«Yarın okula geleceğim, o kadın bile olamamış kadının, altından girip üstünden çıkacağım!» dedi.
«Anne!»
«Yedi yaşında bir çocuğa yapılacak davranış mı bu? O senin cinsel kimliğinle uğraşacağına kendine baksın. Otuz beş yaşına gelmiş, eli bir erkek eline değmemiş daha!»
«Anne!»
«Değmez elbette. Kadında albeni yok ki!»
«Albeni?»
«Erkekler yüzüne baktığında yırtıcı bir hayvan görüyor olmalılar. Kurt gibi, ayı gibi. Kadının yüzünde, kadınlığın ince, yumuşak yansıması yok!»
«İnce, yumuşak?»
Ertesi sabah annem kırmızı tafta elbisesini giydi. Uzun kollu giysinin kol ağızlarına altın iğneler taktı. Şimdiye kadar görmediğim koyulukta boyadı dudaklarını.
«Neden anne?»
«O kadına söyleyeceklerim bu yangın yerinden saçılıp tutuşturmalı onu!» diyordu.
Kırmızı dudakların tutuşturacağı sözcük yangınları!
Şefika Hanım (Öğretmenim) annemi ondan hiç beklemediğim bir konukseverlikle karşıladı. Okul kantininden getirttiği çay ve bisküvileri atıştırırlarken, annem kırmızı dudaklarındaki boyanın yarısını cebinden çıkardığı mendile sildi. Mendil de kırmızı ipekten yapıldığı için, Şefika Hanım silinen dudakların ayrımına varmadı. Sonra birdenbire, hatta pat diye anneme dedi ki:
«Leyla Hanım! Çocuğunuzun cinsiyeti yok!»
«Anlamadım?»
«Çocuğunuz ne erkek, ne de dişi!»
Leyla Hanım kırmızı dudaklarını sildiğine pişman oldu.
«Şefika Hanım!» diye bağırdı. «Siz yoksa bir cinsel kimlik uzmanı mısınız?»
«Uzman sayılmam ama konunun mağdurlarından birisi de benim!»
Annem şaşırdı! Bana dışarıya çıkmamı emrettiler, çıktım.
Şefika Hanım ile görüşmesi bittiğinde, annemin üzerindeki kırmızı elbise bile renk değiştirmiş, kahverengine dönüşmüştü. Annem kırmızı elbisesini savunuyor:
«Akşam oluyor, gün ışığı soldu. Solan gün ışığı tüm renkleri de değiştirir. Rengi oluşturan zaten ışık değil midir?» diyordu.
***
Annemi anlamıyorum! Aslında tüm anneleri anlamıyorum. Yoksa anlıyor da anladığımı gizliyor muyum? Her anne, anneliğin açmazlarında mı savunur yapıtını? Annelerin yapıtı! Her çocuk annesinin yapıtı değil midir?
Annem öğretmenim Şefika Hanım’dan duyduklarına akıl sır erdiremiyor, ikide bir:
«Şu ağaca kadar git gel!» diyordu bana.
Koşarak gidip geliyordum.
«Koşma!» diye bağırıyordu. «Ağır ağır yürüyerek git gel!»
Ağır ağır, hatta sallanarak yürüyorum, kadın çileden çıkıyor:
«Ayol, sen kendin gibi olamaz mısın?»
«Sen kendin gibi misin anne?»diyemiyorum. Onu çok sevdiğimi biliyor zaten.
Anneme, birbirimize çok benzediğimiz için hiç geçinemediğim öğretmenim Şefika Hanım’ın haklı olduğunu nasıl anlatırdım? Bana inanır mıydı?
«Henüz yedi yaşında bir çocuksun. Sen Şefika Hanım’ı, hele hele kendini çözümleyebilir misin?»
«Anne, anneciğim, ya da Leyla Hanım! Beni bir gün olsun çocuğunuz olmanın dışına çıkaramaz mısınız?»
«Nasıl, Melahat Hanım’ın çocuğu gibi mi?»
«Hiç kimsenin çocuğu gibi değil!»
«Olur mu öyle şey? Hepimiz birilerinin çocuklarıyız!»
