Sanki bütün bedenim kaşınır gibi oluyor, yani aslında tenim: derim, tüylerim, falan filan… Alelade bir girdabın orta noktası ya da, fizikten anımsarsam, ağırlık merkezi gibi oluyor bacaklarımın buluştuğu yer, ve oradan bir ürperti yayılıyor diğer bütün uzuvlarıma. Hani söylemişti ya F., “tanrıdan başka bir kutsallık kalmasın istiyorum” diye, o kuş isimli cafede; onun gibi bir şey bu düşündüklerim, söylediklerim ve de söyleyemediklerim. O girdap sanki benim. Yani, nasıl desem, girdabın çapı aynı zamanda benim varoluş çapım gibi bir şey oluyor. Alelade dediysem de, bu öyle durgun suda ırıp bırakan türden sessiz sakin bir girdap değil hani. Damarlarımı titreten, kanımın çalkalanarak akmasını sağlayan bir girdap bu. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bir şekilde bu girdap ben oldum. Başka bir tene hiç gereksinim duymadan, düşük bir sürtünme katsayısıyla sadece ortalara, daha da ortalara ve en ortalara ulaşmak istiyorum.
– Bir zamanlar Jim Carey bakışlı aşklara garkolduğum kadının evindeyim şimdi. Yoksa Jeri Lewis mi demeliydim. Yani öyle şapşal bakışlar vardır ya, onlardan işte.-
Koridorda sırtımı duvara yaslamış ve yere çökmüşüm. Koridor karanlık ve uzun. Salonda beş ya da altı kişi daha var ama ne durumda olduklarını bilmiyorum. Yani ölü ya da diri midirler, emin değilim. Elimi girdabın ortalarına doğru uzatıp k’yı sıfır nokta birden alıyorum ve çarpıyor ve bölüyor ve topluyor ve türevler alıyorum artarda. Başımı eğebildiğim kadar öne eğiyorum. Bazen de otomatik olarak geri kayıyor ve duvara toslayıp canımı acıtıyor başım. Duvardan çıkan bu “tonk” sesini çok seviyorum! Bu tınlamayı bir çocukluk anısı olarak da anımsıyorum/algılıyorum. Ya da bundan başka hiçbir şey anımsamıyorum çocuklukla ilgili. Aslında hiçbir şey anımsamıyorum şimdi. Zamanın saçma sapan bir zar oyunu olduğundan kuşkulanır ya insan, işte öyle bir geometrik biçimdeyim. Eğilip yuvarlağı tamamlamaya çalışıyorum sanki ama pek olmuyor galiba.
-Biliyorum, acı çektiğimi düşünüyorsunuz. Aslında sizi suçlayamam, öyle göründüğümün farkındayım. Fakat korkarım bu doğru değil.-
Koridorun diğer ucunda bir zamanlar kutsal bir peri olarak gördüğüm büyük aşkım olan kadının yatak odası var. Elimi girdaptan çekip ayağa kalktım. Bu söylediğim kadar kolay olmadı, evet. Her neyse, yürüyorum şu an. Buzlu camdan beyaz ahşap bir kapıya geldim. İtekledim ve kapı açıldı. Genelde kapıları kolay açarım ama içeri girip girmemekte hep kararsız kalırım. Ya da şimdi düşündüm böyle biri olduğumu. Saçmalık tabii. İçeri girdim. Hiçbir şey uyanmadı. Belki de hiçbir şey uyumuyordu zaten. Kapıyı kapattım. Daha doğrusu, itekleyerek dayadım. Sonra kahverengi çarşafın üzerine oturdum. Pek derli toplu sayılmaz oda. Zaten yatağın dışında bir şeyden de bahsetmeye gerek yok.
-Sürtünmenin giderek düşmesini istiyorum. Hislerimde yanıldığımdan kuşkulandırmalı beni yumuşaklık ve kayganlık. Yapışmamalıyım, hiçbir şekilde yapışmamalıyım. Bir jiletin tende kayması gibi pürüzsüz ve teklemeden olmalı yaşam ve ölüm, ama mutlaka kırmızılık bulaşmalı bir yerlerine. Acı çekiyor görünmek gerekli. Yalnızsan acı çekiyor olmalısın. Ya da hiç olmazsa şiir filan yazmalısın ki öyle kuru kuruya yalnızlık yaşamadığını bilip rahatlasın ötekiler. Ve mutlaka güçlü görünmelisin. Buna ihtiyaçları var çünkü. Dayanamazlar senin zayıf düşmene ve hemen çekip vurular kendi sırtlarından senin sırtında gezen örümcekleri. Ağlayıp sızlanmalarını, titreyip kasılmalarını vesaire, yalnız kaldığın ve bağdaş kurduğun gecelerine ertelemelisin. Mutlaka!-
Kemerimi yastık tarafına fırlattım. Pantolonum yatağın kenarına düştü. Beyaz tek cepli bir de gömleğim var hâlâ. O üzerimde kaldı. Yüzükoyun uzandım yatağa çaprazlamasına. Ve kendimi ileri geri sürüklemeye başladım.
