
Ahmet dayı diye bildiğimiz ninemin Yahudi anne Sara Hanım’dan olma tek erkek kardeşi çok tatlı bir adamdı. Ağır merceklerini taşıyan koyu renkli çerçeveli gözlükler takardı. Kimsede görmediğim tuhaf bıyıkları vardı. Sanki karar verememiş ne tip bıyık bırakmaya gibi. Yanlara doğru uzayıp sivrilen mi, yoksa fındık bıyık mı?
Bize sık gelmezdi ama geldiğinde ya çikolata getirirdi ya da çok komik hikayeler anlatırdı. Ahmet dayının bir oğlu vardı. Baba-oğul birbirinden hep uzak dururdu.
Annesi Aykut abimi doğururken ölmüş o yüzden diye anlatırlardı.
Aykut abimizin resmi sık sık gazeteye düşerdi. ‘İzmir’in en uzun boylu adamı…’
Ya adam bıçaklamaktan ya birini dövmekten karakola düşmüş olurdu.
Sanırım bu sabıkalı adam statüsü nedeniyle bizden de uzak durmaya çalışırdı Aykut.
Utanıyordu belki. Oysa ben Aykut abimi ne çok severdim.
Onu ne zaman bir elinde tespih, kahvede arkadaşlarıyla tavla oynarken görsem yanına koşardım. O da bana ve kardeşime çok sevgi gösterirdi.
Aykut abi, 2 metreye yaklaşan boyuyla gerçekten de İzmir’in en uzun boylu adamıydı.
Sanırım tıp dilinde hipofiz bezinin aşırı çalışması sonucunda görülen Gigantism ve Acromegali olarak bilinen bir büyüme bozukluğu vardı.
Ninem yeğenini çok severdi.
O bize gelmese bile biz onu kahvede bulur konuşurduk.
Çok saygılı bir insandı Aykut ağabey. Hiç suç işleyecek biri gibi görünmezdi.
Tatlı, usul, sevecen bir sesle konuşurdu.
Konuşurken gözlerini kaçırırdı.
İzmir’in bütün kabadayıları gibi racon tanırdı.
Ninemi görünce o koca boyu ile hemen iskemlesinden fırlar, iki kat eğilerek elini öperdi.
Ninem ona para vermek ister, o almaz, her karşılaşmada bu “al oğlum ben senin halanım”, “sağol halacım param var, enişteme hörmetler” ritüeli yaşanırdı.
Okullar tatile girmiş ve ben sınıfımı geçmiştim.
Ahmet dayım da hediye olarak bana bir kitap getirdi. Kitap bir bankanın yayınıydı. Üzerinde “Denizler Dibinde Yirmibin Fersah” yazılıydı. Ciltliydi. Kitabı kırıştırıp buruşturmamaya özen göstererek okudum hemen. Çok sevdim. Bir daha okudum. Sonra bir daha.
Türkçe yazılışı gibi okuduğum yazarın ismi Jules Verne idi.
Kitaptan ayrılma saati geldiğinde isteksiz, Ahmet dayımın yan sokaktaki aile evindeki tek odalı evine giderek kapıyı çaldım.
İçim götürmüyordu kitabı iade etmeye ama n’aparsın.
Ahmet dayı açtı kapıyı, üzerinde pijamalarla.
“Hayrola hallume?” dedi. “Mürşit mi hasta?”
Ablasına Mürşit derdi.
“Yok dayı, kitabı getirdim”.
“Sevdin mi?”
“Evet” dedim kısaca, kitaba üzüntüyle bakarak.
“O zaman sende kalsın. Belki yine okursun”
“Üç defa okudum dayı” dedim.
“O kitap senin. Sınıfı geçtiğin için sana hediye aldım onu. Gelecek sene başka bir kitap daha alırım” dedi.
Sevindim sevinmesine de biraz da şaşırdım.
İlk kez bana ait bir kitabım olmuştu.
Genellikle kitapları ya kütüphaneden ya bir başkasından ödünç alır okuyunca iade ederdik.
Kitabımı, öz be öz kendi kitabımı daha yolda okumaya başladım dördüncü kez.
Yolda birilerine çarpıyordum. “Yavvaşş kızım, önüne baksana” diye bağıranları duymazlıktan gelerek eve geldim.
O zaman televizyon olmaması ne büyük bir şansmış.
Ahmet dayım bir de kızkardeşim için Doğan Kardeş dergisi getirirdi.
Titanik faciasını ilk ordan öğrenmiştik.
Elimize ne geçse okur olduk.
Bazıları yaşımızın kitabı değildi.
Birini gizli gizli okumaya başladım.