«Adem ile Havva kimin çocukları? Havva’nın annesi, Adem’in babası kim?»
Annemi derin bir düşüncedir aldı. Kadını çıldırtacağım! Neyse ki, bu yazdıklarım yaşanmadı, ben usumda oluşturdum!
***
Ders yılı bitiyor, Mayıs ayını yarılamışız. Her yıl olduğu gibi müsameremiz var. Şefika Hanım, bana yaralı bir Çoban rolü verdi. Yara yüreğimde! Sahneye çıkıyorum, sırtımda kepenek, elimde kaval ve çevremde otlayan kuzular. Birer kuzu postuna sarılmış olan arkadaşlarım bana şakalar yapıyorlar. En iyisi, onları uyutmak. Kavalımı üflemeye başlıyorum. Ben kaval çalmasını pek beceremediğim için, perdenin arkasında Peker Ağabey çalıyor kavalı, ben mahsustan yanaklarımı şişiriyorum, kavalın üzerindeki deliklere parmak basıyorum. Bu kaval sesine dayanılır mı? Kuzular derin uykuya dalıyorlar. Fırsat bu fırsat deyip türkümü söylüyorum. Sevgilisini yitirmiş ve kendini dağlara atmış bir çobanın çok duygusal sızlanmaları. Türkünün bir yerinde öylesine duygulanıyorum ki, ağlamaya başlıyorum. Beni izleyenlerin çoğu da gözyaşlarını tutamıyorlar. Şefika Hanım kulisten:
«Yeter, sulu gözlü Çoban!» diyerek beni azarlıyor. Bu azar kuzuları uyandırdı, bana sahip çıkmak amacıyla çevreme toplandılar. En büyük kuzu daha da ileri giderek beni kucakladı. Bu kuzu benim bu kadar yakınlıktan tedirgin olacağımı nereden bilecek? Ellerini belimden çözmeye çalışıyordum, türkü bitti, ışıklar yandı. Öyle bir alkış koptu ki, bu küçük salonun böyle bir tezahürata uygun olmadığını saptadım!
***
Şefika Hanım yaz tatilini büyük şehirde geçirecekmiş. Bu Allah’ın dağlarında tatil mi yaşanırmış? Allah’ın dağları dediği, Karaburun dağları! Çocukluğumda pek değerini bilmedim ama şimdi fırsat buldukça o dağlara atıyorum kendimi. (Kırmızı saçlarımı uçuran Mimas Dağı! Seni annem kadar seviyorum!) Çevremizde değerini bilmediğimiz ne kadar oluşum var? Annelerimizin değerini onlar annelik görevlerini sürdürürlerken kaçımız bildik? Kaçımız başımızı annemizin sıcak dizlerine yatırıp uyukladık? (Anne, sen bu kadar sık mı regl oluyorsun? Ne zaman dizlerine yatsam burnuma kan kokusu geliyor!)
Sabahın dokuzu, ya da onu, Öğretmenim Şefika Hanım bize geliyor:
«Annen evde yok mu?»
«Annem evde var!» diyorum. Bu kadın neden her sözüne olumsuzlukla başlıyor? Neden her sorusu bana çivi gibi batıyor?
Annem ellerini bir havluya silerek bahçeye çıkıyor. Yemek yapıyormuş, biraz önce bir tavuğu haşlayıp tüylerini yolmuş. Bu yüzden mutfaktan haşlanmış tavuk kokusu geliyormuş. Gidiyormuş Şefika Hanım, üç ay gelmeyecekmiş. İzmir’de onu bekleyen fazla insan yokmuş ama o insanlara değil İzmir’e gidiyormuş.
«Boş durmayacağım!» diyor Şefika Hanım. «Çocuğun doğru dürüst eğitim alabilmesi için araştırmalar yapacağım!»
Çocuk kim?
«Çocuk yetenekleri doğrultusunda çağdaş eğitim almalı. Böyle çoban sızlanmalarıyla, ‘ İndim havuz başına, bir kız çıktı karşıma!’ türküleriyle olmaz. Bu çocuk opera aryaları söylemeli, piyano çalmalı!»
