Home revue || dergi || review écrit sanat felsefe ve etik ilişkisi

sanat felsefe ve etik ilişkisi

22
0

Sanat tarihinin en dip zamanlarından büyük uygarlıklar dönemine kadar mistik işlev ve salt güzellik nosyonu arasında vücut bulan “sanat” ürünleri elbette ki günümüzde kullandığımız anlamların dışında bir dil yapısına sahipti. Ruhsal ve fiziksel açıdan iyileştirme, ilkel ayin, tılsım, büyü ve daha sonraları teokratik ve otokratik iktidar pekiştirmelerinin plastik öğeleri olarak karşımıza çıkan sanatın “güzellik” kapsamına evrilen bir insan uğraşı olarak ele alınması Klasik Yunan Sanatı’nı yücelten Rönesans’la başlar ve Dadaizmle son bulana kadar devam eder.

Sanatın düşünsel ve sezgisel boyutta bir entelektüel ürün olarak algılanmasına gelene kadar yansıtmacı ve yaratıclık kavramlarının dolayımlarında ele alınması elbette ki felsefenin öncelikli uğraşlarındandı. Bunun nedeni de sanata etik ve bilimsel açıdan yön vermeye çalışmaktı… Neoklasik sanat anlayışına karşı duran Romantizm ve daha sonraları Realizm’le monistik sanat anlayışı döneminden çoğulcu bir sanat ortamına geçişin sağlandığı 19’uncu Yüzyıl sonlarında sanatın felsefeyle olan ilişkisi daha da bir ivme kazanır.

Sanatın gerçekliğinin gündelik yaşamın gerçekliğinden ayrışmış – özerkleşmiş olma durumuna gelmesini sağlayan modernist eğilimlerin 20’nci Yüzyılın ortalarında daha entegral bir “Post-modernist” yapıya meyil vermesi, geleneksel anlamda sanatın gerekirliğini sorgular hale geldi. Bu Neo Dadaist inkârcı eğilimler ve postmoderniteye kuşkuyla bakan sanat anlayışları hala çatışkı halinde olmayı sürdürüyorlar…

Tüm bunlar elbette ki felsefenin, daha doğrusu sanata felsefeden bakan düşünürlerin eğlenceli arayışlarının ürünüdür. Klasik sanattan günümüze önemini koruyan “trajik”in, sanatı yaşama odaklayan bir yaşam gerçekliği olarak algılanması yerine sadece bir sürecin detayına dönüşmesi, karşıtlıklar çatışkısının ortadan kalkmasını sağladı. “Trajik, en başta, yüksek olumlu değer taşıyıcıları arasında hüküm süren bir çatışmadır” diyordu Scheler. Bu çatışmanın ortadan kalkması elbette ki sanatın sosyolojik bir etken olarak rol üstlenmesinin önünü aldı. Nietzsche de trajedinin bir üstün yaşama biçimi olduğunu ve sanatla yaşam arasında bir ayrım olmadığını dile getiriyordu.

Frankfurt Okulu düşünürlerinden Marcuse, sanatın oyunla bir tutulması üzerine düşünür. Marcuse estetiğin devrimci niteliğine vurgu yapar: “Estetik kültür, algı ve duygu kipinde bütünsel bir devrimi gerektirir ve böyle bir devrim ancak uygarlık en yüksek fiziksel ve zihinsel olgunluğa ulaştığı zaman olanaklı olur” (HM. Eros ve Uygarlık, 1985). Öyle görünüyor ki günümüzdeki tek tipleşme ve tikel gerçeklik dayatmaları böylesi bir estetik kültür anlayışını köreltmiştir.

Kültür ve sanatın metalaşması, sanat eserlerinin bir sosyal aktivite aksesuarına dönüşmesi, sanatçıların da yapıtı aşan entelektüel argüman cambazlıklarıyla yapıtı bir aşırı yorum nesnesine dönüştürmesi günümüz sanatının çıkmazları arasında… Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, felsefenin, sanatı kavrama çabası olma yerine daha fazla sanata biçim verme çabasına dönüşmesi sanat ve felsefe arasındaki ilişkiyi sağlıksız bir birliktelik ortamına sürüklemiştir. Elbette ki sanatın felsefeden ayrı tutulması boşuna bir çabadır; işin doğasına aykırıdır… Ancak, felsefenin sanatı tahakküm altına alan bir disipline dönüşmesi sanat yapıtını ve sanatçıyı metinlere görsellik kazandıran bir esnafa dönüştürür… Felsefenin olgular üzerinden ulaşmaya çalıştığı gerçeklik sanat için sadece bir özümseme işidir. Felsefe sorunu dille çözmeye çalışır ama dile getirilemeyenin de bir gerçeklik olduğunu bize kanıksatan sanatın kendisidir… Bunu da yaparken kendi özgün dilini yaratır…