-Kapı açıldı!-
Evet, durdum. Bunu bir kaybediş olarak görmüyorum hâlâ. Ama başımı çevirip bakmadım bir zamanlar kutsal olan kadına. Benden tiksiniyor muydu, yoksa bana acıyor muydu, yoksa o da yanıma gelip benim gibi uzanıp ileri geri…
“M., iyi misin?” dedi. Sesi çok babacan ve samimiydi. Ama sorusu çok çok çok aptalcaydı! Onun durumunda bir insanın asla sormayacağı, belki de yaşam boyu sorulabilecek en anlamsız soruyu sormuştu. Hayır ya da evet demedim ama bir cevap vermeye çalıştım. Herhangi bir anlama gelemeyecek bir sözcüktü ağzımdan çıkan. Zaten hırıldama gibiydi sesim. Bir anda odayı ağzına kadar dolduran o iğrenç sessizlik buharı, bana acıdığına emin olmama yetti. Kapı gıcırdadı. Oysa ben girerken yapmamıştı böyle. Yattığım yerde kafamı döndürüp baktım. Gitmişti. Sanırım biraz korkmuştu. Ama en nihayetinde o da o beter sıvılardan çekmişti damarlarına. Orada yaşanan olayı tam olarak algılaması imkansızdı. Yani bu kadar kısa sürede ayılma olmazdı. Gerçi ortada algılanabilecek bir şeyde yoktu zaten.
Ürpermelerim sıkıntıya dönüşüyordu. Bir ses duydum. Az önce hırıldama dediğim sesti bu, benim sesim yani. Yankı yapmıştı herhalde, ya da halüsinasyon gibi bir şeydi. “Plastik” demiştim.
-Tanrıdan başka hiçbir kutsala tahammül etmek zorunda değildim ben de, doğru. Yaşamak için sebeplere ihtiyacı olmak hürriyet ve şehvet duyguma ters düşüyor. Kanımı görmek istiyorum. Akarken, ama kıvrılmadan, dümdüz akarken görmek istiyorum. Başım hafif dönüyor. Kahverengi çarşafa yapıştırıyorum yüzümü. Kapı-
gıcırdayarak açılıyor yeniden ve bir gölge düşüyor bu sefer kahverengi yatağın üzerindeki lekeye, ortalığı aydınlatan siyah bir gölge. Burnumda sıkışmış duran ürperme boynuma çıkıyor ve oradan sırtıma, kürek kemiklerime ve kalçalarıma doğru iniyor. Deli gibi istiyorum boşalmayı!
“Al, bak, sana ne getirdim.” diyor, hiç samimi olmayan, hatta alaycı bir ses. Dönüp bakmıyorum yine. Bir şey fırlıyor havaya ve aynı anda gölge çekiliyor karanlığın içinden ve ben hızla sırtüstü dönüyorum yattığım yerde ve bir zamanlar kutsal aşığım olan kadını görüyorum havada üzerime düşmek üzereyken. Aynı onun gibi simsiyah meçli saçları var ve onun kadar uzun boylu ve onun gibi güzel büyük göğüsleri var ama dudakları çok çirkin ve cinsel organı da. Ama yine de o donuk bakışları gerçektekinden daha güzel! O bir anlık donma sonlanıyor ve şişme kadın üzerime düşüyor ve ben gözlerimi kapatıyorum. Kollarım iki yana açılmış bir şekilde kımıldamadan duruyorum. Üzerimde çırılçıplak ama çirkin dudaklı ama güzel gözlü kutsal aşığımın balonu var… Sağ elimi yavaşça, onu hiç ürkütmeden bacaklarımın arasına doğru kaydırıyorum kahverengi çarşafın üzerinde. Sol elimi de gömleğimin cebine doğru götürüyorum. Cebimdeki küçük kağıt parçasını alıyorum avucuma ve sıkıp yumruk yapıyorum elimi. Diğer elimin işaret parmağını suya sokup döndürmeye başlıyorum. Yavaş yavaş oluşuyor yine girdap. Yavaşça içine giriyorum balonun. k=0 neredeyse ve ben hiçbir şey hissetmiyorum ama girdap, suyun dönerek büyümesi, beni mutlu ediyor. Birden açıyorum gözlerimi. Onunla göz göze geliyoruz. Girdap çalkalanmaya başlıyor. Sol elimdeki yumruk çözülüyor. İki kolumla kutsal aşığıma sarılıyorum ve aşkla öpüyorum kocaman açılmış dudaklarından. Yapışkan acı bir tat bulaşıyor dilime. Küçük kağıt parçası çarşafın üzerine düşüyor. Jileti tutan bir el, öteki eli bileğinden yakalıyor. Ve bütün bunlardan habersiz sevişmenin tadını çıkaran kutsal kadınım bana aşkla gülümsüyor. Sırtına damlayan kanı hissetmiyor. Ben de ona gülümsüyorum.