Çocuk benmişim! Şefika Hanım eliyle beni gösteriyor:
«Konservatuar olanaklarını araştıracağım. Böylesi bir yeteneğin heba olmasına gözlerimizi yumamayız!»
Yetenek, heba olmaması gereken yetenek: Yani ben!
Yetenek ellerinizden öpüyor!
Bir şey söyle anne, yapıtına sahip çık! Şefika Hanım’ın yerine geçmesine izin verme. Neymiş, İzmir’de konservatuar yokmuş. Ankara’da, bir de İstanbul’da varmış. Olsun, buradan uzak olsun, yatılı olsun! Çocuk bakarmış başının çaresine. O kurumlardaki öğretmenler aynı zamanda birer pedagogmuş!
Pedagog?
Canım, amma da cahilmişiz. Hadi Çocuk çocukmuş da, annem bu yaşa gelmiş pedagogun ne olduğunu öğrenememiş mi? Bir de Sakız Adası’nda doğmuş büyümüş, bir süre Fransız Koleji’nde eğitim görmüş. Türkçeden daha iyi konuşuyormuş Rumcayı, Fransızcayı. Sonra olan olmuş ve 1922 yılının son günlerinde Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmışlar. On altı yaşındaymış o sıralar. Ada’dan ayrılırken Rum arkadaşlarıyla hatıra fotoğrafı bile çektirmiş. Bir gece rüyasında beni görmesin mi? Hastaymış, ateşler içinde yatıyormuş.
«Anne!» diye yalvarmışım ona. «Ne olur ölme, beni dünyaya getir. Ben dünyanın en iyi opera sanatçılarından biri olacağım!»
Annem sırf benim hatırım için ölmemiş. Kolera anneme küsmüş ve onu bırakıp gitmiş!
Annem ellerini bir daha siliyor havluya:
«İyi, güzel Şefika Hanım!» diyor. «Bu çocuğun bir de babası var!»
Baba! Bu sıfat da nereden çıktı? Benim babam var mı, kim? Bir baba kendini bu kadar gizli tutar mı? Babam sabah evden çıkıp akşam, hatta gece yarısı dönen bir gölgeydi. Annem sırası geldiğinde yine de babamı savunur, adamın üzerine toz kondurmazdı.
«Babalık adamlara babasından kalan miras gibidir. Babanın babası, yani senin deden, baban henüz iki yaşındayken savaşın birinde ölünce, babana babalık ulaşmamış!»
Gelin de annemin ne söylemek istediğini anlayın.
«Anne, demek istediğini biraz açar mısın?»
«Babalık bir kalıttır, babadan oğluna geçer!»
Anladım! Babama babasından kalıt kalmamış. Bu nedenle de babalık görevlerini yerine getiremiyormuş. Zavallı annem, hem annelik yapıyordu bize hem babalık. Bize? Evet, bana ve kız kardeşime. O tombul yanaklı, gözleri çok güzel olan ve sık sık düşüp dizlerini yaralayan küçük kıza.
Öpüşmediler! Hatta birbirinin ellerini bile sıkmadılar. Şefika Hanım’ı İzmir’e götürecek Uşak gemisi limana demir atıyordu. Bilir misiniz? Dünyanın en güzel sesidir durgun denize demir atan geminin sesi. Ben öğretmenimin küçük çantasını deniz kıyısına kadar taşıdım. Bu çantanın içinde nelerin olabileceğini düşündüm yol boyunca. Belki de sadece bir çantaydı, içi boştu. Öğretmenimin bir gün olsun yüzüne pudra sürdüğünü, dudaklarını boyadığını görmemiştim. Sutyen de takmadığına kalıbımı basardım. Çünkü kadının göğüsleri yoktu.
«Çok mu merak ettin?» deyip çantayı elimden aldı ve açtı, içinden beyaz ipekli bir çarşaf çıktı.
«Bu nedir öğretmenim?»
«Kefen bezimi yanımda taşırım! İnsanın nerede, nasıl göçeceği belli değildir!»
Açıklıyorum: Yazımın sonundaki üç diyalog benim yakıştırmalarımdır. Gerçekte böyle bir konuşma olmadı!