Ninem alışverişe -genellikle kediler için Havra Sokağı’na balık ya da ciğer almaya giderdi- gittiği zamanlar vaktim oluyordu okumaya.
Kitabı ninem de okuyordu.
Ben okumayayım diye divan dediğimiz somyanın üzerindeki yatağın altına saklıyordu. Uykudayım sandığı bir sırada kirpiklerimin arasından gözetlemiştim.
Kitapta anlatılandan bir şey anladığımdan değildi. Ama gizli ve yasaklanmış birşey yapmak hoşuma gidiyordu herhalde.
Kitabın konusu iki kız kardeş arasındaki ensest ilişkisiydi.
Lezbiyenlik nedir bilmediğimden çok tuhaf gelmişti hikaye bana.
Durmadan aynı yatakta filan yatmaları garipti.
Ben kardeşime hiç tahammül edemezdim genel olarak.
Sarılmak filan da dahildi bu tahammülsüzlüğe.
Önceleri yer darlığından bizi aynı yatağa yatırırlardı. Ben burnundan getirirdim zavallı kardeşimin. “Kıpırdama, bana değme, ayaklarını çek…” diye.
Zaten ten temasına tepkili bir kültürde yetişmiştik hepimiz.
Öyle sarılmalar, öpmeler günlük rutinin parçası değildi.
Sonra birgün, arada sırada bizi görmeye gelen annem komşu Nebahat Hanım ile Nejat Bey’in evine gitti.
İkisi de vergi dairesinde memurdu.
Nebahat Hanım çok yüksek sesle konuşan bu nedenle çevresinde olmaktan hoşlanmadığım bir kadındı.
Hastalanmış.
Annem hemşire olduğundan kendisine iğne yapacakmış.
Evin kapısı açık diye çalmadan itip girmiş.
Ne gördüyse allak bullak geri döndü anneciğim.
Sapır sapır titriyordu.
Ninemle fısıldaştılar.
Kapı aralığından dinlemeye çalıştım.
Tasvir abla ile Nebahat teyze aynı yataktalarmış.
Buna hiç anlam veremedim ama ninemin : “Hah işte Düriye, bu kitapta bunu anlatıyor. İki kız kardeş hem de…” dediğini işitince: “Bu kitabı mutlaka okumalıyım. O zaman ne olduğunu öğrenebilirim” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Kitabı saklandığı gizli yerden çıkartarak kaçak okumaya böyle başladım.
Lezbiyenliğin ne olduğunu çok sonra yatılı okulda Sevim adında bizlerden yaşça büyük Ankara’lı bir kız yüzünden öğrendim.
Sevim gece hep birilerinin koynuna girmeye uğraşıyordu.
Bir defasında bana da gelmek istedi.
Razı olmadım.
Kimseyle yatağımı paylaşmaya alışamadım.
Yetişkinlik hayatımda da bir erkeğe ne çok aşık olduğumu ancak böyle anlarım.
Sabah yanında uyanmayı göze alacak kadar sevmediğim insanlarla yatamam.
Sanırım bir çok insan böyledir.
Şimdilerde biraz da Kuzey Avrupa insanının ve Amerika’da 60’lı yıllarda başlayan sexual revolution (cinsel devrim) ya da sexual liberation (cinsel özgürlük) dedikleri hareketin etkisi ve Hollywood’un bu konuyu çok işlemesi nedeniyle, cinsellik başka bir içerikte de yaşanıyor.
İnsanlar sadece cinsel doyum için seks yapıyorlar. Ama biz romantik bir kuşaktık.
Sadece bedensel olanı kamyon şöförleri ile hayat kadınları arasında olur sanırdık.
Bazen mahallenin delikanlılarından birisi ‘vesikalı’ya aşık olabilir ve nikah kıyarak ‘onun namusunu’ temizlerdi.
Şükrü’nün babası Ömer, annesi Tasvir Hanım ile öyle evlenmişti.
Tasvir abla bizi şok eden sözler söyler ve bizim hâlimize kahkahalarla gülerdi.
Onun eskiden bir hayat kadını olması pek önemli değildi komşular için.
‘Namusu temizlenmişti’ bir nikahla.
Şükrü’nün de o kadar ‘fırlama’ olması belki annesinin bu konulardaki tabusuzluğundandı. Kim bilir?
Ninem çok okurdu.
O da abur cubur okuyan biriydi.
Genellikle eskiciler çarşısından 10 kuruşa aldığımız kitaplardı bunlar.
O ‘eski yazı’ da okuduğu için, okuduklarının pek çoğu işime yaramazdı.
Bunun için şimdi çok üzülüyorum. Çünkü sanırım bazıları önemli kitaplardı.
Apartmandaki çocuklardan birisi bir kitap okuyup beğendi mi o kitap elden ele dolaşırdı.