“Kendini” arayan bir insan olarak sanatçı, kendilik durumuna dair bir farkındalık endişesi taşır. İnsanın kendine dair algısı güçlendikçe bu endişenin üstesinden gelme becerisi pekişir. Bu arayışın varacağı yer cesaret ve olgunluğun erdeminden başka bir şey değil. “Cesaretin olumlu yanları –büyümenin içsel yanı olarak cesaret, kendi benliğine güç vermekten önce gelen kendi benliğini bulma’nın yapıcı bir yolu olarak cesaret– hakkındaki anlayışımızı geri almalıyız.” (Rollo May, Kendini Arayan İnsan, 2013)

“Cesaretin her türü ahlaki cesaret değil midir?” diye soruyor Rollo May. Cesaretin odaklandığı kırılma noktası gerçeğin açığa çıkmasıysa bunu olanaklı kılan tek şey bir dizi deneyimler bütünlüğü ve bu deneyimlere ait bir bellektir. Basitçe, gerçeği görme cesareti olgunlaşma erdemini gerektirir. “Kişiyi filozof kılan şey her tür soru karşısında içini olabildiğince dökebilme cesaretine sahip olmasıdır” diyordu Schopenhauer. Olgunlaşma erdemi işte bu tür bir şeffaflık ve kendini apaçık kılma cesaretine denk düşüyor. Elbette ki sanatçının kendi direniş dinamiğine araçsal bir ahlak olarak ekleyeceği cesaret kendi algısını güçlendirecek kavramları da bünyesinde barındırmak durumundadır.

Yaşamın tüm kesitlerinde –gündelik yaşam sosyolojisinden arketipal davranışlar içeren hakikat mistisizmine– doğruluk, iyilik ve uygunluk kavramlarını toplumsal yaşamı düzenleyen birer davranış belleği unsuru olarak buluyoruz karşımızda. Bu üç kavram da aslında “etik olan”ı tanımlayan anahtar sözcüklerdir. Doğruluğun yanlışlığa, iyiliğin kötülüğe, uygunluğun da uygunsuzluğa evirilme durumu bir bozukluğa işaret ediyorsa burada etik dışı olan bir durum vardır. Bu durum aynı zamanda hakikatin algılanma noksanlığına da işaret ediyor. Bu durumda etik aslında düzenleyici bir rol oynar. Alain Badiou’ya göre de “etik” esasen düzenleyici bir rol oynar (A.B.Etik, 2006).

Bir hakikat felsefesi açısından kavrandığı şekliyle “etik olan” öznel bir sadakati korumaya ya da teşvik etmeye yardım eden şeyi tasvir eder. Bu teşvik başarısız olduğu zaman bozulma baş gösterir; bozulma da kötülüğün ta kendisidir. Kötülük hakikati saptıran tüm yanılsamaları içinde barındırır. Öyleyse bir hakikat etiği üzerinden inşa edilen özne yani o kendini arayan insan bozulmamayı dayatan ve kişiyi bir hakikatin ayartılmış nesnesine dönüştüren “etik olan” karşısında nasıl davranmalıdır? İşte burada sanatçı kişiliğinin o kendilik denemesi sürecinde “etik olan”la ilişkisini nasıl tanımlayabileceğimizi düşünmeye başlayabiliriz…

Cesaret ve olgunluğun erdemi olarak algılanan etik, mevcudiyet sorununu herhangi bir gerekircilik ve hakikat mistisizmine dayandırmadan sadece bir davranış belleğine indirgerken, düzenleyici ve hakikati öznel gerçeklik alanına sıkıştıran etik ise kendi adanmış öznelerini “kendini hiçe sayan” bireyler haline sokuyor. Sanatçı nerede duruyor? Kendi benliğini bulmayı öneren cesaret cephesinde mi, yoksa sözüm ona “bozulma”nın önüne siper olacak olan sadakatin mevzisinde mi?