Gemi düdük çaldı, gemi ağır ağır Karaburun İskele’sinden uzaklaşmaya başladı. Birkaç kadın mendil salladılar gidenlerin arkasından, gözyaşlarını sildiler. Ben davranışsız, dikilip durdum!
***
Uşak vapuru haftada iki kez İzmir Saman İskelesi’nde bağlı olduğu yerden hareket eder, önce Urla İskelesi, sonra Uzun Ada, Mordoğan derken Karaburun İskelesi’ne gelir, yolcularını indirip yeni yolcular alarak karşıya, Foça’ya giderdi. Geceyi Foça’da geçiren Uşak, ertesi sabah aynı rotayı izleyerek İzmir’deki sığınağına dönerdi.
«Bizim yuvamız evimiz!» derdi annem. «Gemilerin yuvası da limanlardır!»
Yılda iki kez bizleri alır İzmir’e götürürdü. İzmir, canım şehir! Kollarına sokuldukça ısınırdım. Yeni Kale’den körfeze girip Kordonboyu’nda sağa sola seyreden sarı tramvayları seçtiğimde, yüreğim duracak gibi olurdu. Karaya basmadan önce annem bize sıkı sıkı tembihatta bulunurdu.
«Elimi bırakmayacaksınız. Öyle, görgüsüz çocuklar gibi aval aval bakınmak yok. Doğruca otele gideceğiz. Kemeraltı’na uzanan balkonuyla, yirmi sekiz numaralı oda bizi bekliyor!»
Faytona bindiğimizde annem:
«İkinci Beyler sokağına, Selamet Oteli’ne!» derdi.
İki beyaz beygirin çektiği faytonu uzun bıyıklı, sarı saçlı bir amca sürerdi. Amca bana elini uzatır:
«Gel, yanıma otur!» derdi.
Gitmek isterdim ama yerimden kalkmaz, anneme biraz daha sokulurdum. Bu bıyıklı amcalar annemden ne kadar başka insanlardı? Hatta babama bile benzemiyorlardı. Babam kime benziyordu, ya da babama kimler benziyordu? Bu kadar mı az tanıyordum babamı? Baba, ne olur bir kez de sen getir beni İzmir’e!
Selamet Oteli’nin sahibi Sünnetçi Ali Bey bizi gördüğünde, içine gömüldüğü siyah deri koltuğundan doğrulmak isterdi ama kiloları adamcağıza izin vermezdi. Şadiye Hanım Teyze otelin çalışanıydı. Bizi odamıza götürürken:
«Hiç mi akıl yok sizde?» diye sorardı. «Bırakın o cennet gibi yeri, gelin bu hengamenin ortasına. Karaburun ne yapıyor, iyi mi? Mimas Dağı bana selam gönderdi mi?»
Aa, bu kadın Karaburun’daki Akdağ’ın mitolojik adını nereden biliyor? Gençlik yıllarında o dağların ortasındaki Manastır Köyü’nden bir çobana tutulmuş da, kalkıp buralara gelmiş. İki yıl zor dayanmış oradaki koşullara. Bir sabah Uşak gemisinin palamar yığınlarının arasına gizlenerek İzmir’e dönmüş. Çoban, gemi Karaburun İskelesi’nden ayrılmadan önce aramış taramış Şadiye Hanım’ı bulamamış. Gemiden sahile atladığında:
«Biliyorum, oradasın!» diye bağırıyormuş. «Mademki gidecektin, neden geldin? Ben seni kırmızı götlü balmumunla mı çağırdım? Bir gün pişman olup geri dönersen, bu sefer de beni sen bulamayacaksın!»
Hikmet Abla Ticari İlimler Akademisi’nde okuyormuş.
«O Çoban beni yeniden almak istemedi ama!» diyordu Şadiye Hanım.
«Zaten ben de onu pek istemiyordum. Ayakları çok kokuyordu. Bak, çocuğumuzu üniversitelerde okutuyorum. Bir gün o adama rastlarsanız söyleyin ona, kızın Hikmet yüksek tahsil yapıyor deyin!»
Ertesi sabah doğruca Eşrefpaşa!