Yaz tatilleri harika geçiyordu. Deniz, güneş ve kitap dolusu hikaye.
Yıllar sonra Amerika’da tanıştığım Ken isimli biri bana “Those who read never feel lonely” [1] dedi.
Yalnızlık ile tek başına olmanın farkını daha bilmiyordum o zamanlar.
Yalnızlığı sevmem.
Tek başımalığı ise hep sevdim
Yalnız da değildik zaten.
Bir köy dolusu çocuk.
Urgancı Apartmanı 48 haneli bir köydü bir anlamda.
Her yaşta çocuk vardı.
Abiler, ablalar da cabası.
Bazıları sakıncalıydı bizim için.
Ninem tembihlemişti “Güntay ile, Atilla ile, Şükrü ile, Hikmet ile samimiyet yok” diye.
Oysa apartmanın en karizmatik çocuklarıydı bu saydıkları.
Küfür etmekten korkmuyor, utanmıyorlardı.
Herkese kafa tutuyorlar, dayak yiyince ağlamıyorlardı.
Ama en önemlisi siyaset (!) konuşmalarıydı.
Demokrat Parti iktidarıydı.
Bizim sokak hep CHP’li, hep Paşacı.
Menderes’e verip veriştirirdi herkes.
Hayat pahalılığını dile getiren maniler yapardı Roman çocukları.
Kuru fasulye 7,5 lira olmuş mesela.
“Bu fasulya yedi buçuk lira.. hem kaynasın hem oynasın, yandan fadimem yandan..”
Darbuka çalarlardı bir yandan da.
Hepsi hep yarı çıplak dolaşan çok neşeli çocuklardı.
Utanmazlıklarında, arsızlıklarında, fütursuzluklarında çok imrendiğim bir şeyler vardı.
Belki de asla onlar gibi olamayacağımı bildiğim için.
Bizden farklıydılar.
Ötekiydiler.
Ah bayılırdım onlara.
Onlardaki yaşama sevinci ve boyun eğmezlik kimsede yoktu.
Hâlâ da sevdiğim bir kültür Roman kültürü.
Bizim sokağın çocuklarının en bıçkını Güntay’dı.
“Küçükken bisikletten düştü de ondan böyle” denirdi hakkında.
Nasıldı?
Öyle işte.
Aklı fikri seksteydi.
Yani ‘ayıp şeylerde’.
O yaşta oğlanların hepsinin aklı fikri sekstedir ama ötekiler onun kadar gözüpek değildi bu konuyu konuşmakta.
Birgün, Menderes politikalarının sebep olduğu hayat pahalılığına işaretle “Genelev vizitesine de zam geldi” dedi Güntay.
Güntay’ın kızkardeşi Günay ile arkadaştık.
Ona sordum “Ne demek?” diye.
Bilmem anlamında omuz silkti ve deli işareti yaptı beş parmağını havada döndüren bir el hareketiyle.
Fakat bu söz yapışıp kalmıştı belleğime.
Akşam yemeğinden sonra aileler birbirlerini ziyarete giderlerdi.
Telefon olmadığı için, önceden ziyaret edilecek evin kapısını çalıp “Bir maniniz yoksa annemgil size oturmaya gelecekler” demek çocukların göreviydi.
Bir gece Eyüp Bey ve İffet Hanım bize geldi oturmaya.
Eyüp Bey apartmanın en kibar tavırlı, en düzgün giyinen insanıydı.
Elinde hep şemsiyeyle dolaştığından herkese bir lakap bulmaya meraklı ninem ona “Çemberlayn” ismini takmıştı. Bunun da İngiltere’de 1937-40 yıllarında başbakanlık yapmış, muhafazakar parti lideri Neville Chamberlain olduğunu (Herhâlde hep şemsiyeyle dolaşırdı. Eh Londra’da şemsiyesiz dolaşılmaz ki) çok sonra öğrenecektim.
İcrada memurdu Eyüp amca. Ve bu nedense önemliydi.
Ayrı bir saygınlık katardı Eyüp Bey’in statüsüne insanların gözünde.
İffet Hanım ev kadınlığını abartmış ve bu alanda kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği bir hanım.
Çarşambaları onun çamaşır günüydü.
O gün kimse deniz tarafındaki iplere çamaşır asamayacağı gibi, çocuklar da o alanda oynayamazdı.
İffet Hanım terör estirirdi.
Beyaz çarşafları güneşte mora çalan bir ışıkla parlardı.
Bunun nedeni çivit denilen ve üzerinde öküz başı resmi olan, küp şeklindeki o minik maddenin ‘beyazların’ durulama suyuna atılmasıydı.
Anladığım kadarıyla bu madde indigo ağacından elde edilirmiş ve beyaz çamaşırların sararmasını önlermiş.
