman geçmiş, elim durmuş da olsa, yavaş yavaş tavşanlarımı gemiye saldım!
Birinci ve sonuncu kaptanlar ufuk çizgisinin hesabıyla boğuştuklarında, görmediler. İkinci kaptan beni odasına çağırdı. Öfkeli, hatta telaşlıydı:
«Ne yaptığınızın ayrımında mısınız?» diye sordu. «Gemiyi batıracaksınız!»
«Anlamadım?»
«Çabuk bu tavşanları denize atın!»
Gemi, içine doldurduğum tavşanların ağırlığıyla yan yatmış, biraz da su alıyordu.
«Batıyoruz!» diye bağırdı üçüncü kaptan. «Boşaltın bu tavşanları!»
Tüm mürettebat bir bir denize attı tavşanlarımı. Deniz, deniz olmaktan çıkarak, yüzeyinde binlerce tavşanın yüzdüğü bir su birikintisi oldu. Birkaç onurlu tavşan, kendileri atladılar suya. Kaptanlar toplanmış, beni yargılıyorlardı. Kalemini kıran kaptan, verilen cezayı okudu: Hücrede, kağıtsız kalemsiz, hiçbir şeye verebileceğim yeni bir biçim olmadan oturacaktım.
Cezaların en ağırı, düşündüklerini uygulayamamanızdır! Kaptan durur mu?
«Varacağımız ilk limanda karaya atılacak!» dedi ve karar metninin bir örneğini ‘tebliğ mahiyetinde’ bana imzalattı.
Uzun bacaklarımı ikiye, üçe katladım. Yer mi giderek daralıyordu, ben mi genişliyordum? Çocuklarımı, karımı ve protez dişleri çok özlemiştim!
«Gidiyorum!» demedim. Desem beni bırakmazlardı. Kaptanlar kafa kafaya vermişler, yeteneklerimden nasıl yararlanacaklarını tartışıyorlardı.
«Canımızın çektiğini ürettirebiliriz!» diyorlardı.
«Özellikle uzun okyanus yolculuklarında!»
«Kutuplarda tavşan, Akdeniz’de keklik, Umut Burnu’nda sevinç!»
«Böylece iaşe derdinden de kurtulmuş oluruz!»
Yakışıklı ve elini önünden çekmeyen altıncı kaptan, bana ürettireceğini umduğu kadınlardan kadın beğeniyordu!
Tavşanlarımı peşime taktım ve Ege’nin pürüzsüz yüzünde yürümeğe başladım! Köpekbalıkları, balinalar bir şey diyecek olsalar, ağızlarına birer tavşan tıkıp susturuyordum!
***
Akşam olmuş, ayaz çıkmıştı! Üşüyünce uyanıp ayağa kalktım! Üzerinde uyuduğum Tepe de benimle ayaklandı. Artık şehre inebilir, evimin yolunu tutabilirdim. Issız, tenha ve çiçeklerle bezeli dağlardan içinde yaşamak zorunda olduğunuz şehrinize indiniz mi hiç? Ne dağlarda kalıyor, ne şehirde yapabiliyordum. Yola indiğimde arkama baktım, Tepe de durmuş bana bakıyordu.
«Peşimi bırak artık!» dedim. «Gören olursa dedikodu çıkarırlar!»
«Olsun!» dedi. «Bir Tepe, bir İnsan’a tutulamaz mı?»
Zor inandırabildim onu. Artık zorunluyum, söz verdim çünkü! Her hafta Tepe’ye çıkacağım.
Eve vardığımda karımı ve çocukları boşuna aradım! Zaten bu eve gelmemişlerdi. Olsun, gelmesinler! Artık benim kocaman bir Dağım vardı!
Telefon çaldı:
«Neredesin?» diye soruyordu. «Bütün gün seni aradım!»
«Biraz dolaştım!»
«Nereye gittin?»
«Dağlara!»
«Ne anlıyorsun şu dağlardan?» diye bağırdı. Hep bağırırdı, alışmıştım, söylediklerinden bir şey anlamazdım. Anlamadığımı anlardı! «Sanki karşımda bir duvar var!» derdi. «Sanki boşluğa anlatıyorum meramımı!»
«Ne oldu, beni neden aradın?»
«Sürpriz!» dedi. «Gel, seni yemeğe bekliyoruz!»
Gittim! Gitmek zorundaydım! Annem gitmemi istiyordu! Masaya oturdum. Sabırsızlıkla annemin gelmesini bekledim. Babam tam karşımda sessiz, var mı yok mu, bininci kez önündeki tabağın yerini değiştiriyordu. Her zaman sormuşumdur kendime:’ Babam evrende yer kaplıyor mu? Bir insan var iken, bu derece yok sayılır mı?’
Sonunda annem göründü. Büyük ve parlak bir tencereyi iki kulpundan tutmuş getiriyordu. Nihalenin üzerine koyar koymaz:
«Hadi, aç!» dedi.
Tutacakla kapağı kaldırdım. Tencerenin içinden fışkıran buhar gözlüklerimi işlevsiz kıldı. Neden sonra oturduğum yerden sıçradığımı ve avazım çıktığınca bağırdığımı anımsıyorum. Annem olsun, babam olsun davranışıma anlam veremiyorlar, şaşkın bakışlarla beni süzüyorlardı. Tencerenin içinde bir tavşan boylu boyunca yatıyordu!
Dediler ki:
«Sen seversin diye pişirdik!»
Dedim ki:
«Ben sever miyim?»
«Elbette! Çocukken, hani o deniz kasabasında gün geçmez getirirlerdi. Baban o sıralar savcıydı. Bütün gün oturur, köylülerin çatışmasını beklerdi. Tıpkı bugün yaptığım gibi pişirirdim. Sen öyle seviyorsun diye yapardım.
‘Anne, içine soğan koymadın mı?’ diye sorardın.
‘ Koydum!’
‘ Anne, karabiber?’
‘ Koydum!’
‘ Defneyaprağı, maydanoz, zeytinyağı?»
«Hepsi tamam! Balık çorbası başka nasıl pişirilir?»
«Balık çorbası mı?
«Evet, balık çorbası! İlhan Berk öğretmişti ya!»
«Tencerenin içindeki balık çorbası mı?»
«Elbette! Sen ne sandın?»
«Tavşan!»
Annem olanca sesiyle haykırdı:
«Sen ne diyorsun?» dedi. «Ben ne zaman tavşan pişirdim? Bırak yemeğini, canlısını bile göremem!»
Doğru! Tavşan annemin en korktuğu hayvandı. Babam yılanlardan çekinir, ben köpeklerden kaçardım. Yeniden sofraya döndüğümde, boğazıma bir düğüm oturdu. Ağzıma bir lokma atamıyordum. Annem durmadan ısrar ediyor, beni soru yağmuruna tutuyordu. Sessiz babam yıllar sonra konuştu:
«Sıkma çocuğu!» dedi. «Bu kadar üstüne varma. Balık çorbasını sever miydi bakalım?»
Annem bir bana bir babama ters ters bakarken, kalkıp tencerenin içine eğildim. Dibinde, maydanozların, defneyapraklarının üzerinde Kırmızı Saçlı Çocukluğum mışıl mışıl uyuyordu!