«Bak, sen bu evde dünyaya geldin. Burada aldın ilk nefesini!»
(Son nefesimi nerede vereceğim?)
Dünyaya geldiğim ev: Sen ne zaman kuruldun bu sokağa? Kimler kardı çamurunu, kimler döşedi kiremitlerini?
«Leyla, kız Leyla, hoş geldin!»
«Hoş bulduk Nazire Abla, nasılsın, iyi misin?»
«Şu benim adam bir geberse daha iyi olacağım ama kazık çaktı uğursuz. Her akşam, her akşam. Buna yürek mi dayanır?»
«Sen o edepsize bakma!» diyor Elfiye Hanım. «Orospuluk diline vurmuş, hepsi dilinde. Başka yaptığı bir şey yok!»
Elfiye Hanım Nazire Abla’nın ablası. Girit Adası’ndan on dokuz yaşında gelmiş İzmir’e.
«Girit’te iken bağımız, bahçemiz vardı. Burada bize, bu Allah’ın dağlarında birer ev verdiler başımızı sokalım diye. İngilizlerin tütün mağazasında imanımız gevriyor. Ben bu yaşta nefes darlığı çekmeye başladım!»
Elfiye Hanım sonra bana dönüyor:
«Bu paskalya yumurtası kafalı çocuk neler yapıyor?»
Paskalya yumurtası benmişim. Annemin yanıt vermesini beklemeden ekliyor Elfiye Hanım:
«Sen benim elime doğdun. Nisanın ortalarıydı değil mi kız Leyla? Bu dünyada anandan, babandan önce seni ben gördüm. ‘Leyla!’ diye bağırdım, ‘Kız kırmızı saçlı bir ördek doğurdun! Annen sancılar içinde bile başını doğrultup: ‘Hani, ördek nerde?’ diye sordu. Sıcak sudan çıkarıp seni annenin koynuna verdim. ‘Kız Leyla!’ dedim, ‘Bu ördek tıpkı babasının kopyası. Orana karbon kağıdı mı koydun?’ Annen kızmıştı bana ‘Ben burada sancıdan ölüyorum, sen benimle dalga geçiyorsun!’ demişti. ‘Leylacığım!’ dedim. ‘Beni bir düşünsene. Tam altı kez doğurdum. Düşükleri saymaya kalksan, iki elin parmakları yetmez. Benim adam dur durak bilmez bir aç gözlüydü. Benim gözüm de pek tok sayılmazdı ya!»
Nazire Abla atıldı:
«Ablam şampiyondur, şampiyon!»
Altta kalır mı Elfiye Hanım?
«Kız ben kendi adamımla yaptım ne yaptımsa. Senin gibi kocam dururken incir mağazalarında kırıştırmadım!»
Annem atıldı:
«Çocukların yanında nasıl konuşuyorsunuz?» diye çıkıştı. «Biraz temkinli konuşamaz mısınız?»
Nazire Abla:
«Her çocuk, geleceğin cinsel aracıdır!» dedi.
«Haspam, her şeyin de uzmanı oldu!» dedi Elfiye Hanım, gülüştüler!
***
Ertesi sabah kız kardeşimi Hikmet Abla’ya bırakıp, Doktor Temmuz Bey’in muayenehanesine gittik. Şadiye Hanım Teyze bizden önce girdi Doktor’un yanına. On dakika sonra kapıya çıkarak:
«Gelin!» dedi.
Doktor Temmuz Bey’in odasına girdik. Annem benimle ilgili kaygılarını anlatırken, ben Doktor’un adına takmıştım aklımı. Durup dururken bir adama Temmuz adı verilir mi? Tam Doktor bana bir şey sormak için açıyordu ağzını, ben soruyu yapıştırdım:
«Sahi, sizin adınız Temmuz mu?»
Doktor Bey benden böyle bir soru beklemiyor olmalı ki, çok şaşırdı:
«Büyümüş de küçülmüş kerata!» dedi.
Tepem attı:
«Ben daha çocuğum!» dedim. «Sizin gibi büyüdüğümde belki kerata olurum!»
Annem ağzımı kapatmak istedi:
«Sus, saygısızlık yapma!» dedi.