Artık kullanıldığını sanmıyorum.
Bakkala giderken “çivit almayı unutma sakın” dendiğini hatırlarım.
Ne marka demeye gerek yoktu, çünkü öküzbaş markaydı hepsi.
İffet Hanım’ın çamaşırlarının çivitli beyazlığı yanı sıra pek övündüğü bir şey de kızlarıydı.
Aysın, Nursun, Gülsün adında üç harika çocuktu bunlar.
Herkese hep örnek gösterilirlerdi.
Aysın’a abla derdik.
Askeri okula gidenler hariç apartmanda üniversiteye giden ilk çocuktu. Ege Üniversitesi yeni açılmıştı. Tek fakültesi vardı. Ziraat. Aysın abla ziraat mühendisi olacaktı. Çok güzel, dümdüz parlak siyah saçlarını uzatmıştı. Apartmanın bütün oğlanları hayrandı ona. Ama o çok ‘mazbut’ bir kızdı.
Yani herkes onu öyle bildi.
Sonra birgün onların evlerinde bize “gelin doktorculuk oynayacağız” dedi.
Külotlarımızı çıkarttı bize. Kırmızı boya kalemiyle göbeğimize resimler çizdi.
Kuş resimleri.
Nedense?
Kardeşim de ben de bu oyundan hoşlanmamıştık.
Eve giderken Aysın abla “cicianneme söylemeyin” diye tembih etti.
Ciciannem dediği bizim ninemizdi.
Söylemedik.
Gammaz değildik.
Nursun benim en iyi arkadaşımdı.
Ne yazık ki ayrı ilkokullara gidyorduk.
O Dumlupınar, ben Duatepe. Okul dışında birbirimizden ayrılmazdık.
Nursun çok tertipli bir çocuktu. Defterleri tertemizdi.
Benim defterlerin sağ köşesi hep kıvrılırdı nedense.
Nursun düzeltir ve ataç takardı.
Yazısı da inci gibiydi.
O gece bize oturmaya geleceklerdi (manimizin olmadığı anlaşılmıştı).
Geldiler.
Çaylar içildi, kurabiyeler yenildi.
Kızlar, hepimiz uslu uslu oturadururken koyu CHP’li Eyüp Bey lafı yine Menderes hükümetinin ‘herzelerine’ getirdi.
Pahalılık, tahkikat komisyonları, dini istismar falan filan.
Pahalılık en çok yakınılan şeydi.
Birden aklıma Güntay’ın verdiği örnek geldi.
Odada dut yemiş bülbül gibi suspus oturmaktan sıkılmıştım.
Büyüklerin konuşmasına katılmak istedim ve hayatımın en büyük gaflarından birini yaptım. “Evet ninecim” dedim “Genelev vizitesine de zam gelmiş”.
Zavallı ninemin yüzünde renk kalmadı.
Sonra da aniden pembeleşti bu buruşuk surat.
Odayı inanılmaz bir sessizlik kapladı.
Tam beklediğim tepki değildi bu.
Ben “ya evet, sorma” filan gibi bişey denir sanmıştım.
Yok. Öyle olmadı.
O zamanlar herkesin ayrı odası yoktu şimdiki gibi. “Git odana bakim” diyemezlerdi.
Hepimiz aynı odada uyurduk.
Ninem “git mutfağa!” dedi en hakimane sesiyle.
“Neden ki” filan diye soramayacak kadar ürkmüştüm.
Belki çocukların siyaset konuşması pek doğru bir şey değildi, ondandır diye düşündüm.
Söylediğim şeyin ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikrim yoktu.
Genelev, vizite.
Ama zam gelmişti işte.
Menderes herşeye zam yapmıyor mu canım!
Olayın ninem için en can sıkıcı yönü böyle bir gafın ‘çocuklaam’ dediği çocuklardan biri tarafından Eyüp Bey ve İffet Hanım’ın önünde yapılmış olmasıydı.
Çocuk terbiyesi konusunda en büyük rakibi olan ailenin önünde.
Yine de korktuğumdan ucuz kurtarmıştım paçayı.
Misafirler gittkten sonra ninem mutfağa geldi ve bunu kimden duyduğumu sordu.
“Güntay söyledi” dedim.
Ertesi sabah erkenden Güntay’ın babası terzi Salih’in, oğlu Güntay’ı ekmek bıçağıyla kovaladığını gördük.
Salih abi ninemi çok sayardı.
Sanırım zavallı Güntay büyük adam pozlarına girmek için, sanki geneleve gidermiş gibi, hava atmaya çalışıyordu.
[1] “Kitap okuyanlar asla yalnız hissetmez kendilerini”.