«Zamane çocukları böyle!» dedi Şadiye Hanım. «Beni hep şaşırtıyorlar!»
«Sen güzel şarkılar söylüyormuşsun!» dedi Ağustos Bey. «Bir tane de bana söyler misin?»
Müsamerede söylediğim Çoban Türküsü’nü mırıldanmaya başladım.
«Biraz daha yüksek sesle söyleyemez misin?» dedi. Muayenehanedeki cam gereçler yerlerinden oynadı. Tutamadım kendimi, türkünün sonunda yine ağladım.
Doktor Eylül Bey, oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Bir eliyle kırmızı saçlarımı okşarken, öteki eliyle de gözlerimi siliyordu.
«Çok duygulu çocuk!» dedi. «Ender geliyor böyleleri dünyaya. Bu gibilere ne verirseniz fazlasını alırsınız. Bence Güzel Sanatlar alanında eğitilmeli, örneğin müzik alanında!»
«Öğretmenleri de öyle düşünüyorlar!» dedi annem.
Sonra annemi ve Şadiye Hanım’ı dışarıya çıkardı Doktor Kasım Bey:
«Bak çocuğum!» dedi. «Ben bir hekimim, hekimlerden hiçbir şey saklanmaz. Pantolonunu çıkar desem, çıkarır mısın?»
«Neden?»
«Seni muayene edeceğim!»
Pantolonumu çıkardım. Doktor Ekim Bey yanıma gelip donumu indirdi, eliyle cinsel organımı elleyip orasını burasını kurcaladı. Hatta arkama bile baktı. Çişim geldi ama tuttum. Bazı sorular sordu bana, utancımdan ne yanıtlar verdiğimi anımsayamıyorum. Giyinmeme yardım etti. Pantolonumun fermuarını o çekti. Sonra annemle Şadiye Hanım’ı içeriye çağırdı.
«Fiziksel olarak bir acayiplik göremedim!» dedi.“Cinsel organları normal boyutta. Hatta yaşına göre biraz büyük bile!»
Annemin yüzüne yayılan sevinç, genç ve sevdiğim kadını çok güzelleştirdi. Sırf bu güzelliğin sürekliliği için kendim olmaktan uzak durabilirdim. Zaten Doktor Kasım Bey de, annemin sevincinin pekişmesi için öğretmenim Şefika Hanım’a verdi, veriştirdi:
«Neden herkes kendi işini yapmaz?» diye bağırdı. «Bir öğretmenin görevi öğrencilerinin cinsel kimliğini araştırmak değildir. Sen işine baksana a kızım! Dünya atlasında yurdumuzun yeri neresidir, Kızılırmak nereden doğar, nereye dökülür?»
«Aralık Bey!» dedi annem. «Yani çocuğumda bir anormallik bulamadınız değil mi?»
«Bulamadım!» dedi Doktor.
Annem sevinçle ödedi vizite parasını. Tam muayenehaneden çıkıyorduk, Ocak Bey’in Şadiye Hanım’ı n cebine bir kağıt parayı tıkıştırdığını gördüm.
Bu sevincin bir armağanı olmalıydı. Akşam kız kardeşimi yine Hikmet Abla’ya bıraktılar. Küçük kız zaten mışıl mışıl uyuyordu. Hikmet Abla ise sayıların, problemlerin açmazında çırpınıyordu. Zordu, üniversite eğitimi çok zordu. Oysa seni isteyenlerden birine eh de, evlen, evinin hanımı ol. Sana ne ticari ilimlerden, sana ne dış ticaretten, ithâattan, ihracattan? Şadiye Hanım’a kalsa bugün evlendirecekti kızını ama kız çok dik kafalıydı.
«Tıpkı babası!» diyordu kadın. «Bunun babasının da bir sarı inadı vardı, Nuh dedi mi Peygamber demezdi!»
Ben, annem ve Şadiye Hanım Teyze, otelin kapısına kadar çağrılan bir faytona bindik. Beni iki kadının ortasına oturttular. Annemin çıplak dizlerime dayanan bacakları sıcacıktı. Şadiye Hanım Teyze’nin üstü başı sigara kokuyordu. Üstelik doktorlar:
«Artık içme şu zıkkımı!» demişler. «Böyle giderse erken yaşta cartayı çekersin. Ses tellerin şimdiden alarm veriyor. Gırtlak kanseri bir gelir, pir gelir, üç ayda alıp götürür adamı!»
«Ben kadınım!» diyormuş Şadiye Hanım Teyze. «Adamların canı cehenneme!»
Fuar Çamlık Senar Gazinosu’nun kapısındaki adam:
«Bu çocuk kaç yaşında?» diye sordu. «On iki yaşından küçükleri almıyoruz!»
Şadiye Hanım Teyze:
«Aa, görmüyor musun?» diye sordu görevliye. «On iki yaşından gün aldı!»
Kapıcı:
«Öyle göstermiyor!» dedi.
Şadiye Hanım kapıcının eline bir şey sıkıştırdı:
«Şimdi gösteriyor mu?»
Kapıcı bir bana, bir de eline tutuşturulan paraya baktı:
«Gürültü patırtı yaparsa, o saat atarım dışarıya!» dedi.
«Yapmaz, uslu çocuktur!»
Uslu çocuk, yani ben yeşil bir iskemleye oturdum. Annem birer sünger minder aldı, kuru tahtaya oturmaktan kurtulduk. Biz içeriye girdiğimizde hemen hemen her yer boştu. Az sonra bir kalabalık oldu, şaşırdım. Numaralı olan ön bölümde İzmir’in şık bayanları, beyleri yer göstericiler tarafından koltuklarına oturtuldular. Biz kuru iskemlelerde oturuyoruz, onlar hem koltuklarda, hem de ön sıralarda. Bizim okulun teneffüs zili gibi önce üç kez zil çaldı. Sonra ışıklar bir yandı, bir söndü. Konserin başlamak üzere olduğunun işaretiymiş bunlar. Annem kulağıma fısıldıyor her şeyi, benim sesim çıkmıyor. Birden kırmızı kadife perde dalgalanmaya başladı. Sırasıyla Udi Şerif İçli, kemanda Hakkı Derman, Klarnette Şükrü Tunar, kanun, tambur, darbuka, tef! Sonra fıstık yeşili tuvaleti içinde Müzeyyen Senar! Alkıştan ortalık yıkılıyor.
«Bravo, sağ ol, nur ol!» sesleri arasında Müzeyyen Senar mikrofonu eline aldı.
«Mutlaka sarhoştur!» diyor Şadiye Hanım. «İki tek atmadan çıkmazmış sahneye!»
Daha yirmi yaşında ya var, ya yok. Uzun boylu, ince, narin. İlk şarkısıyla yaktı yüreğimi:
«Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben hâlime!»
Ah be güzel kadın! Senin hâlinde ağlayacak ne var? Annem gibi sen de gel Karaburun’da yaşa da, gör bakalım hangi hâle ağlanırmış! Bu kadar güzel bir ses hiç duymamıştım. Duydum, duydum! Annemin sesi de çok güzeldir. Karaburun’da, evimizin bahçesinde dikilen ağaçların dili olsa da konuşsalar. Annem ut çalıp şarkı söylerken, neden yapraklarını oynatıyorlar?
Gece yarısına doğru çıktık Fuar’dan, yine bir faytona atlayıp otele geldik. Otele gelen ben değilim. Otele gelen Müzeyyen Senar! Annem:
«Hadi tuvalete git, çişini yap ve hemen yat!» diyor. «Çok geç oldu. Yarın Necibe Hanım’a gideceğiz!»
Müzeyyen Senar tuvalete gidiyor, pipisini çıkarıp çişini yapmaya çalışıyor ama yapamıyor. Hep böyle oluyor zaten. Ne zaman bir olayın, bir kişinin etkisinde kalsa, sidik zoru oluyor.
«Psikolojik bir durum!» demişti Sağlık Memuru Basri Bostancı. «Hassas insanlarda sık rastlanır. Olayın etkisi azaldıkça normale döner gövde!»
Çok hassas bu çocuğun başına, bakalım daha neler gelecek!
***
Müzeyyen Senar’ı, bana bırakılırsa ikinci annemi böyle bir anıyla geçiştiremem. Birkaç yıl sonra yine İzmir, yine Ağustos ayı ve yine Çamlık Senar Gazinosu! Kapıcılar bu kez yaşımı sormuyorlar. Çünkü boyum uzamış, sarı bıyık tüyleri üst dudağımın üzerinde resmigeçit yapıyorlar.
«Feraye’dir kızımın adı!»
2010 yılının Mayıs ayı ortalarında, Bodrum’da Feraye Hanım’a rastlamayayım mı? Kız kardeşimin yanına koştum:
«Siz Feraye Hanım mısınız?»
«Evet efendim!»
«Müzeyyen Senar’ın kızı Feraye Hanım?»
«Evet!»
Düşünebiliyor musunuz? Yıllar sonra, hatta yüzyıllar sonra kız kardeşinize kavuşuyorsunuz. Bunu Feraye Hanım’a nasıl anlatabilirsiniz? Gözyaşlarınız biraz olsun açıklayabilir mi durumunuzu?
Feraye Hanım anlıyor, bana içtenlikle gülümsüyor. Hatta onun da gözleri doldu dolacak. İkinci annemi görmek isterdim ama Feraye Hanım:
«Kimseyi kabul etmiyor!» diyor. «Çünkü annem artık kendisi değil. Gövdesinin bir bölümü felç oldu, bazı kişisel görevlerini bile karşılayamıyor. Bir yardımcısı var, yemeğini o yediriyor, tuvalete o götürüyor. Bırakın annem 1940’larda, Fuar Çamlık Senar Gazinosu’ndaki imgesiyle kalsın belleğinizde!»
Ah! İkinci annemi de yaşarken yitiriyorum! Birinci annem Leyla Hicran Hanım 06 Şubat 1978 günü ölmüştü. Çeşme’deki kabrinin başına sık sık gidip dertleşirim onunla. Müzeyyen Senar’ı da anlattım, ikinci annem olduğunu. Yaşarken beni kimselerle paylaşmak istemeyen annem sevindi, üzerini örten toprak kıpırdadı.
Meğer biz, annemle ben, bir zamanlar Müzeyyen Senar’mışız! Öyle söylüyor:
«Hani Karaburun’daki evimizin bahçesinde sen, Nusret birlikte ut çalıp şarkılar söylerdik ya, ben o sıralar Müzeyyen Senar olurdum!»
Annemin üzerindeki sıcak toprakları okşuyorum. Bir zamanlar emdiğim o iri göğüsleri kadar yumuşak toprak!
***
Yaz bitti, yeni ders yılı gelip çattı ama öğretmenim Şefika Hanım İzmir’den dönmedi. Türlü söylentiler üretildi kadının arkasından: Yok bir adama gönül vererek peşinden Adana’ya gitmiş de, yok bir akşam kendini banyoya kapatıp hava gazını açarak canına kıymış da, yok bir gün Elhamra Sineması’nda Jennifer Jones’in oynadığı Dişi Tilki filmini izlerken birden dengesiz davranışlar yaparak Manisa Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılmış da! Söylentinin bini bir paraydı!
Şefika Hanım’ın Karaburun’a gelmemesine hem seviniyor, hem üzülüyordum. Yerine Samet Öğretmen atanmıştı. Samet Öğretmen’in lakabı ‘Samsa’ idi.
«Samsa ne demek anne?»
«Ağır davranan demek. Ağzından lafın dirhemle çıktığı adam demek!»
Şefika Hanım ile Samet Bey birbirinin zıddı iki öğretmenim olmuştu. Hiç sevmediğim hâlde, Şefika Hanım’ı arıyor, onu savunuyordum:
«Benim için çırpınan bir insandır o. Okuyabileceğim bir konservatuar bulmak için İstanbul’a gitmiş olabilir!»
Sonunda film bitti, Jennifer Jones kuyuya düştü!
Sürek avına katılan köpekler kuyunun ağzına dolmuş, hem havlıyor, hem derin ve karanlık çukurun içine bakıyorlardı.


